Müzik ve Sohbetleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müzik ve Sohbetleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mayıs 2011 Perşembe

ATATÜRK VE MÜZİK

ATATÜRK VE MÜZİK
Vecdi Seviğ
22 yaşında bir genç 1935 yılının Nisan ayında Ankara’dan Moskova’ya bir mektup gönderir. Mektuptan kısa bir bölüm:
“… Yol, yolculuk fevkalade güzeldi… Buraya geldiğim gün, askerler için düzenlenen konserde tek başıma çaldım. Dün Konservatuar’da Şoştokoviç ve Oborin ile birlikte çaldık. Akşam saat 10.00’da İçişleri Bakanlığı’nda balo başladı. Buraya bütün hükümet temsilcileri ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk de (“Türklerin Atası”) bulundu. Balo’da hepimiz sahneye çıktık ve konser verdik. Balo sabah saat 07.00’da bitti. Benim icra ettiğim iki eser arasında Atatürk yüksek sesle şunları söyledi: “Devrimimiz daha bitmedi. Güzel sanatlar ve müzik alanında daha başlamadı. Dinleyin ve öğrenin!” …Cumhurbaşkanı şakayla bizim Türkiye için armağan olarak gönderildiğimizi ve bu yüzden, bizi geri göndermeme hakkına sahip olduğunu söyledi. “Ve zaten göndermeyeceğim!...” dedi.
       Bu satırların altındaki imza David Oistrakh’tır.
       1935 yılı Türkiye - SSCB ilişkilerinde önemli izler taşır. “Türkiye’nin Kalbi Ankara” o yıla tarihlenen en bilinen olaydır. Aynı yıl, SSCB’den kalabalık bir sanatçı grubu da önce denizyolu ile İstanbul’a, oradan da Ankara’ya gelir, konser verir. Sanatçılar Başkent’ten sonra İzmir ve İstanbul’da da konserlere katılırlar. Oistrakh, kemanıyla bu gruptadır. Daha sonraki yıllarda besteleriyle tanıdığımız Dimitri Şoştakoviç piyanonun başında genç bir sanatçıdır; tıpkı Lev Oborin gibi. Konuk sanatçılar, Türkiye’de Cemal Reşit Rey, Hasan Ferid Alnar, henüz 15 yaşındaki besteci Sabahattin Kalender ile tanışırlar.  (Ferah Tahirova, Şostakoviç ve Türkiye.  Pan Yayıncılık, Mart 2010)
            Şoştokoviç ve Oistrakh’ın da dahil olduğu heyetin Ankara ziyareti sırasında, bazı bestelerin notalarının Atatürk’e armağan edildiği anlaşılıyor. Atatürk’ün kitaplığında 14 müzik kitabının yanı sıra bulunan 63 notadan önemli bölümünün Rus bestecilerin eserleri olması, bunlar içinde en yenisinin 1934 tarihini taşıması ve nihayet piyano bestelerinin çoğunlukta olması bunun katını olabilir mi?
     Ben olabilir diyorum.
     Bu ziyaret, Mustafa Kemal’in “başlamadı” dediği müzik alanındaki “devrim”e giden önemli bir adımdı. Ama Mustafa Kemal’in “müzik devrimi” fikrinin temelleri gerilere dayanmaktadır.
    Yıl 1925. 14 Ekim günü Mustafa Kemal İzmir Kız Öğretmen Okulu’ndaki konuşmasında, bir soru sorar: “Hayatta müzik gerekli midir?” yanıtı da kendisi verir: “Hayatta müzik gerekli değildir.” Cümle burada biter ama konuşma devam eder:
    “Çünkü hayat müziktir. Müzikle ilgisi olmayan varlık insan değildir. Eğer söz konusu olan hayat insan hayatı ise müzik mutlaka vardır. Müziksiz hayata zaten var olamaz. Müzik hayatın neşesi, ruhu, sevinci ve her şeyidir. Yalnız müziğin çeşidi incelemeye değer.”
        Tam bir ay sonra, 14 Kasım 1925’de Alman Vossische Zeinutnh Muhabiri Emil Ludwing, “Müzik Devrimi?” diye soru yöneltir genç Türkiye Cumhuriyeti’nin liderine; yanıt Montesquieu’nun “…bir milletin müzikle ilgisine önem verilmezse, o milleti ilerletmek mümkün olmaz” sözlerinin anımsatılmasıyla başlar ve müziğe çok önem verdiğini belirterek, “Bizim gerçek müziğimiz Anadolu halkında işitilebilir” der.
       Aklında çok sesli müzik vardır. Çok bilinen, anlatılan radyoda Türk müziği yayınının durdurulması da bundandır. Doç. Dr. Süleyman Tarman, Atatürk, ’ün müzik konusundaki görüşlerini derlediği çalışmasında, “1934 yılının ikinci yarısı, Atatürk’ün özellikle müzik konusundaki düşüncelerinin git gide yoğunlaştığı bir dönemdir” diyor. (Süleyman Tarman, Doğumunun 130. Yılında Atatürk ve Müzik. Müzik Eğitimi Yayınları, Mayıs 2011)
     Tarman’ın bu vargısının dayanağı, 1934 yılı Ekim ayında, Atatürk’ün Arapça-Farsça sözcüklerle yazılmış bir şarkının sözlerini günlük Türkçeye aktardıktan sonra Adnan Saygun’dan besteleme isteğini aktardığı anılardır. Saygun, anılarında, yaptığı besteyi gece Köşk’te bulunanlara çalınca Atatürk’ün, “Efendiler! O sözler Osmanlıcadır ve onun müziği Osmanlı müziğidir. Bu sözler Türkçedir ve bu müzik Türk müziğidir. Yeni sosyete, yeni sanat!” dediğini yazar.
   Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün müzik konusuna yaklaşımı için, “Kafaca batı müziğine inanmış, zevkçe alaturkaya bağlı kalmıştır” diyor.
    Mustafa Kemal’in çok sesli müziğin geliştirilmesi çabalarının sonucu, yıllar sonra,2011’de, Türkiye’ye gelip 10-11 Şubat’ta CSO’da konser veren keman ustası Sergey Kravchenko’nun Anadolu Ajansı’na verdiği demeçteki saptamayla günümüze taşınmaktadır: ''Avrupa'da klasik müzik dinleyicisi belli bir yaştadır. Oysaki Türkiye'de çok sayıda genç seyirci var. Bu klasik müzik açısından umut verici.''
19 Mayıs, Kurtuluş Savaşı’nın ilk adımı, kutlu olsun.
19 Mayıs 2011, Ankara Vecdi Seviğ

29 Nisan 2011 Cuma

MÜLKİYE(Vatan) MARŞI ve HİKAYESİ

Sağol Reis..
iyi oldu bu şarkı..(maziyi nasıl taşlar yazmışsa denizler)
Pek severim.. bu şarkıyı..(1)
Daha önce degerli hocama (İF) sormuştum.. Bu şarkının bestecisi Nihal Erkutun Eşide bestecimi..? diye..
Nihal Hanımın eşi de büyük besteci degilmi..?
Bu şarkıyı belkide hanfendi eşi için yazmıştır.. geç dönemde..
Ne dersin..Reis..?

Sevgiler Saygılar Selamlar
Mekan.. 9.8.2008

Şarkıyı dinlemek için playerı çalıştırın.


Sevgili Mekan,
Fatma Nihal Erkutun önemli bir kadın bestecilerimiz; kendisi hakkında topladığım kısa malumatı aşağıya aktarıyorum.
Bestekarımızın ilginç bir özelliği de Mülkiye Marşı ile olan bağlantısıdır. Bu marşın bestekarı ağabeyi Musa Süreyya Bey dir. Güftesi eski bir hariciye mensubu Cemal Edhem'e(Yeşil) ait olan bu marş Vatan Marşı olarak da bilinir.
Bestekar Nihal Erkutun 1906-1989 yılları arasında yaşamış ve birçok ünlü eser bırakmıştır. Piyano eğitimi almış ve İstanbul Radyosu'nda şarkılar söylemiştir. daha sonra Ankara Radyosu'da piyanist olarak çalışmıştır. Tanbur da çalmış ve 30'dan fazla beste yapmıştır.
Mülkiye Marşı'nin güfte yazarı Mülkiye 1921 mezunu Cemal Edhem (Yeşil) Bey, 1918'de kaleme aldığı bu şiir için, o zamanki duygu ve düşüncelerini yıllar sonra şöyle anlatmıştır:

"... Bunu şimdi ifade edebilmek çok zor. Aradan elli yıla yakın zaman geçti. O zamanın havasına girmeyi denemek, yirmi yaşından önce alınmış bir soluğu elli yıl ciğerlerinde tutup yetmişine yakın vermeyi düşünmek gibi birşey olur. Yine de şu kadarını söyleyeyim: Mülkiye'nin 1918'de yeniden açılışı, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonraki Mütareke Yılları'nın ilk günlerine rastlar. Okul'a girdiğimizin altıncı ayına doğru yazdığım bu şiire, o kara günlerin gittikçe artarak yüreklerimizde yer eden acısı ve acılığı ister istemez sinecekti.

Güftenin o zaman için aşırı iyimser görünüşünü de delikanlılık çağını yenilgiye karşı direnme gücüne ve aydınlık bir geleceğe özlem duygusuna verebiliriz."

Kuşatılmıs, hırpalayıcı, horlayıcı günlerin yarattığı öfkeyle, taş gibi sessizleşmek yerine duyarlılaşan gençliğin başka bir dünya kurmaya hazır olduğunu dile getiren, coşku ve soyluluk ifadesi bu şiir, daha sonra değerli besteci Musa Süreyya Bey tarafından bestelenmiştir.
Musa Süreyya Beyin değerli kardeşi Nihal Erkutun, Mülkiye Marşı'nın bestelendiği geceyi şöyle anlatmaktadır :

"Gayet iyi hatırlıyorum. Mütareke yıllarında bir gece, bir dostumuzun evinde ailece toplandığımız sırada, Marş'ın güftesini getirdiler.
Ağabeyim, güfteyi okuyunca, çok duygulandı. Hemen kalktı; orada bulunan piyanonun başına geçip bu Marş'ı o gece besteledi..


 Hikaye böyle sevgili Mekan  Selam ve sevgiler   
 Mustafa Kırali   9.8.2008


MÜLKİYE MARŞI (Sözler)
Başka bir aşk istemez, aşkınla çarpar kalbimiz,
Ey Vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz.
Gül ki sen, neş'enle gülsün ay, güneş, toprak, deniz.
Ey Vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz.
Bir güneştin bir zamanlar, aya kadar kaldındı dün,
Dün bir ay'dın, sislenen boşlukta yıldızsın bu gün;
Benzin uçmuş bak, ne rüya'dır, bu akşam gördügün?
Ey Vatan gözyaşlarin dinsin, yetiştik çünkü biz.
Beklesin Türkoğlu'nun azminde kuvvet bulmayan,
Sel durur, yangın söner elbette bir gün Ey Vatan
Süslenir, oynar yarin, dün ağlayıp matem tutan
Ey Vatan gözyaşlarin dinsin, yetiştik çünkü biz.
Beste: Musa Süreyya Bey, 
Güfte: Cemal Edhem(Yeşil)







BİR KATKI
Marşın bestelenmesine ilişkin olarak şimdiye kadar üzerinde durulmayan bir ayrıntı var.

Nihal Erkutun, marşın bestelendiği geceyi anlatırken "Gayet iyi hatırlıyorum. Mütareke yıllarında bir gece, bir dostumuzun evinde ailece toplandığımız sırada, Marş'ın güftesini getirdiler.' der. Kimlerin getirdiğini açıklamaz.

