Saner Gürdil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Saner Gürdil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Nisan 2012 Cuma

BİLİNMEZE YOLCULUKLAR - YENİ DİZİ ( 2 )

"Ayrılığın şikayetinin yakıcı demlerinin adamlarıyız biz,
 Sabah rüzgarı ateş kesilir,gülistanımızdan geçse"
 
Devlet yönetimini kızı Esmihan Sultan'a,
ve O'nun kocası ,Sokollu Mehmet Paşaya bırakan,
ve Hükümdarlığı süresince, hiç sefere çıkmayan,
Osmanlının  11.nci Padişahı, ve 90.cı Halifesi,
Süleyman ve Hürrem oğlu,Sultan 2.nci Selim Han.
Sevgili karısı,
Venedikli , Nur Banu Hanıma,
Şu yukarıdaki meşhur dizelerini yazmıştı.
 
Bazılarının Sarı Selim
Bazılarının sarhoş Selim diye aşağılamaya çalıştığı,
Bu adı gibi Halim Selim Padişah döneminde,
Aslında Bugün Osmanlıdan kalan ,
ve tarih kitaplarında yer alan,
Çok önemli olaylar ve eserler vardır.
 
Bugün Dünya arenasında sahiplendiğimiz,
ve tüm Batı aleminin gözü üzerinde olan,
Hatta,hatta Avrupa Birliğine girişteki yol engelimiz Kıbrıs,
2.nci Selim döneminde,
1571 de,
Fethedilmişti.
 
Osmanlı Donanması,
2.nci Selim döneminde,
İnebahtıda yenilgiye uğrayıp yakılmış,
Sadece 42 gemi ile Uluç Ali Paşa bu hezimetten kurtulabilmişti.
Buna rağmen  142 gemisi yok olan Osmanlının Vezir-i Azamı Sokollu,
Haçlılara verdiği mesajda,
" Biz kıbrısı almakla siziğn kolunuzu kestik,
siz bizim donanmamızı yakmakla sakalımızı traş ettiniz"
diyebilmişti.
 
Donanma yerine geldi,
yiten  canlar ile beraber,Osmanlının itibarı da gitti ama,
Yine de 2.Selim öldüğünde,
Babasının kendisine bıraktığı Osmanlı topraklarına 270.000 km2 ekleyerek
Fani Dünya'dan göç etmişti.
 
Sultan 2.nci Selimin,
Osmanlı ve Dünyaya bıraktığı en büyük miras,
Edirnede Mimar Sinan'a yaptırtdığı " Selimiye Camidir "
Bugün,
Unesco'nun Dünya kültür Mirasları arasında oybirliği ile yerini alan bu eser,
70 metreyi aşkın 3 şerefeli  4 minaresi,
43 metreyi aşkın yüksekliği ve 31 metreyi aşkın çapı ile,
sekiz sütun uzerine oturtulmuş devasa kubbesi ile,
Herekeslerin hakir gördüğü,
2.nci Selimin adını,
Dünya literatürüne kazımıştır.
 
Süleymanın ve Hürremin güçlü gölgesinde yetişmiş,
Sanata ve Edebiyata düşkün bu oğul için,
Kimileri,
sarı saçı,renkli gözü yüzünden,
Süleymanın oğlu olmadığını da iddia etmişler.
Kimileride öldüğünde,
Hamam da cariye kovalarken ayağı kayıp düştü,öldü demişlerdir.
 
 
Aslında,
Öyle bile olsa,
Bunda yadırganacak bir durum yoktur.
Dünyada,
Avrupa Birliğinin temellerini,ilk ,Osmanlı atmıştır.
Padişah analarının, Ülkelerinin,
bir envanteri  çıkartıldığında,görülecektir ki,
Rus'tan,Hırvat'a
Arnavut'tan Sırp'a,
İtalyan'dan,Boşnak'a,
Fransız'dan ,Bulgar'a kadar,
Her Avrupalı,
Osmanlı Hanedanında,
Kendisine bir " Enişte " bulabilir.
 
Fethedilen Ülkelerin kızlarını
Haremlerinde toplayan Padişah Analarının,
"Halvet" e sokacağı cariye seçme merakı,
Bugün bile,
Türk Geleneklerinde,
Anaların,oğullarına,
Hamamda kız beğenme ' sevdası ' olarak devam etmektedir.
 