Cemal Edhem Yeşil'in sınıf arkadaşı Süleyman Cevdet Dülger öğrencilik hayatına dair hatıralarını anlatırken şunları yazmıştır:

'Cemal Yeşil arkadaşımın yazdığı 'Mülkiye Marşı'nı Yüksek Muallim Mektebi Mûsiki Muallimi olan Musa Süreyya Bey'e ben besteletdim ve 1919'da Mekteb'e götürerek birkaç sınıf arkadaşımla birlikde öğrendik ve sonra diğer arkadaşlara öğretdik. Bu suretle 'Mülkiye Marşı' meydana geldi.' Öyle anlaşılıyor ki o gece güfteyi Musa Süreyya Bey'in bulunduğu eve götüren kişi ya da kişilerden birisi, mezun olduktan sonra Cemaleddin Mazhar ve Cemal Edhem Yeşil ile birlikte İnebolu üzerinden Ankara'ya gidip Milli Mücadele'ye katılan, bilahare Dahiliye ve Hariciye bakanlıklarında çeşitli görevlerde bulunan Süleyman Cevdet Dülger'dir.(Kaynak: Ali Çankaya, Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler, Cilt IV, Sayfa 1703.)

iHSAN FEYZİBEYOĞLU

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Günün Şarkısı ve Hikayesi-Ömrüm Seni Sevmekle



Sevgili arkadaşlarım,
Dün Yeditepe Üniversitesinde verilen bir Türk Müziği Konserine dinleyici olarak katıldım. Ataşehir gönüllüleri amatör korosunun icra ettiği parçaların tamamı Yesari Asım Arsoydan seçilmiş ve konser bir nevi anma gecesi şekline dönüştürülmüştü. Koro yanında solo icraların da yeraldığı bu konserde, Yesari Asım Arsoyun hayat öyküsü kısaca verildi. Balkan harbinin,Drama'dan İstanbul'a göçe zorladığı çilekeş Türk halkının bir parçası olarak çocuk yaşlarda İstanbula geliş, 1962 yılına kadar süren bir yaşam ve 300 den fazla beste. Birçoğu çok iyi bildiğimiz şarkılar.
Anlatıda, Yesari Asımın çok ağdalı bir osmanlıca ile konuştuğu belirtilirken, tamamına yakını kendisine ait olan şarkı güftelerini ise temiz bir Türkçe ve aruz vezninde yazıldığı ifade edildi.
Güftesi başkasına ait olan az sayıda eserinden biride; ''Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır..'' isimli şarkısıdır. Bu şarkı, Yesari Asım beyin ilk çıkış yaptığı, zamanında çok ünlenip, dinleme rekorları kıran bir eserdir. Aynı zamanda, Yesari Asımı hayat mücadelesinden çekip , sadece müzikle uğraşmasını sağlayacak maddi ortamı yaratan bestesidir.
Eserin bir özelliği de, şiirin Fıtnat hanım tarafında Yesari Asım Arsoy için yazildiği ve Fıtnat hanımla üstad arasında bir gönül beraberliği olduğu söylentilerinin şarkıyla birlikte gündeme gelmesidir.
Bu konu kendisine, yıllar sonra sorulduğunda, cevabı; ''Evet o hanımefendi ile bir gönül ihtilalimiz olmuştur.'' şeklindedir. Bu ifadeden de anlaşılacağı gibi Yesari Asım Arsoy Osmanlıcadan hiç vazgeçmemiştir.
Şimdi, hikayesini yeni öğrendiğim bu şarkının sözlerin okuyup bir yandanda dinleyelim.

ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır,
yalnız senin aşkın ile ruhum solacaktır.
son darbe-i kalbim yine ismin olacaktır

Hoşcakalın, selam ve sevgilerimle...

GÜNÜN ŞARKISI VE HİKAYESİ Günaydınım Narçiçeğim


Günaydınım Narçiçeğim

Bu güzel şarkının güftesi Feyzi Halıcıya ait. Güftekar bu şiiri bir hint efsanesinden esinlenerek yazmış.
Efsaneye göre Cihangir Hanlığı'nın genç Prensi Salim Şah, birgün raksını görüp hayran kaldığı, Anarkali isimli genç ve güzel rakkaseye aşık olur. Zaman geçer ve Prens Salim Şah gönlünü çelen bu güzel rakkase ile evlenmek ister. Kurallar ise farklı.. Bir prensin halktan bir kızla evlenmesi yasak, hele bir rakkase ile evlenemesi akıldan bile geçmemesi gereken bir düşüncedir.
Zamanla bu aşk yasağa rağmen büyür, iyice alevlenir. Bütün Hanlığı sarar Anarkali ile Salim Şahın aşkı ağızdan ağıza anlatılır. Bu hâl prensin babası olan Han Akbar tarafında ise büyük bir rahatsızlık yaratır. Aşıkların birbirini görmesi yasaklanır.
Ama ferman dinlemeyen gönül, burada da ferman dinlemez Aşıkların ilişkisi sürer gider. Aşk hükmünü sürdürür. Efsane aşk iyice dillenir. Civar hanlıklara da yayılır. Bununla başedemiyeceğini anlayan Akbar Han çareyi sevdalıları ayırmada bulur.
Çözüm çok zalimcedir. Güzel Rakkase Anarkali ibret için kentin ortasında yapılan, pencesi olmayan dört duvardan ibaret dar bir odaya hapsedilir. Arkasından giriş kapısı da duvarla örülüp kapatılır. Ölüme terkediştir bu..

Prens şaşkın ve çaresiz, bu aşkı efsaneleştiren şehir halkı ise ağlamaklıdır. Her gün gelip bu hücrenin önünde, Hanın insafa gelip güzel Anarkali'yi affetmesini bekler. Bir müddet sonra umutlar kesilir. Artık duvarlar yıkılsa da güzeller güzeli Anarkali'nın sağ çıkma ihtimali yoktur. Halk yavaş yavaş çekilir. Bekleme duvarının önü boşalır. Ama Aşk mecnunu prens ,maşukunun çevresindedir hep. Gönüldeki sevda ve sevilen ölmemiştir. Gözleri kapının örüldüğü duvarda sesiz bir tevekkül ile beklemededir.
Mevsimler geçer bahar olur, tabiat canlanır. Bir gün o taş duvarda da bir kıpırtı başlar. Prensin gözünü hiç ayırmadığı o duvarda güzel Anarkali'nın girdiği kapının taş örgüleri arasından ince zarif bir dal filizlenmiştir. Bunu duyan halk tekrar toplanmaya ve hergün bu hayat izini izlemeye başlar.
Günler geçtikce yeni dallar ,yeni filizler çıkar o taşın bağrından ve tüm dallar tomurcuklarla yüklüdür, çiçek açacaktır aşk.
Bir sabah duvarın önüne gelenler. Duvarın baştanbaşa kırmızı nar çiçekleriyle kaplı olduğunu görürler. Hayranlık veren bir güzellik vardır. Adeta Güzel Anarkali'nin tüm güzelliği narçiçeklerindedir. Bir gecede bütün narçiçekleri açmıştır. Mevsimler boyu orada aşkın umuduyla bekleyen prens ise duvara yaslanmış Narçiçekleri arasında mutlu bir ifade ile ruhunu teslim etmiştir.. Aşk çiçekleri açmış aşıkın kalbi ise Anarkali'nin güzelliğini seyrettiği o çiçeklerin ihtişamına dayanamamıştır. Sevdalarıyla birlikte maşukunun yanındadır artık. Rivayet şu ki; O güzelim ateş rengi nar çiçeklerinin çıkış yeri Güzeller Güzeli Anarkali nin aşk dolu kalbidir. Taşları delip sevdiğine kendini göstermiştir

Efsane böyle acılı. İşte bu efsaneti dinleyen ve bunun üzerine yazılmış olan şiiri okuyan Çinuçen Tanrıkorur Udunu alıp bu şiiri besteliyerek güfteleştirmiş ve çok güzel bir eser kazandırmıştır musikimize.
Şarkının adı ''Günaydınım Narçiçeğim'' Sevenleri yadederek birlikte dinleyelim.
Mustafa Kırali

Beste: Çinuçen Tanrıkorur
Güfte: Fevzi Halıcı
Kürdîlihicazkâr

Şavkıması sana doğru yolların
Sana doğru denizlerin çağrısı
Çırıl çırıl ötelerde bir güzel
Günaydınım, nar çiçeğim, sevdiğim .
..........
Vurdum tellerine seni sazımın
Sende anahtarı alınyazımın
Yağmur yağdı serpil yalnızlığıma
Günaydınım, nar çiçeğim, sevdiğim …"















1 Mart 2009 Pazar

Türküler Ve Kadınlarımız -1

Denizlinin Adım Adım Yolları,
Hareketli bir Denizli türküsü ,çalışı ve söylenişi mahalli tarzda...Ege
ve Marmarada ikamet etmiş olanlar bu ritmi hemen tanır.
Yöresel düğünlerde kadın ve erkeklerin türkü söylerken tutturduğu bu
ritmi, çocukluğumdan beri tanırım. Dinleye dinleye hafızama kazınmış.
Bahsettiğim düğünlerde kadın ve erkekler ayrı ayrı yerlerde toplanır,
ayrı çalar ,ayrı söylerlerdi. Verilen yemekler bile farklı olurdu. Yemeğin
iyisi erkekler tarafında olduğu için o tarafa gider, sofraya kurulurduk. (
Ülkemizde kadın olmak zor arkadaşlar) Eğlence ise kadınlar tarafında daha
yoğun hissedilirdi.
Çocuk olunca oradan buraya, buradan oraya geçme hakkın
var. Bundan istifade ile birbirine yanık delikanlı ve genc kızlar arasında,
manalı laflar ve küçük kağıtlara yazılmış maniler bile getirilip götürülürdü

Ayrı çalınır ayrı söylenirdi dedim ama çalınma işi erkek tarafı için
geçerliydi ,kadınlar tarafında tek çalgı vardı, oda halk arasında dümbelek
olarak anılan, şimdilerde ise ritim saz denilen aletti... Sebebi ise basit,
kadınlar arasında saz, çümbüş ve gırnata gibi müzik aletlerini çalan yok.
Hanımlara,kız çocuklarına bunları öğretmek düşünülemez bile.
Düğünde ise, aralarına erkek çalgıcı girmesine müsaade edilemeyeceğinden
kadınlar tarafı Kütahya işi, topraktan yapılma, üzeri çiçek motifleriyle
süslenip sırlanmış dümbelek ile yetinir ve herşey nefes ,ses kuvvetine
kaldığı için çok güçlü bir koro halinde ve ritim çok iyi tutturarak türkü
söylerlenirdi. .
Saatler ilerledikce erkekler sarhoş olup sağa sola devrilirken, güçlü
kadın korosunun türküleri gecenin sesizliğinde bütün mahalleyi,hatta yakın
mahalleleri bile sarardı.
Bütün bunları nerde mi yaşadım, söyleyeyim; Bursa ile Eskişehir arasına
sıkışmış olan Osmanlının kuruluş yeri Bilecik'de. O zamanlar 4000 nufuslu
küçük bir İl merkezi. Halen de küçük.
Sözü getireceğim yer şu; türkülerin otantik yapısın ve sözlerini
öğrenmek isterseniz, mutlaka o bölgenin kadınlarına başvurmak ve türküyü
onlardan dinlemek gerekir.
Bukadar sözü bunun içinmi ettin derseniz haklısınız. Baştan söyle
kestir at..
Ne yapalım gecenin biyarısı, laf döne dolaşa uzaya uzaya buraya kadar
geldi, benimde sözüm bitti. Bu işler Mekan'ın işleri birden hatıralar
canlandıda duygusallıktan yazıverdik işte..
Hoşcakalın, sabırla buraya kadar okuduysanız size teşekkür ediyorum.
Diğerlerine birşey yok...
Türküyü dinleyip Servet Taşdelen'i ve bir başka Denizliliyi
hatırlasınlar yeter.
Selam ve sevgiler...

Mustafa Kırali

Türküyü Dinlemek İçin:
http://www.imeem.com/people/htNjerK/music/a6VSDUyH/3denizlinin-adim-adim-yollari-mehmet-topcu-mp3/

Hocam pek güzel anlatmışın..

Film gibi gözümün önünden geçti ..herşey..
Hatta koyu toprak renkli kenarı işlemeli dümbeleklerin. .tok sesli ritmi eşliginde...
Mahçup bir eda...
Bir vekarla...
Oynayan kadınlarımızın.. hali geldi gözümün önüne ...
Senin bu yazıyı okuyunca..

Bilirsin..
Anadoluda.. kasabalarda. . kadınlarımız oynarken.. kollarını omuz hizasından yukarı pek kaldırmazlar. .
Koltuk altlarını göstermezler. ..
Ayıptır.. saygısızlık olur.. karşısındaki insanlara
(şimdi tv.lerde... koltukaltı haritasını elaleme göstermek için habire...
Tavandan ampül söküyormüş gibi kollarını sürekli yukarda tutup..
Halk oyunu oynadıgını zanneden cıbıl hanım kızlarımızı anımsayınca.. ...!)
Kollar kaldırılmadan dirsekten hafif kırık bir şekilde oynanır.. hatıladın degil mi?

"türkülerin otantik yapısını
ve sözlerini ögrenmek isterseniz..
mutlaka o yörenin kadınlarına başvurnak..
ve türküyü onlardan dinlemek gerekir.."

Eveet...!
Hep gözümüzün önünde olan...
Ama belkide sırf kadına olan bakış açımız nedeniyle..
Farkedemedigimiz. ..
Bu tesbitine tereddütsüz katılıyorum
Üstad..

"Türküyü dinleyenler. ..
Servet yada bir başka Denizli'liyi hatırlasınlar. .Yeter.."

Türküyü dinlerken... "Denizli" lafı ile..hakikaten ilk hatırladıgım.. sevgili Servet oldu..

Ayrıca.. yaz ve türkü bana başka güzel şeyleride hatırlattı..
Senin..resmi makamında yaptıgımız uzun dost sohbetleri.. .
istedigim marka kahve bulunmadıgı için ortalıgı ayaga kaldırdıgımda..
benim için aldırdıgın..
benim istedim marka neskayfe muhabbeti..
"Nestle.. olacak.. Golt Bülent.. olacak.. taze soguk süt olacak.."
bogazda kır kahvesindeki saatlerce süren..
sohbetlerimiz.

İşte böyle.. Reis..

"Birden hatıralar canlandı da
Duygusallıktan yazıverdik... .İşte.."

Tekrar çok teşekkürler..
İstifade ettik..
Keyif aldık..

Öykülü müzik muhabbetlerinin devamı dilegiyle..

Hoşcakal Dostum..

Mekan

Türküler Ve Kadınlarımız 2

Geleneksel yapı ile ilgili sohbete ben de bu yıl Temmuz ayında, Sivas, Doğanşar'da çektiğim, bu resimlerle katkıda bulunmak istedim. Kıyafetlerdeki değişimi dikkatlerinize sunmak isterim. Bazı hanımlar tarih sayfaklarından çıkmış gibi. Bu eski kıyafetler Halen yörede oldukça yaygın. Ancak artık sadece törensel bir kıyafet. Bu kıyafeti günlük hayatta giyen hanım sayısı parmakla sayılacak kadar az.

Kıyafetlerdeki değişim, davranışlarda da yoğun biçimde yaşanıyor. Bazı hanımlar artık böyle umumi yerlere çıkmaz iken bazıları kıyafetlerindeki değişime rağmen, bu etkinliğe aktif olarak ya da izleyici olarak, halen katııyor.

Eskiden oyunlar karışık oynanırken, şimdi cinslere göre ayrışma görülüyor. Bazı sıralarda halen karışık yapnın izleri var. Bu oyunlar gün boyu devam etti.

Eskiden sofralar da ortak iken şimdi ayrışma bu alanda da oldukça yaygın.

Yücel Özlem




Elinize saglik. bu guzel fotograflar bir dugunde cekilmis olsa gerek.
Giysiler okuma kitaplarindan aklimda kalmis bir siiri hatirlatti.
Su anda dusunup arastirmadan siirin
butununu ve Yazarini hatirlayamiyorum


TAHTACI GUZELLERI

Gunesi baltalarin ucunda tasiyarak
Burdan daha cok uzak
Bir ormana gidiyor tahtaci guzelleri....
Yemyesil ormanlarin
Bastaci guzelleri..."

Bu siirehangi kusagin okuma kitabinda rastlamistimbilemiyorum.
Belki kendi kitabimdi. Belki abilerimin.
Okumayi ogrendikten sonra eski evdeki dolaplari
karistirip buldugum okuma kitaplariResimli AyCocuk DergileriTasvir-i Efkar Gazete Koleksiyonlari uc kusagi kapsar.
Okuma kitaplarinin yeni turkce harfleriyle basili olanlari
Bu gun keske simdi elimde
olsalardi dedigim adlari GUZEL YAZILAR
olan dayilarimin okuma/ edebiyat kitaplariydi.
Sonra aramizda 10 yasi askin yil olan abilerimin kitaplariikinci kusakve sonunda 3. kusakbizim kitaplarimizAlfabeokuma kitabiGiderek Nihat Sami Banarli'lar...
Ozetle Calikusu'nu hem eski
hem yeni yazidan okumak mumkundu.

Bu dugun ya da solendeki geleneksel kiyafetli
kadinlari hatirlatan yukardaki siirbuyuk ihtimalle
benim ilk okul kitaplarimdan birisindeydi.
Selamlar.
Semra Toprak


Semra Hanımteşekkür ederim. Beğenmenize sevindim.
Yaklaşıkonbeş yıldır aralıklarla gittiğğim Tozanlı (Doğanşar) yöresinde birçok köyde yaşamgiyim ve davranış biçiminin tahtacı köyleri ile bezerlik gösterdiğini düşünüyordum. Demeksizde de benzer çağrışımlar yaptı.
Yücel Özden

Sevgili Y.ÖZLEM..
Oguzları Varsak boyunun 300evlik arıklı cemaatının kethudası Sis Dagında Oturan Osmanlı yandaşı Divanogullarına baglı iken..
Kozanoglu obası şefi Yusuf ..
töreyi bozmasını bahane ederek
Divanogulunu ortadan kaldırır..
Sis dagının adı degişir....
"Kozan" dagı olmuştur artık..
Maraş Elbistan (alevi) türkmen toplulukları Kozanogluna destek verirler.

Kozanoglu bölgenin tam hakimi olur..
Makkeme kurdurmaz hutbe okutmaz.. Osmanlı mültezimlerini oymaklarına katmaz..
baglaşık türkmen seyyar birlikleri..
Osmanlı kuvvetlerini ve Mısırdan yardıma gelen İbrahim Paşa kuvvetlerini ezer geçer..
Kozanoglunun derebey olarak namı alır yürür..
türküler yakılır..Kozanogluna..
Kozanoglu ermeni sarraflarını çokurovaya getirtir..
Bölgede kapalı ticaret başlatılır..
Bu günki Kadirli şehrini kurar..
Osmanlının .. "Fırka-i İslahiye" adıyla kurdugu silahlı birlikler..
Halep türkmenlerinden Bayat boyundan..
Reyhanlı obası etrafında toplanan hükümete yardımcı türkmen silahlı birliklerinin yardımıyla..1865-66 yıllarında uzun ugraşlardan sonra..
Kozanoglu yenilir ve yakalanır..
Reyhanlı obası ödüllendirilir..
Bu oba amik ovasında kışlagında yerleşige geçer..
kurdukları şekrin adıda obalarının adı olan Reyhanlıdır..
Osmanlı kendisine büyük yardımları olan ..
Reyhanlı Obası şefi Mursaloglu Mustafa'yı Paşa yapar..

Bu aile hala çok büyük ailedir..
Hatayın enbüyük toprak sahibi bu türkmen ailşesidir..
Hatay'ın (ilk ve son) Cumhurbaşkanı mursalogullarından çıkmştır..
şimdilerde İsranbul'da yaşarlar..
Sadece aile mezarlerı Reyhanlı'dadır..
İstanbulda vefat eden bir mursaloglunun cenazesi mutlaka Reyhanlıya götürülür..
Çukurova bölgesi 200 yıl boş kaldıktan sonra
ekime açılır..
Selçuklular Döneminde
Elbistan Maraş ormanlarında yaşayan.. Agaçeri türkmenleri. (Alevi).. Osmanlıya boyun egmezler.. Dadaloglunun avşarları ile birlikte Daglara ve ormanlara sıgınırlar..
hayatlarını ormancılık yaparak kazanmaya çalışırlar... bunlara bu yüzde..
"Tahtacı" adı verilir..buralardan kovulur..
Obalar oymaklar büyük panik içinde birbirini iterek kaçmaya başlar..
MaraşAdanaİçel.. Antalya.. Mugla.. Denizli İsparta.. Burdur Balıkesir Aydın yörelerinin ormanlarında yaşama devam ederler.. bu kaçakların.. hayvancılıgı bırakmayan ve genellikle sunnileşmişlere "yörük".. küçük tarıma geçenlerede "manav" derler..
özellikle tahtacılar..hiçbir şekilde kurulu düzenle ve osmanlı ile uzlaşmaya yanaşmaz..
tahyacıların en kalabalık boyu olan Çaylak boyu..
osmanlının tanzimatla birlikte başlattıgı yeni asker alma sistemini reddederler..
İran pasaportu yahut "kipti" tezkeresi alıp osmanlıya asker veremekten kurtulurlar.. Taki Atatürke kadar..

Bugün hala manavgat side.. antalya.. kemer.. korkutelinde tahta işleryahtacılar yapar..
sabah dagdan sideye gelir.. türistik motelin ahşap işlerini yaparlar akşam daglarına dönerler..
sırtlarında çiçekli işlikleri yanlarında çırakolarak koşturdukları kendi çocukları ile çok ciddi çalışırlar..
çalışırken..etrafla hiç konuşmazlar..
ikram ve bahşiş kabul etmezler..
veresiyeleri yoktur..
fiatları fikstir..
asla fazla yada eksik istemezler..
Çok fakirdirler..
patrondan diger yörelerden gelmiş işçiler gibi
zırt pırt yemek yada koka kola talep etmezler .. çok onurlu ve dürüstürler..
akşam olunca o günki hakkettikleri paralarını nakit ve peşin almadan.. asla gitmezler..
torbalarındaki aletler ilkeldir ama bu aletlerle harikalar yaratırlar..
Asabiyet (klan dayanışması) hala çok güçlüdür..
evde tüm kararları evin kadını verir..
tahtacıdan kız istersen.. anasından isteyeyeceksin.. babası bu konuda fikir bile beyan edemez..
eger tahtacı kadını "ı ıhh" derse obanın liderinin yada dedesinin lafı bile kar etmez asla zorlayamasın tahtacı anneyi..
o kadın tüzlerce yıllık gelenegine göre sorumluluk almış bu nedenle kararlarında özel duygularının yeri yoktur..
bir assubay... çevrede ne kadar saygın yahtacı liderleri varsa toplayıp kızın annesine kız istemeye gitmiş.. sevdigi tahtacı kızının annesini hiçbir şekilde ikna edememiş..
ama anne güzel ve akıllı konuşmasıyla assubay kardeşimizi neden bu işin olmayacagı konusunda ikna etmiştir
Kadınla erkek mutlaka aynı mekanda birlikte ibadet ederler.. birlikte ayine katılırlar..
yani dedekorkuttaki bamsı beyrek'in nişanlı banıçiçek gelenegi (Banıçiçek bamsı beyrek ile ok yarıştırır.. güreş tutar..)torosların ücra köşelerindeki tahtacı kadınları arasında hala sürmektedir..