Olaya bu açıdan bakıldığında,
Koca bir devrin,
Onca güç ve iktidarın,
Hürrem ile Süleymanın,çocuğu,
2.nci Selimin , Hamamda ayağı kayarak ölümü ile sona ermesi,
İktidarların sonunun,
Sabun köpüğüne bağlı olduğunu gösteren, bir işarettir.
 
 
Selam ve sevgilerimle
Saner Tuncer Gürdil
 
Aşkabat 30.02.2012.
 
 
 
 

30 Mart 2012 Cuma

BİLİNMEZE YOLCULUKLAR- YENİ DİZİ

Valide Sultan,
Tek hakimi olduğunu zannettiği,Harem'e,
Bulunduğu mermer sütunlu balkondan,
Kibir ile baktı.
Aşağı salonda,
onlarca,alımlı Cariye,
Salınarak dolaşırken,
" O ",
O ,gece,
Aslanı'nın koynuna,
Kimin gireceğine karar verecekti.
 
Hürrem,
Hışımla ,ve kadife kaftanını savurarak odasına girdi..
Ötedenberi,
Mahidevran'ın arkasında,
İkinci olmayı hiç hazmedememişti.
Padişah'a verdiği dört Şehzadeye rağmen,
Mahidevranın oğlu,Mustafanın,
Tahtın bir numaralı varisi olmasını da kabullenemiyordu.
 
O esnada,
Mahidevran,
Sadrazam, İbrahim Paşa'ya,
Hürreme karşı kullanacakları, bir açık bulmaları gerektiğini anlatıyordu ama,
Sadrazamın aklı,
Akşamleyin,
Nigar Kalfa ile geçirecekleri gecede idi.
 
Yetişkin Mustafa,
Gözde cariyesinin koynunda,
Padşahlık rüyaları ile yatarken,
Hasodabaşı Malkaçoğlu Bali Bey,
Mustafa için hazırlanan gelin adayı,
"Aybüke" yi,
Nasıl bükeceğini düşlemekte idi..
 
Cihan Padişahı,
Muhteşem Süleyman,
Sarayında bu entrikalar dönerken,
Yere serdiği Ceylan derisi haritada,
Elinde sopası,
Sefer düzenleyeceği yeni ülkeleri işaretliyor
Hürreme olan tutkusundan,
Gözü,başkasını görmüyordu.
 
Ama,
Kader ağlarını örüyordu
Tarhin sayfalarında kalan bu görüntüler süre gelirken.
İlahi adalet,
İnsanoğlunun hırsı,iktidar savaşı ve aklının dışında,
Bambaşka bir yolda ilerliyordu.
 
Mustafa,
Babasının emri ile,
Ve Tam'da ,İran seferi dönüşü ,Babasını kutlamaya gittiği çadırda,
Cellatların boynuna geçirdiği yağlı ilmek ile boğulurken.
Boğuluşunu perde gerisinden seyreden babasından hala medet umarak,
" Baba " diye feryat ederek can verdi.
 
Aynı sahneye şahit olan,
Hürremin küçük oğlu hasta Cihangir,
Gördüğü bu acıya fazla dayanamayıp 20 gün sonra öldü..
 
Hürremin büyük oğlu,
Ve Süleymanın kıymetlisi,
ve tahtın en büyük varisi Mehmet'te,
Genç yaşında,
Bulunduğu sancakta
Hiç beklenmedik şekilde
Çiçek hastalığından ölünce,
Taht,
Hürremim iki oğlu
Beyazıt ve Selime kaldı.
 
Saraydaki kadınlar boş durmuyor,
Yeniçeri ocağı kaynıyor.
Tekke ve cemaatler ayaklanıyor,
ve bütün bunlar olurken,
Pargalı İbrahim,
Bir iftar yemeği sonrası,
Yağlı ilmek ile İktidara veda ediyordu.
 
Süleyman, kendisne yeni bir damat ve Sadrazam bulmakta gecikmedi
O sıralar 17 yaşına gelmiş kızını,
Diyarbakır Beylerbeyi Rüstem Paşa ile evlendirdi.
Ve Rüstem Paşa ,
Padişahın kızı Mihrimah Sultan ile beraber,
Sadrazamlık Mühürünü de aldı.
 