Bitlisin türkmenlerden temizlenerek irandan getirilen kürd aşiretlerine teslim edilmesinden sonra.. buranın hakimi olan reisin.. Karakoyunlu soyundan bir türkmen kızı olan karısı..
at koşturur..ok atar..cirit oynar..
Kocası buna çok kızar..
ve "Biz KürdüzTürkmenlerin bu gelenegi bizim aramızda hoş ve makbul degildir.."der...
Türkmen kızı direnir..
Kocası türkmen kızını bir güzel döver.. dişini kırar..
Türkmen kızı kırık dişini.. türkmen beyi kardeşi İskendere (İskender Mirza olabilir) bir mendil içinde gönderir..

İskenderde..
Biz türküz.. bu gelenekte bizim aramızda hoş görülemez..
.......
İskender.. Türkmen kızına yapılan bu hakareti affetmez..
gelir.. Bitlis kürd şefini öldürür..
Kısacası.. Türkmen kadını hayli özgürdür..
Ama yerleşige geçtikçe ikincil durumu giderek agırlaşır.. ( bu öykü..Dogan Avcıoglu'nun araştırmalarından alınmıştır..)


Hoşcakalın..
Sevgiler Saygılar ve Selamlar..
Mekan

GERİZLER BAŞI..BİÇARE EFENİN TÜRKÜSÜ


Merhaba.. Kırali Hocam..
gruba gönderdigin
Muammer Ketecioglun'dan (Ketenci mi..kete'ci mi ..?)
"Şu izmir'den çekirdeksiz nar gelir.."
türküsünü keyifle dinledik..
Benim takıldıgım..
"Dinleyelim bakalım ..Efenin aşık biçaresi ne demiş.."
şeklindeki güzel yorumun..
Sen Biçare efe görmemişin Hocam..
Bana göre..
yigitlik cesaret mertlik.. hikayeleri ile leba leb dolu olan
Yüzlerce efe türküsü içinde..
bir tek efe türküsü..
İzmir-Bergama 'nın...
"Gerizler başından atlayamadım.."
türküsü büyük bir sapmadır..
bir efe trajedisini yansıtır. bu türkü..
Telaşlanma Reis..!
Bu türkünün...
Horasandan İzmire kadar katettigi binlerce kilometrelik öyküsünü anlatmayacagım..
Aşık ..ama romantik aşık..
Aşık oldugu kadar.. beceriksiz..
beceriksiz oldugu kadar ölümden korkan..
bir efenin traji-komik öyküsü anlatılır...
ilk kez...
bir efe türküsünde..
Bu türkünün Soroz destekli bir filmi yapılsa idi..
John Dindar'ın "Mıstaa.."sından daha acıklı bir film olurdu..
emin ol Hocam..
Bak dinle..Reis.. Gerizler başından atlayamadım..
Döküldü cephanem toplayamadım..
Vah vah vaah..
E be.. efem..
niye efelige soyundun o zaman..
40-50 cm.lik bir bır kanaldan atlıyamıyorsan..
daglarda kayadan kayaya nasıl atlıyacaksın
Madem toplayamayacaktın.. neden yerlere döktün cephaneni..
Ayrıca ne işin vardı.. kanalizasyon ve su kanalının üstünde..
bildik efeler gibi.. niye daglara çıkmıyorsun..
da İzmir su ve kanalizasyon istasyon ve inşaatları arasında dolaşıyorsun..
ne biçim efesin sen.. Haa..!
Düşman galip geldi... Haklayamadım.. aman aman..
Tabi haklayamassın.. bu kerizlikle.. Efem..
Sen bırak bu efeligi..
Git..Zerzavat filan sat.. maaişetini cesaret gerektirmeyen başka kolay temin et..
Amanın amanın efeler..Öldürmen beni
Güzel de Cemile'min yolunda soldurman beni..
Buyur burdan yak ..Bizim korkak efenin gerekçesine bak....!
Yalvarıyor.. başında digelen (kendisini yaralayan) efelere..
Beni güzel cemileme bagışlayın.. diye..
Senin güzel cemilen seni bu halinle göese ne der.. ha..?
Dur ben sana söyleyeyim..
Güzel de Cemilenin..
Sana bu ahval ve şerait dahilinde ne söyleyecegini..
"Senin gibi efe olmaz olsun.."
diyecek
elbette..
"Cemilem "cemilem" diye tutmuş gidiyorsun ..
Bir kadın için..
mertlik.. onur . gurur yerlerde.. ..
Yazıklar olsun...!
Mahkeme önünde egildim geçtim..
Sol yanımdan kurşun yedim..Bayıldım düştüm..
Ahbap düşman olmuş ben buna şaştım..
Tabi şaşarsın... tabi şaşarsın..!
Dostla düşmanı ayırd edemeyeyecek kadar saftirik..
Şaşkın bir efesin zaten
Haksızmıyım..Reis Bey..
Olaya bakarmısın..
Mahkeme önünden egilip geçmek te neyin nesi..
Hey gidinin efesi..
Gögsünü gere gere niye geçmiyorsun.. mahkemenin önünden..?
Öyle degilmi.. Ne var bunda korkacak..?
Mahkeme önünden egilip geçersen...
İşte böyle sol yanından kurşun yersin haberin bile olmaz..
Zaten bu türküyü birlikte dinledigimizde..
bizim oto döşemecisi Mustafa Usta ..
"Teee.. (buradaki "tee" "tüüh" anlamındadır..NN) *NN..Nakledenin..Notu..
efeligide keriz (geriz yada keriz İç anadoluda pislik anlamında da kullanılır..NN)etmiş bu adam.."
Diyerek çok kıymetli bir yorum yapmıştı..
Şimdi de..
Sevgili Mustafa Reis'ten.. gönderecegi bu türkünün plagını eşliginde..
Efe'nin bu acıklı durumu hakkındaki kıymetli yorumlarını bekliyoruz..
Eger M.Kırali Hocamdan
İyi etmiş bu efe bir aşk ugruna.. olur böyle şeyler..
Şeklinde bir yorum yorum çıkarsaaa!
Artık Karar..
BİLAY kamu oyuna kalacak..
Benim yorumum mu.. Yoksa..?
M.Kırali'ninki mi..?
haklı...
Tüm arkadaşlarımın
Güzel bir pazar günü geçirmesi..
Dilegiyle..
Hoşcakalın..
Sevgi..Saygı ve Selamlar..
Mekan

Anadolu Ermeni Halk Türküsü- Zara - Dle yaman

Sevgili Arkadaşlarım,
İnternet taramalarımda tesadüfen bu müziği dinledim ve çok etkileyici
buldum. Anadolu kokan ve ermeni dilinde olan bu türkünün kürtçe sözlerle
söylenmiş olanıda var. Bir bakıma ''sarı gelin'' türküsü gibi çok sahipli.
Ermeniler arasında çok popüler olduğu anlaşılıyor. Şarkıyı söyleye hanım
kızın adı Zara ama bizdeki değil.. Sanırım Rusyada müzik yapıyor.
(http://www.youtube.com/watch?v=5QVIo-m3bAQ&feature=related)
Türkü Aşk üzerine ve sözleride şöyle;
Yaman yaman sözü bizim ''Aman aman'' ifadesinin karşıtı.
Oof Aman.. of aman,
Evlerimiz yarimle karşı karşı
Anlamadı gözlerimdeki aşkı..
Ooof aman of.. sevdiğim..
Ağrının üzerinde kaç gün battı gitti..
Ama benim umudum ve aşkım bitmedi..
Hala sevgini bekliyorum burada..
Oooof aman of..
Sözler böyle.. pek manalı değil , bir şair olmalıda yeniden yazmalı...
Neyse burada manayı bırakıp müziğe ve söyleyenin sesiyle verdiği manaya
bakın..
Hoşca kalın iyi geceler...


Degerli Dostlarım ...
Önce Sevgili M.Kıraliden..
Sonra..
Herkesten çok özür diliyorum..
Bu... "Anadolu ermeni ulusal Müzigi" yazısı ile ilgili yazıyı...
Aslında Kirali Hocaya yazmıştım..
Zaten bitirememiştim..
Sonra göndermekten vazgeçtim..
Ancak..
Nasıl oldugunu anlayamadım başka bir şeyle ugraşırken yanlışlıkla gruba gittigini gördüm..
Dehşet içinde kaldım..
Saygısızlık bellemeyin lütfen...
Bir sehiv işte..
Oldu bir kere..
Metni
Düzeltemiyorumda.. yada nasıl düzeltilecegini bilmiyorum..

Artık..
İzniniz olursa.. metni bitireyim bari..

Biliyorsunuz..
Amacımız..
asla ermenileri..
ermeni müzigini küçümsemek olmamıştır..
Bizim takıldıgımız..
Kendisini ermeni olarak tanımlayan kimselerin..
Varoluş nedenlerini.. türkleri horlamak... türkleri yokedilmesi gereken mahluklar olarak görmek..
bunu her vesilede belli etmek..
hatta evrensel insani duyguların en gelişmişi olan müzik konusunda bile..
türk düşmanlıgını devam ettirmek için bir fırsat olarak bilmek..
hınç, kin, ırkçılık, bagnazlık artık bu toplulugun karakteri haline gelmiştir..
bu insanları bu noktaya getirenler aslında türkler degil..
Türkiye üzerinde yüzyıllardır emelleri olan emperyalıst sömürgeci devletlerdir..

Ben bu noktayı.. bizzat ermenilerin kendi mantıkları içinde mefhumu muhalifini gösterme yöntemiyle..
açıklamaya çalıştım..
sadece çelişkilerini sergileme çabasındayız..

Yazıda..
"Anadolu ermeni müziginin temel taşlarından biride..
çok eskilere dayanan aşık müzigi gelenegidir (aşıg)..
Usta çırak ilişkisiyle kendisini iyi geliştirmiş bu insanlar...
ermeni dilinin gelişmesine ve yörelerarası iletişime büyük katkı saglamıştır.."
denilmektedir..
Degerli Dostlar..Elinizizi vicdanınıza koyun ve söyleyin..
Bu "Aşık "lafı size ermeni müziginimi hatırlatır..?
Yoksa Anadolu ermeni ulusal müziginimi..?
Yanı türkçe "aşık" kelimesini "aşug" yapınca...
Aşıklık ermenilerin mi oluyor..?
Yani biz şimdi Aşık Veysel'e "aşug" veysel mi diyecegiz..?
Peki "aşug veysel" deyince veyselin çalıp çıgırdıgı...
Ermeni müzigimi olacak..?

Aslında bu uyduruk teori hiç önemli gegil..
Varsın ermeniler.. aşık geleneginin yaratıcısı olsunlar..
Yazıdaki
Ermeni aşıkların Anadoludaki asıl amaçlarını açıklayan..
"..bu insanlar.. (Anadoluda) ermeni dilinin gelişmesine ve yörelerarası (Anadoluda) iletişime büyük katkı saglamışlardır.."
lafına dikkatinizi çekerim..

Görüyorsunuz... ermenilerin müzik filan umurunda degil..
Müzigin toplumları kaynaştırıcı olmasını çok tehlikeli görüyorlar..
Müzigi istismar ediyorlar..

Yani asıl amaçları...
Ermeni dilini anadoluda yaymak ve tüm ermeniler arasında iletişimi saglamak..