Bu sırada,
Beyazıt ile Selim,
Daha babaları sağ iken,
Taht kavgasına tutuştular.
Askerin sevdiği Beyazıt,
Askerin sevmediği ve O zamana kadar,
Huyundan suyundan,
ve etliye sütlüye pek  karışmadığından,
Kimselerin Padişah olacağına inanmadığı,
Selim' e yenildi.
 
Belkide bu yenilgide Süleymanın da rolü vardı.
Çünki Beyazıt galip gelseydi,
kendisi için de tehlike olacaktı.
Sonuçta İrana kaçan beyazıt,
Dört oğlu ile boğduruldu..
 
 
Güç ve iktidar kavgası yapan,
Sarayın iki Şehzade anası,
Hürrem ile Mahidevran,
Oğullarının iktidarını göremedi,
Mustafanın öldürülmesinden sonra Bursaya sürgüne gönderilen Mahidevran dan sonra,
Hürrem,
Süleyman'dan önce ölünce,
ortalık duruldu.
Ancak Sarayda, Kadın Saltanatı  bitmedi.
 
Hürremin kızı Mihrimah,
Tüm bu entrikalara karşı,
Sadrazam kocası ile Mutlu ve güçlü bir hayat yaşadı.
Annesi Hürremden 20 yıl,
Babası Süleymandan 12 yıl,
Kardeşi Padişah Selimden 4 yıl daha fazla yaşadı
Yeğeni Murat Padişah olduğunda,
Haremde Rus kadın hakimiyetide sona ermişti.
Çünki Murat ile beraber,
Sarayda İtalyan sultanlar devri başlamıştı.
 
Yinede Mihrimah,
İyi eğitimi,Dürüstlüğü,yardım severliği ile
Hürreme rağmen,
Osmanlı tarihinde düzgün bir isim bırakmıştı
Güneş ve Ay manasına gelen ismi için,
Mimar Sinan'a yaptırdığı iki cami
Bugün İstanbulda,
Üsküdar ve Edirnekapıdadır.
Rivayet odur ki,
Hersene 21 mart'ta,
Üsküdar Mihrimah sultan camisinin iki minaresi arasından ay doğarken,
Edirnekapı Mihrimah sultan camisinin iki minaersi arasından Güneş batmaktadır.
ve Sadece Mihrimah,
Bugün Süleymaniye camisi avlusunda,
Babası ile yanyana yatmaktadır.
 
Anasının yıllarca mücadele ettiği ,Mahidevran'a
Hürremin oğlu Sarı Selim sahip çıkıp,maaş bağlattı.
Ağabeyi Mustafaya Sarı Selim Türbe yaptırdı
ve Sarı Selim,
Osmanlı Sarayında yıllarca süren bu iktidar kavgasına rağmen
Sadece 8 yıl Hükümranlık sürebildi.
 
Evet,
Birileri çıkmış demiştirki;
"Tarih,İbret alınacak sayfalar ile doludur.
ve tekerrürden ibarettir"
Yinede birisi çıkmış demiştir ki,
" Tarihten ibret alınsaydı eğer,
tekerrür edermiydi hiç"
 
 
Selam ve sevgilerimle
 
Saner Tuncer Gürdil.
Aşkabat 30 Mart 2012
Yani bu olaylardan tam 500 sene sonra....
 

16 Ocak 2012 Pazartesi

TOROS " RAUF" U YOLCU EDERKEN

Yıl 1974,
Tatvan'da Asteğmenim.
Sabaha karşı Subay lojmanlarında bir hareketlilik.
Ne oluyor ? dedik.
Kıbrıs'a çıkıyoruz.Çıkartma başladı dediler.
 
Yıllarca, Anadolu'ya bakan gözler.
Şimdi gemiler,paraşutler.
Ve gencecik Mehmetcikler,
ve Yiğit Mücahitler.
ve yıllar süren mücadeleler sonunda,
elde edilen Özgürlükler.
 
Dava adamı Denktaş'tı.
ve sonunda amacına ulaştı.
O,
Arkasında bir Devlet,
ve gözü yaşlı bir Millet
Bırakıp sonsuzluğa giderken,
nedense,
Çıkartma anında,
O,yılların anısına,
Dudaklarıma ,
F.nafız Çamlıbel'in,
şu yalnızlık dizeleri geldi oturdu.
 
" Yağız atlar kişnedi,meşin kırbaç şakladı
Bir dakika araba,yerinde durakladı,
Neden sonra sarsıldı,altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti Kervansaraylar.
......
 
Gök sarı,toprak sarı,çıplak ağaçlar sarı.
Arkada zincirlenen Yüksek TOROS dağları,
Önde,uzun bir kışın soldurduğu etekler,
Sonra dönen,dönerken inleyen tekerlekler.
Ellerim takılırken rüzgarların saçına,
Asıldı arabamız bir dağın yamacına,
Her tarafta yükseklik,her tarafta ıssızlık,
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık.
Bu ıslıkla uzayan ,dönen kıvrılan yollar,
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar..
....
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
...
 
Ve  bu güzel " HAN DUVARLARI " şiirinin,
şu son dizeleri ile,
" TOROS RAUF' 'u sonsuzluğa uğurlayalım.
 
" Artık bahtın açıktır,uzun etme arkadaş,
Ne hudut kaldı bugün,ne askerlik ne savaş,
Araya gitti diye içlenme Baharına,
Huduttan götürdüğün şan,yetişir yarına"
 
Evet,
Tek başına bırakılmış bir büyük dava Adamı,
Şan' ve Şerefi ile,
Yarınlardaki yerini aldı.
 
Mücadelesi,ve azmi önünde,
Saygı ile eğiliyorum.
 
Saner Tuncer Gürdil.
16.01.2012 / Aşkabat.

16 Eylül 2011 Cuma

Dağcılık Mavraları-1

İpsiz Dağcılar
Sevgili Akın'ın, ''20 metreden 16 metreye indirdiği'',
Sevgili Tuncer'in, ''bombalayıp hepten yere serdigi'',
3917 metrelik Erciyes Dagı'nın son 18 metresi
hangi dağcının başını agrıtmamıştır ki....
 
Efendim,
geçmiş zaman sene 1970,
aylardan Nisan birkaç günlük 23 Nisan tatili var,
eh durulur mu gayri, Atladık Ankara'dan doğru Erciyes'e
Tuncer Gürdil, Arif Efecan bir de ben,
 
İllaki 3917 metreye tırmanmadan dönmeyecegiz,
O zaman Tüm ülkede sadece bir iki adet bulunan 40 metrelik
dağ ipini de Federasyonun deposundan almışız ki
kim tutar bizi,
 
Bu Erciyesin 18 metrelik batı zirvesi öyle bir kule ki,
İp olmadan çıkılmaz, çıkılsada inilmez,
illaki bir ipin olacak.
 
Bir 23 nisan sabahı karanlıkta çıktık Tekir yaylasından yukarı doğru,
Şaytan Deresi'ni yarıladıgımızda güneş doğmuştu.
 
Sırtı aşıp, Erciyesin 3900 metrelik doğu zirvesinde takılmadan
dogru Kuzey buz duvarı sırtınından geçerek geldik 18 metrelilk kulenin dibine,
 
Hemen ipin bir ucunu belime bagladım,
Tuncer ve Arif öbür ucundan beni emniyete aldılar.
tırmanış ipin ve emniyetin verdiği güvenle çok çabuk ve kolay olmuştu.
 
Bu kez ben yukarıdan emniyete alınca,
kısa bir süre sonra hepimiz kulenin tepesinde buluştuk,
''Ey ip megerse sen nelere kadirsin'' diyerek,
3917 metrelk Erciyesin son 18 metresindeki kulenln
yani, Zirvenin Keyfini çıkarıyorduk ki,
 
Tuncer yine ''Ulan; şimdi şurda bir karnıyarık olsa, yanında da pilavla cacık amma yenir haa.'' diyerek
her zamanki sululuklarından birini yapıp, aç olan karnımızı iyice acıktırdı.
 
zirve keyfimiz böylece kaçınca,
Zirve defterini imzalayıp ,
ipli inişe geçtik,
ipi ortasından zikkeye geçirip, iki ucunu aşagıya salladık
sırayla indik, inince de ipi bir ucundan çekip aşagıya almaya başladık,
ip bir süre geldi sonra ne olduysa takıldı,
öbür ucu boşalıp bir türlü aşagı gelmiyor,
 
ipe tutunup yukarı tırmanacagım,
ya yarı yolda ip boşalırsa,
 
İpi tutmadan serbest tırmansam,
emniyetsiz kalacagım,
 
Akıllara ziyan bir durum,
Çalış çabala nafile,
ipsiz olmuyor
iple de olmuyor..
 