Bu siyasi plana.. bu karanlık düşünceye.... bu insanlıktan uzak..mantık'a
Bu hain plana...
İnsanlıgın ortak dili müzik nasıl alet edilirmiş..
Müzik nasil siyasi propaganda aracı olurmuş..
Müzik nasıl bir ırkın babasının malı olarak satlıga çıkarılırmış...
Görün dostlar...


Devam ediyoruz..
Yazıda..deniliyorki..
"Tarihte (hangi tarihte o belli degil) topluma açık yerlerde dans edip şarkı söyleyen aşuglara VARSAG denir.."
Vay canına biraz önce aşıklar usta çırak ilişkisinde saz çalıp yörelerarası gezen müzisyenlerdi..
İki satır sonra aşıklar.. aniden karakter degitirip..şarkı söyleyen dansözler oldular (tıpkı kantocular gibi..)
Aşugların adıda degişti varsag oldu..
Yada ortalık yerlerde şarkı söyleyip dans edenler...
Ermeni sanatçılarıymışta haberimiz yokmuş megerse..
Bizim şimdi tv.lerde üryan bir halde hem çalıp hem oynayan...
Geniş yüzlü bir kısa boylu hanım sanatçı...
Ermeni aşugu veya varsagıymış megerse..!

Yazıda bu cümlenin devamı dahada komik ..şöyle deniliyor..

"Varsagların içinde asil ailelerde vardır..
9.yy da Prenses Paransem bunlardan biridir.."

Vay canına sayın seyirciler..
Asil ermeni prensesisine bakarmısınız..?
Prensesin asıl işi dansözlükmüş pardon varsaklıkmış megerse..
prenses paransem.. megerse topluma açık yerlerde.. çalgı çalıp dansedermiş..
Ama.. "o kadarda insafsız olma Mekan ..
prenses yogun devlet protokolünden vakit bulabildigi zamanlarda..
ortalıga çıkar diyar diyar Dolaşır..
çarşıda pazarda şarkı söyler dans edebilir... ne var bunda ..?" diyorsanız ..
Bak buna bir şey diyemem arkadaşlar..
Haklısınız.. Prenses bu çengiligi hobi diye yapıyordur.
bu tosun anlamamış ve bizede yanlış anlatmış olabilir..

Ama ben yine de..
vah zavallı ermeniciler vaah..! diyecegim..
ya prenses nedir bilmiyorlar.. yada varsag(-aşık-dansöz) nedir bilmiyorlar..
prensesin saz çalıp oynaması ayrı bir şey.. mesleginin dansözlük olması apayrı bir şey..
biraz karıştırmış bunu yazan tosun.. .. eh olacak bu kadar kusur.. diyelim geçelim..
(işte ben bunun için bunu yazan tosun ermeni bile degil.. diyorum..
valla yazık oluyor ermenilere..
böyle avukatları varken.. türklere pardon düşmana ne hacet var..
sırtları yerden kalkmaz ermenilerin..
Ama.. hernedense.. bir ermenide kalkıp..
bu tosuna.. "sen aslında ermenileri rezil ediyorsun"..demiyor..)

Ha..! bu arada..
Şimdi daha iyi anlıyorum..
bizim bazı dansözlerin adlarının neden "prenses" diye başladıgını.. !
Tarihi temelleri varmış demekki..!

Efendim ermenilerin ortalık yerlerde hem çalan hem söyleyen hemde oynayanlarına "varsag" denilirmiş.. İyimi...?

Demekki ben yanlış biliyormuşum..
hatta bütün sözlükler yanlış yazıyormuş..
hatta bu varsagı söyleyenler bile kendilerini bilmiyorlarmış..
Neysekiii..! bu tosun bu müthiş icadıyla...
bize varsagın bir ermeni oldugunu söyledide..
bilimin bu zamana kadar olan saptırmacasını hemen farkına vardık..
geç oldu ama güç olmasın..

Halbuki ben bugüne kadar..

VARSAG'ı..Güney Anadolu bölgesinde (halen) yaşayan 10 yy.da Anadoluya gelen.. Oguzların bir boyu olan VARSAK TÜRKLERİNİN
söyledigi ezgilere denilir.. diye biliyordum..
Sadece varsaklar söyledigi için bu tür ezgiler bu türk boyunun adıyla bilinir. diye biliyordum..
Mesela.. Karacoglan iyi varsag söyler.. diye diye biliyordum ..
Demekkiii..! yanlış biliyormuşum..
karacoglanda ermeniymişte haberimiz yokmuş..
Yada . Bu tosunun türklerin tüm müzik gelenek ve tarzlarını...
ermeni müzigi ve ermeni tarzı olarak tanımlaması dogru ise..
O vakit..
Tüm ermeniler aslında türktür..veya türkler ermenidir..
aslında..Her ikisininde
bundan haberleri yoktur..
diye mantıklı bir çıkarsamaya ulaşmamız gerekir..

bu defada.."Hepimiz ermeniyiz.." "hepimiz Hirant Dikiz" lafı çok anlam kazanıyor..
Yani.. ermeniyiz diyenlerde.. "hepimiz türküz.." "hepimiz ugur mumcuyuz" dedikleri zaman olay kendiliginden çözülüyor.. olacak..
o zaman niye kavga ediyoruz.. deyip...
Mahzuuun gibi..kafalarımızı mailen 30 derece saga ve sola sallayarak..
"Hepimiz gardaşız... bu kavga ne diye..."
şarkısını söylememiz gerekmezmi.. Dostlar..
Ne dersiniz....?

Hoşcakalın..


Saygılar..Sevgiler..Selamlar..
Mekan

BİR TÜRKÜ HİKAYESİ -HEY ONBEŞLİ ONBEŞLİ

Sevgili Servet,
Yazını okuyunca; kaderin,insan iradesi ile bir ölcüde bağımlı olan iman ,ahlak ,iyilik kötülük gibi temel seçimler dışında, yazıldığı gibi geliştiğini ve bunun bazen, tesadüf diye adlandırdığımız ve bize çokda basit görünen birşeylere bağlandığını birdaha gördüm.
Ünal ,Murat ve Tekin'in DDY Müfettişi oluşundaki gibi... Tabiiki buna bağlı olarak herbirinin hayatında vukubulan gelişmeler.
Neyse bunlar, benim bakış açım. İstediğin gibi Ünalın sevdiği 15liler türküsünü ekde gönderiyorum. Neşet Ertaş Tan dinliyoruz.
(http://www.imeem.com/people/htNjerK/music/wD7gJMF9/neset-ertas-hey-onbesli-onbeslimp3/)
Türkünün birde hikayesi var. (Biraz uzun sıkılabilirsiniz)
Şöyle anlatılmakta;

HEY ON BESLI

Tas döseli yollardan sakirtili at arabalarinin gelip geçtigi demlerde Tokat bir dag içindeyken, gülü bardagi içindeyken, yüzü kaleye bakan ahsap evlerden birinin senligiydi Hediye, üç etegi sirma isleme, basi Tokat isi yazmali, yazmasinin ucu pembe oyali. Endami fidandan narince, boyu gül agaci misali küçücük, alimli, edali bir kizcagiz.

Kinali Kazova üzümlerinin toplanip pekmez yapildigi aylarda Tahtaoba Köyü'nün saygin ailelerinden birinin oglu Hüseyin görüverdi onu. Tenhada bulustular, iki gencin yüregi birbirine isindi.

Çok geçmedi aradan, Tahtaoba'dan dünürcüler geldi Hediye kizin evine. Köy agasi babanin biricik oglu Hüseyine'e istediler onu. ''Yasi küçücük ''dedi anasi ''Baba ekmegi yemedi doyuncaya dek''. Ekleyeceklerini söyledi oglan tarafi. ''Bizim oglumuzda yeni yetme...Söz edelim, aht verelim, bakleyelim. Gül yanakli Hediye bu yaz gelinimiz olur.''

Tez büyür kuzu misali, kiz kisminin da yuvadan kus misali kanatlanip tez uçani makbuldür. Hele talibi Tahtaoba'nin efendilerindense, bol haneye geln gidecekse, anasinin babasinin adini saydiracaksa firsat kaçirilmaz. ''oldu'' dedi büyükleri. Hediyenin ak ellerini bu bahar kinalayacaklardi. Madem insan evladiydi isteyen, hayir iste acele etmek en güzeliydi. Verdiler Hediye'yi biyiklari yeni terlemis Hüseyin'e. Serbetini içtiler, sözünü kestiler. Tahtaoba'nin agasi koçlar kurban etti. Hüseyin, endazesi on yedi kurusa mor kadifeden fistanlik kumas aldi Hediye'ye. Ipek bürüge bürüdüler genç kizi, boynuna gümüs hamaylilar, alnina Hamidiye paralar taktilar. Bakir tepsilerin arkasini tikirdatarak oynadi kadinlar.

Kis geçmeden yaprak küpleri basildi. Erik ezmeleri, tarhanalar, sebze kurulari, bulgurlar, setikler, yarmalar hazirlandi. Bahar basinda toplanip yazida kurutulmus madimaklar çikinlandi. Kasim yagmurlari Yesilirmak'i costurmadan tahtalari kararmis ahsap evlerin dis kapilari kapatildi. Baba evinde artik misafir muamelesi gören Hediye çeyiz telesina düstü. Kafesli pencerenin önündeki sedirde oturup yoldan geçen herkesi ''Belki Hüseyin'dir'' ümidiyle süzerek küçücük ellerinin ak parmaklarindaki igne ile al yazmalari, kara yazmalari renk renk, çiçek çiçek oya ile çevirdi. Ayvalar toplanirken ayildi haber. Ates düsmedik ocak birakmayan seferberlik memleketin her kösesinden yine delikanlilari istiyordu. Bu kez yasi on sekize degmis delikanlilarda... Sehirden sehire, köyden köye haber uçuruldu. Sirtini kayalara dayamis Tokat'da titredi bu havadisle. Bin üç yüz on bes dogumlular kislada toplanacaklar. Karayagiz Türkmen delikanlilari kalkti geldi, zipkali Karadeniz usaklari beser onar gruplar halinde akin etti çevre köylerden, kimini Çanakkele'ye yazdilar,kimini Filistin'e, kimini Yemen'e. Gözü yasli duaci analarla sabirli yavuklular kaldi geride. Ardindan bir masrapa su döktükleri delikanlilari için yanaklarindan süzülen yaslarini yazmalarinin ucundaki gül oyalarina sildiler. Geride kalan kalbi kirik yavuklular içlerindeki yangini türkü yapti. On sekizlik yigitlerin ardindan aglayarak söylediler.

Hey onbesli onbesli
Tokat yollari tasli
Onbesliler gidiyor
Kizlarin gözü yasli.


Tahtaoba Köyü'nden bölüge çagirilan gençlerin arasinda Bey Hüseyin'de vardi. Al atini topuklayip ayrildi köyünden yasitlariyla birlikte. Tokat'ta Örtmeliönü'ndeki kararmis tahtalarla kapli evciginin kapisini çaldi önce. Sözlüsünün ana babsinin elini öptü. Göz ucuyla bakti utançtan yüzü kizaran Hediye'ye. ''Vatan borcu ödeme zamani, saglicakla kalin. Dua edin çocuklariniz için. Döner gelirsem ahtimdayim. Çift davullar çaldirip toy yaparim.'' dedi onalra. Sonra helallik dileyip ayrildi Hediye'nin evinden. Basini çevirip tekrar tekrar ardina bakarak sürdü atini.

Gidiyom gidemiyom
Seni terk edemiyom
Sevdigim pek küçücük
Koyupta gidemiyom.