!8 metrelik Kule,
yapışmış ipe bırakmıyor
 
Hava bozmaya başladı,
birazdan ısı düşecek,
Şeytan Dere'sinin karları sertleşip buza dönecek,
Buz kramponumuz yok,
kalacagız bir tek buz kazmasına,
 
Sununda, kasıla kasıla iple geldiğimiz Erciyesin Zirvesinden,
arkamıza baka baka, kös kös ipsiz geri döndük, iyi mi?
 
İlk fısatta gelip ipi almak umuduyla,
Kayseri Dagcılık Klubündeki arkadaşlara durumu iletip Ankara'ya vardık.
 
Kısa bir sürede,
Tüm ülkede
bizim
Federasyonun hem de tek ipini
dagda bıraktığımız
bir efsane gibi yayıldı..
 
Yayıldı yayıldı
Ve adımız,
İPSİZ DAĞCILAR
olarak, nam salmaya başladı.
 
Bir hafta sonra Kayseri'li dağcı arkadaşlar
tırmanıp bizim ipi indirdiler ve bir güzel, üzerine yattılar,
 
Bende olsam bu ip yoklugunda ayni şeyi yapardım.
 
Sonunda mesele ''Devletin Resmi ipi'' şeklinde telaffuz edilince,
İp Ankara'ya geri geldi.
 
ama, Bizim ''İPSİZ DAĞCILAR'' namımız yıllarca sürdü,
 
Sağ olasın Erciyesin 18 metrelik Kule Zirvesi..
 
Saygılarımla,
Uçman Sungur

25 Temmuz 2011 Pazartesi

BİLİNMEZE YOLCULUKLAR 8

Sultan,
VI. ncı Mehmet Vahdettin Han,
Oğlu,Mehmet Ertuğrul  ile beraber,
Dolmabahçe sarayından çıktı.
Kasım soğuğunda,
Saray'ın iskeleye bakan ,
Geniş,mermer merdivenlerinde bir an duraksadı.
Atalarından kendine miras,
Osmanlı Topraklarından,ayrılmaya karar verdiğinde.
Belki de,birgün,
Geri döneceğini umuyordu.
 
Topraklarını işgal eden,
Şimdi de ,kendisini topraklarından çıkarmayı vaat eden ,
İngiliz'in,
Boğazda bekleyen "zırhlı" sına binmek için,
İskelede bulunan,
İngiliz motoruna doğru yürüdü..
Kamburumsu sırtını,
Ve çökük omuzlarını dikleştirdi.
Ve İngiliz subayı " Bennett " in elinden tutarak
Adımını kaldırdı..
 
Vahdettin'in,
İngiliz motoruna binmek için attığı adımın arkasındaki ayağı
Osmanlı Topraklarına basan,
Son,Osmanlı Hükümdarı'nın ayağı idi.
O ayak,
Yerden kesildiğinde,
Tarihler,17 Kasım 1922'yi gösteriyordu.
Ve daha önce,
1 Kasım 1922 de
TBMM kararı ile,
Resmen ortadan kaldırılan Saltanat,
Fiilen de sona eriyordu.
Bu öyle bir son idi ki,
Padişah olamayan Ertuğrul 'un,
Oğlu Osman ile başlayan, Osmanlı İmparatorluğu.
Tam 622 sene sonra,
Otuzaltı Padişahlı kuşaktan sonra,
Vahdettin'in oğlu,
Padişah olamayan Ertuğrul ile,
Son buluyordu.
 
 
Motor.
Puslu ," Boğaz" da bir müddet yol aldı.
Deniz'in ortasındaki siyah hayalet,
Son İmparatoru yuttuğunda,
Başlayan," Sürgün" ün,
Yıllar içinde, eriyip kaybolan, Yeniden Saltanat hayalleri ile,
İtalya'da,
San Remo'da,
" Villa Magneilo" da,
Biteceğini.
Kimseler bilemezdi..
 