Boynunu büküp asker yolu bekleyen bir sürü genç kizdan biriydi artik Hediye. Her gece dua ederek bas koydugu yastigini sabaha kadar gözyaslariyla islatti. Günleri saya saya, aylar sonra yerine varabilen sari zarflarin içinden bir hayir haber alma ümidiyle bekleyerek geçirdi mevsimleri. Hasretini nakis nakis döktü igne oyalarina, dantel perdelere, kilim tezgahlarinda dokunan cecimlere. Tokat'in çiplak daglarini bembeyaz karlar örttü önce, sonra karlar çagil çagil eridi, kuru agaçlar canlandi, tomurcuklandi, yapraklandi. Asmalar gözyasi gibi salkim üzümlendi. Kah Batmantas Köyü'ne bir ates koru gibi kara haber düstü, kah Yatmis'a, kah Hampinar'a Salavatlarla ugurladiklari delikanlilarinin topraga düstügü haberini alan kara bahtli analar, kara çatkili yavuklular, dul kalan tazeler masrapalarla su döküp islattiklari kapi önlerini gözyaslariyla suladilar. Memlekette yangin düsmedik ocak kalmadi. Eli yüreginde uyandi her sabah Hediye. Komsu kadinlara rüyalarini tabir ettirdi. Mahsun mahsun yollara bakip bir haber bekledi karayagiz Hüseyin'inden, uçup giden turnalardan haber umdu. Sabah esen serin rüzgara selam asip yolladi. Çok mu uzkti Yemen dedikleri yer, su çiplak daglarin ardina gitse bulurmuydu yarini? Buluverse al kanli yarelerini sarar miydi pembe çevirmeli ipek mendiliyle? Bekleyis derde dönüstü. Gelen her sehadet haberiyle kavusma ümidi biraz daha kirildi. Analar, askere gitmis babalarini soran bebelere ''Az kaldi, dönecek.'' derken cigerleri sizim sizim sizlar oldu. Seneler geçiverdi yüzlerde çizgi birakarak. Yigitsiz kalmis evleri bekleyen köpekler yabanciya ürkmez olmustu artik. Daglarda eskiyalar peydahlandi. Asker kaçaklari, arsizlar, hirsizlar kol gezmeye basladi ortalikta. Bir gün falanca köyden baskin haberi geldi, bir gün filanci köyden. Para eder herseyi toplamislar, yigidinin yasini tutan taze gelinleri daga kaldirmislar, issiza çökertmisler. Hükümet basedemiyormus artik onlarla. Sehirlerde, kasabalarda kimse kimsenin selamini almaz olmus. Güven diye birsey kalmamis. Hediye'nin anasiyla babasi yanlarina çagirdi. Utana sikila açtilar endiselerini ona. ''Kara yazgili kizim, dört yaz bitti bir haber yok Tahtaobali'li Hüseyin'den. Böyle susup beklemekle olmaz. Haberini aliyoruz nice yigitlerde sehit oldugu halde evine haber uçurulmazmis. Kim gitti de geri geldi ki bu Yemen denen ilden? Devletimiz her gün il il geri çekilirmis. Biz artik kocadik. Namusundan endiseliyiz. Yama ustasi Emin sana talip oluyor. Erkegin yaslisi olmaz, Emin Efendi zengin bir tüccardir. Oglu usagi yok, koca evde bir fidai basin olacak. Biz gitmenden yanayiz. Git evini ocagini kur. Yuvani bil sende. Dönüp dönmeyecegi bilinmeyen bir sözlüyü beklemekle olmaz.'' Bahtsiz Hediye yasin yasin aglayarak çikardi parmagindaki söz yüzügünü. Ana babasinin istegine olmaz diyebilecek bir kiz yok o zamanlar, kötü yazgisini kabullenip oturdu. Birkaç hafta sonra sessiz bir törenle Dimorta hani'nda yazmacilik yapan altmisina gelmis Emin Efendi'ye nikahladilar onu. Son güne kadar Hüseyin'in döndü, haberini alma ümidiyle bekledi kizcagiz, türküler mirildanip pencere kafeslerinin önünde agladi, agladi.

Gidiyom iste bende
Bir arzum kaldi sende
Ayva olup sarardim
Din iman yok mu sende


Çifte davullu hayallerine yandi Hediye. Gelin kinasi görmemis küçücük elleriyle sildi göz yaslarini. Bir kaç kez görüp yüregine naksettigi Hüseyin'in yasini tutmasina firsat olmadan, kizil islemeli bindalli giymeden gelin olup Emin Efendi'nin evine girdi.

Tokat bezlerine tahta kapilarla desen vuran yazma ustalarindandi Emin Efendi. Uzun beyaz sakalli, yün papakli, vaktinden önce çökmüs bir koca esnafti. Yamru yumru elleriyle yazma desenledikten sonra Meydan Cami'sinde namazini eda etmeden evine gelmeyen bir yalniz adam... Önceki evliliginden olan çocuklarinin her birinin sehitlik haberi gelmisti çesitli cephelerden. Degil Hediye kizin tazeligini, dünyayi hediye verseler içinde ölen yasama sevinci dirilesi degildi. Hediye kiz bu kocamis erin vakitsiz ayazlarla çiçekleri dökülmüs bir kiraz agaci gibi mahsun kederli Hediye kadin olup çikiverdi.

''Hayalde gör düste gör, hele bir de düs de gör'' demis ya eskiler, insanin isi bir kez ters gitmeye görsün nasil da yagar basina belalar yagmur misali. Yüzünü güzel yaratmisti Mevla ama talihi kötüydü Hediye kizin. Yasli olsada kadrini kiymetini bilen, basina kapak olan, namusuna sahip çikan erini Azrail alip götürdü çok geçmeden. Daha evleneli bir yil olmadan dul kaldi Hediyecik. Aniden uçuverdi Emin Efendi.Bir ögle üzeri kapiyi çalan çiragi ''Yenge, Emin emmi öldü'' diye haber getirdigi zaman felaketi ir çiglikla karsiladi. Tokat'in örfüydü ya cenazeyi hemen hazirlayip bekletmeden defnettiler. Vakitsiz açilan güllere döndü Hediye. Tazecik yüzünü zamansiz soldurdu kötü kaderi. Sad olup gülmeden yas bagladi, gelinlik giymeden dul kaldi, çiçek açmadan hazan olmus dallar misali yesillerden allardan soyunup karalara büründü. Tokat'in orta yerinde Yesilirmak çagil çagil akarken, Hediye kadin akitip oturdu kösesinde.

Ölüm acisi geçip yasini unutmadan yalnizlikla bas basa kaldi bahtsiz kiz. Emin Efendi'nin malinin mülkünün idare edilmesi gerekliydi. Yasli adamin biraktigi çarki tek basina çevirmeliydi. Yuvasini birakip baba evine dönse evini ocagini ne yapacak? Iyi kötü benimsemisti yeni hayatini, hem baba evine sigamadigi için evlendirmemisler miydi onu. Kocasindan kalan malin mülkün icariyla geçinip giderdi. Ibadet edip ölümü beklemekti bundan sonra ona düsen.

Ne Hak'tan, ne hükümetten korkusu kalmamisti azgin çeteler komadi Hediye'yi yasiyla basbasa. Sehrin kiyisinda koskoca konakta tek basina yasayan bu taze dulda çokça para olmaliydi. Hem kimi kimsesi yok. Koruyani sahip çikani bulunmayan bu kadincagizin malina mülküne el koymak kolaydi. Ay karanlik bir gecede koca evin çift kanatli kapisinin önüne vardilar. Bakir tokmagini tiklattilar yavasça. Masum kadin kapiyi açmaya korkunca omuzladilar hep beraber. Içeri daldilar azgin kurt sürüsü misali, sepet sandik dagittilar, feryadina çigligina kulak vermeyip sirladilar Hediye'yi.Hoyrat eller dagdan daga dolastirdilar onu. Zorla sahip oldular, kirli elleriyle birbirine sundular, kalayli siniler üzerine çikartip el çirparak oynattilar. Nice zaman sonra gönülleri geçti kizdan, bastiklari baska köylerden baska talihsiz tazeleri görünce bir sabah atin arkasina atip Tokat'a getirdiler onu. Tan yeri kirmizi bir utanç içindeyken sabah namazinda dönen yaslilar kaldirima düsmüs bir kiz buldular. Üstü basi yirtilmis aglayan biçarenin basina toplanip konustular da bir el uzatip ''Kalk'' demediler.

Tokat yolu kaldirim
Düstüm beni kaldirin
Sevdigimin ugruna
Vurun beni öldürün


Hediye'nin adi kötü kadina çikti gayri.

Yemen'den Çanakkale'ye nice kez ciger delici kursunlara ugrayip, ihaneti, zulumeti, açligi, hastaligi yasayip da geri dönen olur mu?... Hak Teala kulun alnina ölümü yazmayinca olur iste. Gözü yasli Anadolu'nun ''Giden gelmiyor'' diye türküler yaktigi cephelerde kah vurusarak, kah esir düserek seneler geçiren Hüseyin dagin, tasin çiçege büründügü bir bahar basinda çikip geliverdi memleketine. Tahtaoba'dan savasa yollanmis bin üç yüz on bes dogumlu yirmi delikanlidan bir o sag kalmisti. Yüzü yaylaya bakan, içinden boz bulanik seller akan köyün girisinde madimak toplamaya koyulmus tazaler taniyamadi bu hirpani kilikli adami, köpekler segirtti üzerine. ''Benim ben! Memleket asiri diyarlara gönderdiginiz Hüseyin'im ben. Hak alnima yasa yazmis, kaderde size kavusmak varmis, döndüm... Emmi, dayi kizlari, yad el degil bu gelen. Bey oglu Hüseyin'im ben.'' Köyün genci yaslisi kusatti çevresini, boynuna bogazina sarildilar. Ardina düsüp evine götürdüler onu. Yolun otu çiçegi sarildi yorgun ayaklarina. Agsivayla sivanmis bahçe duvarinin önünde yabanci bir erkegi görünce yasmaklanacak oldu... Hüseyin'in anasi. Sonra sekiz yildir aglaya aglaya ferifi tükettigi gözlerinden çok yüregiyle tanidi oglunu. Kollarini açip ''Oglum'' diye inledi. Tahtaoba Köyü senligi durdu o gün. Savasa yolladiklari yirmi civanin yerine geriye dönen bu bitkin genç için toy vuruldu, dügün kuruldu, kurbanlar kesildi. Anasi basindaki kahir kasnagini çikardi. Seferberlige giden de geri gelirmis demek...

Bekledi Hüseyin. Susup bekledi birilerinin Hediye'den bahsetmesini. Ne anasi, ne bacisi adini anmadi gelinlerinin. ''Yoksa ahtini bozup kocaya mi verdiler sözlümü ? diye bir kuruntu zihnini yakip geçti. Olamazdi ama aht vardi ortada. Hem ailesi verecek olsa da yavuklusu çignemezdi yar hatirini. Dayanamadi, töreyi bozup sordu sonunda.

-Ana Hediye'm nasil?

Gözlerini oglundan kaçirip basini iki yana salladi anasi. Birilerine
ilenerek dögündü.


-Hediye'yi sorma ogul, kiz kismi bunca sene duru mu? Uçurdular yuvadan,
alici kuslar kapti onu.