 
Evet,
Sürgünler,bir kere başladımı,
Nerede,nasıl biteceğini ,
Kimseler bilemezdi.
36.ncı ve son Osmanlı Padişahı,
Sultan, VI.ncı Mehmet Vahdettin.
Sürgüne gönderildiği tarihten,
Dört yıl sonra,
İtalyada,
San Remoda,
Kalp yetmezliğinden öldü.
Acı olan,
Borçlarından dolayı,
Tabutuna ,Haciz konması idi..
O yılların şartlarında,
Türkiye Cumhuriyeti,
Cenazeyi sahiplenmedi.
Ölüsüne sahip çıkan,
Suriye Tarafından,
Şam'da defnedildi.
Tek oğlu,Veliahd Ertuğrul ise,
22 yıl sürgün hayatından sonra,
1944 te,
Kahirede öldü..
 
 
Kayıklar çalışıyordu,
Kağnılar,
Çamurla savaşıyordu,
Sarı Öküz,
Kendi boynundaki boyunduruğu hiçe sayıp,
Ülkenin boynundaki boyunduruğu kırmak için çarpışanlara,
var gücü ile,
Silah,cephane,erzak taşıyordu..
Ve ,bir Mehmet ölüp,
On Mehmet dirilirken,
Tüm bu direnişe rağmen,
Düşman,
Anadolu'nun böğrüne,
Bir "kangren" gibi yayılıyordu.
Yine de ,Kader, ağlarını,
Hiç kimsenin tahmin edemeyeceği şekilde örerken,
Büyük Zafer,
30 Ağustos,
Kurtuluş günü yaklaşıyordu..
 
Zafer, Mazlumun du.
30 Ağustos 1922 de kazanılan Zafer'den sonra,
5 Mart 1924 te,
Son Halife Abdülmecit Efendi de Yurt dışına çıkarıldığında,
Genç Türkiye Cumhuriyeti  ve " O" nu kuranlar,
Büyük bir coşgu ve Vatan sevgisi ile,
Devrimlere başlayacaklardı...
 
600 yıllık bir Saltanat,
400 yıllık bir Hilafetten sonra,
Modern,Demokratik,Laik sosyal bir Hukuk devleti kurmak
öyle ,
Hiç te kolay bir şey değildi.
 
 
Şimdiki Gençlere,
Büyük Atatürk'ün en büyük vasiyeti.
 
" Gençler,Cumhuriyeti biz kurduk,
  Sizler yaşatacaksınız "
 
sözlerinde saklıdır...
 
Ve, O Büyük insana verebileceğimiz tek bir cevap var,
 
" Vatan,sana Minnettardır "
 
 
Selam ve sevgilerimle,
Saner Tuncer Gürdil
25.07.2011 Aşkabat.

20 Temmuz 2011 Çarşamba

GELENEKLERİMİZ - 3

Sevgili  Kırali,
 
Şu fotoğrafı gördüğüm an,
kendimi bir anda ,
Çok sevdiğim İzmir'de zannettim.
Geçen sene bu zamanlarda,
Kızımı ziyaret için gittiğim İzmir ,Üçkuyularda ,
eşim ile beraber gezinirken,
 
" Hanım, İzmir'in lokması meşhurdur
  şuradan bir yerden bulalım da alıp eve götürelim "
 
Daha lafım bitmedi
Aynı şu fotoda ıolduğu gibi,
beyaz giysili
ellerinde tencere ,tepsiler,
Hemen oracıkta ,kaldırımın üstüne
ocağı da yerleştirip tezgahı kurdular
Yağlar kaynatıldı,
lokmalar döküldü,
Biz " ciğerci kedisi " gibi beklerken,
Sıcak lokmalar  servis edilmeye başlandı,
 
Kenarda iki kişi,
bir kağıt yazıp,
Kuyruktakilerin gözü önündde bir yere bir isim yazdı.
O zaman anladıkki bu bir " hayır,"
ve ne güzel bir adet,
Hiç çekinmeksizin
sıraya girdik
Sıcak lokmaları aldık
Bir kutuyu yedik
bir kutuyu da eve götürdük.
 
 
bana bunları hatırlattığın için teşekkür ederim
benim güzel memleketim..i
 

Tuncer

GELENEKLERİMİZ - 4

Sevgili Tuncer,
Geçenlerde annem beni aradı.
Ana yüreği işte, ben ihmal etsem bile sesimi duyup, sağlıklı olduğumu
Öğrenmek için arar,  mutlu olur.
En büyük ablamızı  trafik kazası neticesi kaybedince, ona nasıl duyuracağımızı şaşımış,
kardiyalog yeğenim Timur Selçuk’un Ankara’dan gelmesini beklemiş,
hiçbirimiz ona görünememiştik.
Timur gelip, ona yavaş yavaş anlattıktan sonra ortaya çıkmıştık.
Bizleri görünce ‘’Siz artık ölmeyin, çocuklarım ‘’ diye ağlamıştı
Bir asra yaklaştı ömrü.
Allah ona  sağlıklı ömür versin, başımızda olsun.
Balıkesirde şu nda.
Balıkesirli olmadığı için şahit olduğu bir  tören çok hoşuna gitmiş bana  telefonda anlatmıştı...
‘’ Bugün bizim mahallede lokma kaynatılıyor’’
‘’Bu adet hayır için yapılırmış, isteyen katılırmış,
gelen geçen herkese ikram edilirmiş, biz de bu hayra katılacağız’’ demişti
Çok güzel ve değişik bir adet.
Halkımızın gani gönlünü ne güzel anlatan bir adet.
‘’Dünya ölse, Türk ölmez’’ bu güzel adetlerle
Sevgi ve selamlarımla,
Kutlu

BİLİNMEZE YOLCULUKLAR 4

Kaptan,


Oscar Lorentzo,

Gemisini "Marmara" ya soktu..

Hava sakin,

Bahar kokusu Deniz'in üzerine sinmişti..

Kapalı denizlerden,

Açık denizlere çıkmanın,bir kapısı gibi olan,

"Marmara" yı seviyordu.

Akşam güneşi,

Kaptan köşkünün camlarında yansıdığında,

dışarı çıktı.

Deniz'in üzerindeki,kızıl, alev dilini, bir müddet seyretti.

Ötelerden,

Mudanya üzerinden gelen,

"Uludağ"ın ,serin, nisan havasını,

Bandırma üzerinden gelen,

"Kaz Dağları" nın oksijenini ciğerlerine çekti...

Güneş ışığında parıldayan,

Lacivert, kolları sarı şeritli, ceketinin, sarı ,metal düğmelerini okşadı.

Sonrasında,

Büyük bir iştah ile yiyeceği,akşam yemeği için,

"Köşk" altındaki yemek salonuna indi.

En baştaki,

Beyaz örtülü,donanımlı,yuvarlak masaya kuruldu.

Ne de olsa,

"Naboland" ın, " Süvari" si , " O " idi.





Yüzbaşı,

Sabri Çelebioğlu,

Oldukça yorgundu..

"Ege" de,

yoğun geçen bir "Nato" manevrasından dönüyordu.

Onbinlerce" Şehit" in verildiği,

Savaş Tarihi sayfalarına ,altın harflerle yazılmış olan,

"Dumlupınar " meydan savaşının, adını taşıyan ,Denizaltısı'nın üst güvertesinde,

Üstün başarı gösteren 85 personelini kutlamış,

Eve dönmenin heyecanı,ile,

Ve " gece vardiyası " için,

erkenden kamarasına çekilmiş.

Doğru dürüst,akşam yemeği bile yememişti..

Nedense yüreğinde bir sıkıntı vardı,

Ve Denizaltının,daracık Kaptan kamarası,

bu sıkıntısını daha da arttırıyordu..

Uzandı,

ve derin bir uykuya daldı..





Kaptan,

Oscar Lorentzo,

Etlisi,sütlüsü,tatlısı ,yemek sofrasından kalktı..

Hava kararmıştı,

Ve ,Çanakkale'ye doğru,daha da serinlemiş,

serinleyen hava ile beraber,

İnce bir pus tabakası,

Deniz'in üzerini kapatmıştı..

"Naboland" şimdi,sisler içerisinde,

İsveç'li Atalarının,

Alışkın olduğu,Kuzey buz denizinin,

puslu sularında seyreden,

Ejderha başlı bir "Viking " gemisi gibi,

Devasa bir gölge gibi ,

ilerliyordu..

Lorentzo,

personele son komutları verdi.

Kamarasına çekildi

Ağır yemeğin etkisinde,

Derin bir uykuya daldı..





Yüzbaşı Sabri,

Deniz üzerinde seyir eden "Dumlupınar"ın,

Güverte nöbetini devralmak üzere,

Subay ve astsubayları ile beraber,

Dik merdivenden,

Köprü üzerine çıktığında,

Nemli ve soğuk hava,

birkaç damla deniz suyu ile beraber yüzüne çarptı.