Anlayamadi Hüseyin. Söz vermisti ana babasi, nasil uçururlardi yuvadan. Anasinin agzindan daha fazlaca gidemedi ama bin bir türlü kuruntuyla geçirdi geceyi. Sabah Tokat'a giden at arabasina binip Örtmeliönü'ndeki ahsap evin önüne geldi. Kalbi pitir pitir atarak sekiz yildir kavusmayi düsledigi yavuklusunun evini segirtti uzaktan. Iste çogu sey biraktigi gibi duruyor. Gözeler sirildiyor yol ortasindaki arktan. Hediye'nin bahçesinde kirazlarda çiçek açmis. Evin kafesli penceresinden yavuklusu onu segrediyor belkide. Siyah perçemleri lal yanagini gölgeliyordur. Öyleyse ne demek istemisti anasi. Bakir kapi halkasini vurdu elleri titreyerek. Içeride ses soluk yok, bir daha denedi, yine cevap veren olmadi. Geri çekilip pencerelere bakti, kimsecikler görünmüyordu. Karsi evin önünde kendisini segreden bir adama sordu,
- Evdekiler nerede?
- O evdekiler buradan ayrilali çok oluyor.
- Nereye gittiler ki?
- Geyras'ta bir çiftlige.
- Ya Hediye
- Hediye'ye ne oldugunu bilmeyen mi var Tokat'ta. Kötü yola düstüydü yosma.
El elinde eglence olduydu. Laf söz ettiler çevreden. Gözümle görmedim ama
birileri alip, götürüyormus bazan. Ana babasi utancindan terk etti buralari
zaten. Hediye'de alip basini gitti. Dedikoduya dayanamadi dediler. Hatta
giderken söyledigi mani kizlarin dilinde.


Gidiyom elinizden
Kurtulam dilinizden
Yesil bas ördek olsam
Su içmem gölünüzden


Can alici kursunlara ugradiginda bu kadar yikilmamisti Hüseyin. Er basina is gelir demis ya atalar, böylesi iste gelirmis demek. Eli ayagi kesiliverirmis insanin, yildirim çarpmisçasina yanarmis demek. Karsisindaki adamin anlattiklarini duymuyordu artik. Sekiz yildir yüreginde muhabbetini sakladigi, ugrun ugrun hasret çektigi yavuklusunun sesi kulaklarinda çinliyordu. Vedalasmaya geldiginde pencerede beliren gölgeyle hatirliyordu onu. Cephede üzerine top mermisi düsüp parçalanan dostlari geldi gözlerinin önüne. O mahserin içindeyken bile ölümü istemeyen delikanli bir haberle ölüden beter hale gelirmis demek.

Ah dönmez olaydim silaya. Basimin üzerinde vizildayan kursunlardan biri yüregimi parçalasaydi keske. Canli canli kumlara gömülen dostlarimin içinde bende olsaydim. Geri dönmeye sevinmek ne gafletmis meger, diye inledi. Ardini döndü konustugu adama. Yedi düvel düsmanin yikamadigi yigit, omuzlari düsmüs bir sekilde döndü köyüne.

Aslan yarim kiz senin adin Hediye
Ben dolandim sende dolan gel beriye
Fistan aldim endazesi on yediye
Az mi geldi gönderdigim hediye


Bundan böyle Hüseyin'e bahtsiz yigit dediler.''Sevdicegi hoyrat ellerde dolasirmis, yarine haram olmus.'' dediler. Örtmeliönü'nün nazli güzeli, yüzü hiç gülmeyen bir kadin olmus. Sekiz yildir hasretini çeken yavuklusu kan kusar olmus da yabanin destursuzu safasini sürermis. Aldi basini gitti Hüseyin. Hediye gibi onun nereye gittigini bilen çikmadi.

Bereketli elleriyle kizgin sac üzerinde çökelekli gözleme yapan reyhan kokulu Türkmen kadinlari bir türkü mirildanir ki nagmesini duyan, mutlu kizin türküsü sanir onu. Bilinmez ki dünyanin yedi kösesinde gök esin misali tutam tutam biçilen Anadolu evlatlarinin yasidir anlatilan. Çok degil, iki nesil önce al fistanli bir yosma , çakir gözlerinden akan yasi kina görmemis elinin tersiyle silip söylerdi bu türküyü. Irmaklar gibi çagil çagil aglardi söylerken. O da kayiplara karisti Tokat'in yitirdigi yagiz yigitlerle beraber. Hac Dagi'nda yatan kirk kizlar kadar meçhul artik.

Üfleme atesi sönmüs külleri ogul. Kabuk baglamis yaralari kaksatma. Sus, bilen olmasin Hediye'nin hikayesini. Içleri kipir kipir olarak ünlesin kizlar. Varsin onu bir cilveli yosmanin türküsü sansinlar. Hangi yarayi sarmadi zaman, hangi gözyasi kurumadi topraga düsünce? Yitirdigimiz hangi canin yasi bizle kaldi ki? Kapat bu bahsi balam, ört kimsenin bilmedigi ayibi. Hediye namuslu bir kadindi.

Cepheden dönen Hüseyin bir daha yavuklusunun yüzünü gördü mü bilmiyoruz. Yahut bildiklerimizi söylememek belki en iyisi. Suarasi kesin ki onlarin kara bahtini Tokat'in ipek bürüklere bürünmüs fidanlara benzeyen kizlar türkü yapip söyledi. Tarihler yazmadi savasa giden gençlerin geride biraktigi yüregi yarali kizlarin acisini. Onlarin hatirasini yasatacak anitlar dikilmedi hiçbir yere. kara sevdali gençlerin her biri yasadi, kocadi, dünyayi terk etti ama halkin hafizasi o felaket günlerinde solup gitmis gülleri canli tuttu. O gün bu gündür Tokatli bir güzele vurulana derler ki;

Tokat bir dag içinde
Gülü bardag içinde
Tokat'tan yar sevenin
Yüregi yag içinde.




Kaynak:
Hulusi ÜSTÜN
Tokat Resadiyem Dergisi 2002


ANATEVKA..YAHUDİ TÜRKLER..SÜTÇÜ TEYVE....VEEE ....İF I WERE RİCH MAN

Sevgili..
Mustafa KİRALİ..
Rebroff'tan gönderdigin "İf I were Rich man" In fransızca versiyonu idi...
Bilirsin..
Bu şarkı.. aslında orjinal adı "Anatevka" olan...
Bilahare ülkemizde.. ingilizce "fiddle on roof" tan...
Çeviri yolu ile "damdaki kemancı" olarak bilinen...
Bir müzikal filmin...
Sadece bu film için yapılmış...
5-6 çok güzel şarkısı içinde en popüler olan şarkıdır..(http://www.tubewatcher.tv/930)
"Anetevka....."
Bana göre...
Muhteşem oyuncu kadrosu..
Kurgusu..
Konusu
Ve özellikle mekanı
Ve özellikle müzigi
Ve özellikle dansları ile ..
Son yüzyılın en iyi filmi..
1970 yılında Cüneyt Gökçer'in başrollerini oynadıgı "Anetevka'nın" tiyatrosunuda seyrettim..
Tiyatrosu..Filmin yanına bile yaklaşamaz..
Filmin konusu..
Kafkasyanın Kuzeyinde..
Don ve volga arasındaki stepler denizinin ücra bir köşesindeki..
Bir yahudi köyünde geçer..
Köyde sütçülük yapan "Teyve" nin erkek evladı yoktur.. 3 kız çocugu vardır..
Büyük kızını yaşlı bir dul olan zengin bir adamla evlendirmeyi düşünen ve bunun için adama söz veren..
Teyve...
kızının bu evliligi istememesi ve yine fakir bir genç olan köyün terzisi İle evlenmek istemesi üzerine..
bu direnişi...
geleneklerin yıkılışı olarak görürsede..(Teyve'nin bu bölümde söyledigi "triditions =gelenekler" şarkısı müthişti..)
baba yüregi Kızının gözyaşlarına dayanamaz ve homurdana homurdana bin pişmanlıkla çarnaçar..
kendisi gibi çulsuz olan terziye kızını verir..
Köyün meydanında dügün dernek kurulur..
Sürekli evin damlarında dolaşıp..
olur olmaz saatlerde..
olaganüstü güzel şarkılar çalan köyün kemancısının..
keman çalmasıyla dügün başlar..
içki içip dans edilir.. şarkı söylenir.. hiç durmadan..
Herkes..
hatta Teyve'den söz aldıgı halde.. kızı alamayan yaşlı zengin dul koca adayı bile çok mutludur..
Gece kapalı bir mekana geçilir... Danslar burada da aynı hızla devam eder ..
Hocam.. buradaki danslar.. görüp görebilecegin en iyi danslardı..
"Batı Yakasının Hikayesi"ndeki danslar...
Bu dansların derinligi karşısında..
"Egirdir Dag Komando Okulu"nun (Ögrencilerinin) sabah cimnastigi gibi kalır..
Hele bir grup yahudinin başlarına dolu rakı bardagı koyarak rakıyı dökmeden döktürdükleri bir dans vardıki..
Yüz kez seyretsen yine doyamazsın..
Dügünün sonuna dogru..
herkesin tanıdıgı ..aslında iyi bir adam olan..
o bölgenin Rus asıllı.. ortodoks..
Askeri güvenlik şefi.. gelerek...
Moskova'dan aldıgı..
Yahudilerin batıya sürgün edilmesine ilişkin emri Köylülere yüksek sesle teblig eder
Ve kış gelmeden köyün boşaltılmasını söyler..
(bu arada evlenen iki gencede ömür boyu mutluluklar dilemeyi ihmal etmaz..-nasıl mutlu olacaklarsa..!)
(Eger filmi seyredersen..bütün film boyunca ..
fondaki.. Teyve ve köylülerlerle birlikte sende bu yahudi sürgününün baskısını hissedersin.. )
Fazla geçmeden..
Teyve için ikinci son bir darbe daha gelir..
İkinci kızı..
Bir rus (ortodoks) subayını sevmiştir..
Aslında o dönemde bir rusun bir yahudi kızıyla evlenmesi...
Her iki taraf içinde hukuken, dinen ve ahlaken imkansızdır..
Ama gençler muhtemel korkunç akibetlerini hiç umursamazlar..
Kızın derdi gücü babasını ikna etmektir..
Ama Teyve.. nuh der... rus demez..
Ve bir sabah kız rus sevgilisi ile birlikte köyü terkeder
ve meçhul akibetine dogru yayan olarak yürür..
Tabi gözyaşları ve çelişkiler içinde olan babası sütçü teyveye yine..
herşeye.. özellikle allaha isyan makamından..
Yine şarkı söylemek düşer..
Lafı uzatmayalım..
Bozkırın.. bembeyaz karörtüsü ortamında..
Köyün ortasında.."ayrılanlar için" şarkısı eşliginde
herkesin.. Amerika hayali.. yada avrupa hayali ile vedalaşmalar ve gözyaşlarıyla..
köyün boşaltılması Sahne alır..
Sütçü Teyve'nin içinde üç beş parça eşyası ile hareket eden dandik at arabasının arkadan çekimleri..ile
Artık kemancısıda kalmamış damlara son bakışını gösteren film karesiyle..
Perdede "the end" yazar..
Hocam...
Bu fimde... benim dikkatimi çeken birkaç husus var..
Birincisi .. fimdeki orjinal dansların figürleri.
Ben İsrailde iken.. semitik Yahudilerin bu türden dansları dolayısıyla figürleri hiç bilmediklerini..
Buna karşın bu dans figürlerinin tüm kafkasya hatta Anadoluda bilindigini ögrendim.. ..
İkincisi... büyük rus bozkırının en ücra köşesinde yüzlerce yıllık bir yahudi köyünün olması...
Yüzlerce yıl önce oralarda yahudi türklerin yaşadıgını..
Ve bu türklerin "Hazarya" dedikleri...
Çok güçlü bir yahudi imparatorluklarının oldugunu biliyoruz..
Üçüncüsü.. çarlık dönemindeki yahudi düşmanlıgı..ve sürgün..
Tıpkı yuttukları türk topraklarında..
Yaşayan türk soylularını...
Ruslaştırma, hristiyanlaştırma, soykırım, vatansızlaştırma , yurtlarında kovma(sürgün) yoluyla yokettikleri gibi...
Yahudileride aynı yöntemlerle yokediyorlar..
Orta asyanın göbeginde semitik yahudilerin hiç olmadıkları...
Buralara israilden göçülmüş olduguna dair (hele bu kadar kalabalık şekilde..)en ufak bir bulgu olmadıgına göre..
Etnik kökenleri semitik olmayan bu bu yahudilerin etnik kökeni ne olabilir.. Reis..?
Ve binyıllardır buralarda hep türklerin yaşadıgı...
Buraların hep türklerin yurdu oldugu...
Tarihi gerçegide dikkate alır isek..
Sütçü Teyve'nin etnik kökeni ne olabilir.. Hocam..?
Dördüncüsü ise.. yahudilerin Asyadan batıya( İsraile dogru degil..Avupaya dogru) dogru sürülmesi..
Oysa bize hep..Avrupadaki Yahudi göçünün yönünün Batıdan Doguya oldugu ögretilmiş idi..
Zaten filmde..kimsenin aklınada israile yada orta doguya gitmek geçmiyor..
Halbuki insanlar bir yerden kovulurlarsa gidecekleri ilk yer vatanlarıdır.. Öyle degilmi..Reis..?
Tabi... böyle bir yeri vatan olarak bilmiyorlar ise..
Yada vatan olarak...
Sadece ayrıldıkları toprakları bellemişler ise...
Kargadan başka kuş.. büyük bozkırdan başka yurt tanımamış iseler..
O vakiiit... ortaya tarihi bir palavra çıkmış oluyor.. degilmi..?
Buna ne diyecegiz.. Üstad..
Eşkenaz ve sefarad yahudileri arasında fark nedir..?
Nijeryadan..
Talmudu hatta judayı bile bilmeyen Uche ve Okoca'nın kardeşlerini..
3 bin yıl önce Musa'nın yanında kölelik yaptıkları için...
Yahudi kabul ederek özel uçaklarla Klimancaro'nun zirvasinden alıp..
Telaviv'in en mütena semtlerine yerleştiren
İsrail Devleti..
Karaim yahudilerini neden kabul etmiyor onların yahudi dünyasından itilerek yokolmalarına neden gözyumuyor....?
Neden..Ha..Neden..?
Bir Güzel bir şarkıdan yola çıkıp nerelere vardık ..Kırali Hocam..
Neredeydik... nerelere geldik...?
Öyle degilmi..?
Hoşcakal Reis..
Sevgi..Saygı ve Selamlar..
Mekan..

FREE Animations for your email - by IncrediMail! Click Here!

19 Şubat 2009 Perşembe

KESKİNLİ AŞIK ABDAL HACI'NIN CENAZESİ


Sevgili KUTLU Barutçu..
982'nin Şubat ayının ilk haftası olmalı..
Benim hesaplamama göre..
Çünkü Askerden dönünce.. tekrar işe başladıgım ay..
82 inin Şubat ayı idi..
Bana ilk verilen görevde..
Keskin Esnaf ve Sanatkarlar kefalet Kooperatifinde..
Bir şikayet konusunun tahkiki idi..

Bir gün öncesine kadar yogun yagan kar...
O gün durmuş..
Ancak.. tipi nedeniyle..
Kepekleşen kar.. rüzgarla birlikte..
Kitleler halinde
Tepelerden alçak zeminlere savrulmuş..
Kırıkkale Keskin arasında.. Kılıçlar mevkiinde yolu tıkamış..
Bizim otobüs kara saplanmış..
Şoför, otobüsü rölantide çalışır şekilde bırakarak..
Gelecegini ümit ettigi grayder yada benzeri yol açma makinalarının
Yardımını beklemeye başlamış..

Bizde.. Erciyesten yeni inmişiz yaa..!
Ve hala ayaklarımda..
5 yıl ilaçta yatırılmış..
Kar ve yagmuru üzerinde hiç tutmayan ..
Onları damlacıklar haline getirip..
Hemen ait oldugu yere kaydıran..
Domuz derisinden mamul..
5 kilo falan agırlıgında ..
Alman askeri panzer botumda var ya...!

Herkes efendi efendi..
302 nin pulman koltuklarında oturup yardım beklerken..
Ben Otobüstenden indim..
Pantolonun paçasını botumun koncuna tıkıştırarak..
Bakalitten mamül.. kara dandik müfettiş çantamıda kapıp..
Karlara bata çıka 5-6 kilometre ötede olduguınu tahmin ettigim..
Keskine dogru..yürümeye başladım..

Karlar arasında kaybolmuş gibi görünen ..
ve terkedilmiş şehir sesizligindeki...
Şehre girdigimde..
İlk canlı belirtisi merkez camisinden..
Verilen sela idi..

Kooperatifin merkezi..
Briketten inşa edilmiş.
Yanyana sıralı 4 daireli yatay binanın (soldan) birinci dairesi idi.
Ahşap kararmış kapı..
Hem cümle kapısı hemde tek gözden ibaret dairenin giriş kapısı idi..
Odanın zemininin yarısı yaglanmış tahta..
Diger yarısıda kararmış sertleşmiş toprak idi..
Zemine yeni serpildigi belli olan tahta talaşının ahşap kokusuyla dolan
Tek pencereli odanın ortasında..
"kuzina" dedikleri bir cins köşeli üzeri 4 gözlü kocaman bir soba.. yanıyordu..
Vee.. bu sobanın üzerinde yanları kararmış demir çaydanlıgı..
Vee.. üstündeki agzı..külah haline getirilmiş..
Küçük bir gazete kagıdı parçası ile kapatılmış..
Kapagına kadar mis gibi çayla dolu..
demligi.....
Vee..sobanın hemen yanında nerdeyse sobadan daha küçük..
Koyu formika masanın üzerinde..
Işıl ışıl yeni yıkanmış..
Zemini kırmızı yollu.. porselen tabakları ortasında..
Bin nazla kurulmuş..
İnce belli cam bardakları ..
görünceee..
keyfim yerine geldi..
Ayakta bekleyen kooperatif yönetim kurulu üyelerine..hitaben..

- "Oturalım baylaar..
Hemen gelsin çaylar.."
lafıyla bir şirinlik gösterisinin ardından ..

Bana takdim edilen muşamba kaplı koltuga oturdum.
Herkes paldır küldür..
Kuzinanın etrafına dizilmiş tahta izgaralı tahta masalara oturdu....
Samimiyeti kurduk..
Hemen çaylar dolduruldu..
Avuçlarımız içindeki bardaklardan kaynak çaylarımızı yudumlarken
Koyu bir sohbete girdik.
Tam lafın belini kırdıgımız esnada..
Kapı ardına kadar açıldı...
Dışarının bembeyaz kar ışıgının odanın karanlıgına yansımasıyla gözlerimiz kamaştı..
Kapıda 3 kadın silüeti duruyordu..
Belliki yönetim kurulu üyerinden bazılarının eşleri idiler..
İçlerinden uzun boylu olanı....

- Duymadınızmı Hacının selasını..?
- Niye gitmiyonuz cenazesine..?
- Iramatlıyı çaldırıp çıgırttırıp..içip içip dinlerken gözeldi demi....?
O an ..
O ana kadar kıymetini bilmedigim
O an kıymetini anladıgım
Çok kıymetli yakınımı kaybettigimin idraki
Ve bunun getirdigi müthiş bir sancı ile içim bir tuhaf oldu..

Duydugum sela... bizim Abdal Hacınınmış megerse..

Kadınlar çok haklıydı..
Hacı Taşan Hep oradaydı.. Hep orada kaldı.. kimse farkına bile varmadı..
Her dügün dernekte mutlaka orada idi....
Topragına çok düşkündü..lügü..
Uzaklara..
İstanbullara Ankaralara gitmeyi aklına bile getirmedi..
Neonlara ismini yazdırma hevesi de hiç olmadı..
Mütevazi bir kişilige sahipti..
Nitekim
Cenazeside bu kişiligine uyumlu bir şekilde çok mütevazi kaldırıldı....
3 saf bile oluşturamamıştık caminin koca avlusunda..
Etraftaki kadın sayısı kesinlikle erkek sayısının 3 katı idi..
-Evlerinden ayaklarına geçirdikleri siyah "soguk kuyu lastikleri" ile üzerlerine battaniye boyutlarındaki yün atkılarını dahi almadan Fırlayıp..bir taraftan kocalarınıda zorlayarak..
Hacının cenazesine koşmuşlardı..
Hepsi havlunun etrafında kümeleşip ellerini soguktaktan dolayı gögüslerinin üstünde kavuşturup hüzünlü bakışları ile..
Mezara koyuncaya kadar hacıyı terketmediler..

Tabutunu.. Kar örtüsünde
Zorlukla taşıyan hemşerilerinin sayısı 20 yi geçmiyordu..

Hey gidi Abdal Hacı ..Hey gidi Koca Ozan..

Allı turnam ne gezersin havada..
Arabam kırıldı kaldım sılada..

Allı turnam bizim ele gidersen..
Şeker söyle kaymak söyle bal söyle..

Kadınlar haklı idiler.. Azmı içmiştik..
Hacıya saz çaldırıp türkü söyleterek..
Onu..
En son Dinledigim geceyi
Çok iyi hatırlıyorum..

Kırıkkalede "Dogruer Dügün Salonunda.."
Bizim gençler gurubu..
Konserini bitirip gitmek üzere olan hacıyı bırakmadık..
Bizim içinde saz çalmasını türkü söylemesini rica ettik..


- Hacı emmi .. şunu söyle..
- Onu dimem..
- Hacım peki şunu söyle..
- Onuda dimem..
- Hacı emmi.. peki..! "Bu gün ayın ışıgını" söylermisin....
- Hah. Onu dirim..
Ve şapkasını hafif geriye kaykıtıp, gözlerini kapatarak..
Sevgili Yücel ÖZLEM'in gönderdigi gönderdigi orjinal kasetindeki..

"Bu gün ayın ışıgı.."
"Elinde bal kaşıgı.."

Türküsünü bizim için o gözel yorumuyla...
Çaldı.. çıgırdı..

Son olarak Keskinli Hacı Taşanı ve Bu türküyü yüzyüze orada dinledim..
Bir daha nasip olmadı.. Hacıyı dogrudan dinlemek..

Hacı Taşanı ..
Kazma işlemeyen donmuş kesekleri ufalayarak toprak haline getirdigimiz topraga verirken..
İster istemez aklıma gelen de..
İşte bu anı..
Ve işte bu türkü idi..Hanfendi..

Hem bu türküyü..
Hemde bu türkünün sahibi Abdal hacıyı .
Tercih etmeniz..

Şahsım adına.. beni çok duygulandırdı..
..
Bu vesile ile mütevazi büyük sanatçımız..
Keskinli Hacı Taşan Ustayı da yadetmiş olduk..

Anadolu insanının ruhunun tezenesi..
Büyük ozan..
Ruhun Şad olsun..

Sevgili Kutlu..
Sana..
Sevgili Reis Bey'e..
Ve
Sevgili Yücel Beg'e
içten teşekkürlerimi sunuyorum..


Sevgiler Saygılar ve Selamlar..
Mekan DEMİRKAYA





Sevgili Mustafa,
İsteklerimize bir müddet ara vermiş idik.
Bugün yine istek duygularımız depreşti.
Bir türkü;
Keskinli Hacı Taşan (Abdal Hacı) tercihimizdir
Bugün ayın ışığı
Elinde bal kaşığı
Yine nerden geliyon da
Mehlenin yahışığı
VAy vay vay Pambığım
Edasına yandığım
Sana hasta diyorlardı
Nasıl oldun sevdiğim
Teşekkürler efendim
Kutlu
Türküyü dinle
http://www.imeem.com/people/htNjerK/music/N9OPCB2P/nuri_esentrk_nuri_esentrk_bugn_ayn_online_trk/