Çanakkale Boğazı'nın en sert dönemecini,

"Nara " burnunu dönüyorlardı.

Puslu hava yüzünden ortalıkta hiçbir şey,hiçbir ışık gözükmüyordu.

Oysa,

Biraz ilerisinde,

kendisi ile beraber,tatbikattan dönen,

"I.İnönü" denizaltısının ilerlediğini biliyordu.

Fosforlu saatine baktı.

Saat 02.10'u gösteriyordu...

Denizaltı'nın içerisine inen kapak açıldı.

Astsubay, Hüseyin İnkaya Güverteye çıkıp,bir selam çaktı..

" Biraz hava almak istiyorum komutanım.uyku tutmadı,kalabilirmiyim."

Cümlesi henüz bitmişti ki,

Karanlıktan daha karanlık bir karartı,

Olanca ağırlığı ile,

"Dumlupınar"ın üzerine çöktü...



Çeliğin,çeliğe sürtünmesinin.

O,vahşi,

Tüyler ürperten,

Canhıraş bir feryadı andıran sesi,

Bir müddet sonra,

Büyük bir patlama ile beraber,

Tüm ,Boğaz'ı kapladı..

Tarih, 4 Nisan 1953,

Saatler ,02.15'i gösteriyordu..







Kaptan Lorentzo,

Derin uykusundan,büyük bir sarsıntı ile uyandı.

Ne olduğunu anlayabilmek için,sağa sola bakındı.

Dışarıda,

Patlamalar,ziller,düdükler,bağrışmalar,deli bir koşuşturma vardı..

Fırladı çıktı..

"Biri, bana neler olduğunu anlatsın" diye haykırarak,güverteye ulaştığında,

Tam önünde,

Nerede ise 90 derecelik bir açı ile,

Diklemesine,

Denize saplanmış,kara bir bıçak gibi duran,siluet'e,

Korku dolu gözler ile baktı..

Koca Denizaltı,

Sanki, havaya tutunmak istercesine, bir an öylece kaldı,

Sonrasında,

Yavaşça,

İnlemeler,gıcırtılar arasında,

İçerisindeki 78 can ile beraber,

Derinliklere doğru dalıp,

Gözden kayboldu...





Çarpışma,

O kadar şiddetli idi ki,

Tüm boğazdan duyuldu,

Yardım motorları hemen hareket ettiler.

Çarpma esnasında güvertede bulunan 8 kişinin ikisi pervanelere takılıp oracıkta,

diğeri ise boğularak şehit oldu.

Diğer beş'i,

Yzb. Sabri Çelebioğlu dahil,

Denizden çıkartılıp,Hayata döndürüldü..

Ancak sonrası tam bir "dram" idi.

Çarpma sonrası,Denizaltının içinde sağ kalan 22 kişi,

Kıç torpido bölümüne sığındı,

90 kulaçta yan yatan Dumlupınar'ın haberleşme şamandrası denizin üzerinde bulunduğunda,

Hattın ucunda,

karanlık bir odada,

Büyük bir sükünet ile kurtarılmayı bekleyen,22 denizcinin sesi

Astsubay,Selami Özden,

Durumlarını yukarıya iletti..



Bekleyiş,tam 32 saat sürdü,

ve " Selami"nin son sözü

"Vatan sağolsun " idi....









Saner Tuncer Gürdil

Aşkabat 12.07.2011







__._,_.___

BİLİNMEZE YOLCULUKLAR 5

Albay Zafiros,


Geniş kemerinde,

Deri kılıfında duran tabancasını yokladı.

Gri Üniformasını düzeltti.

Boyanmış,parlatılmış körüklü çizmelerine bir kez daha baktı.

İşgal kuvvetleri ,Tümen komutanı olmasının gururu ile,

Göğsünü kabarttı,

ve esas duruşta bekleyen subaylarına,

" Çıkın " emrini verdi..



İskeledeki,

Uğultulu ve coşgulu kalabalık,

İki "Efsun " Taburu'nun,

Bando mızıka eşliğinde,

Gemiden çıkması ile beraber,

Rum Metropoliti, "Hiristosmos " önderliğinde,

Gelenlerin üzerine ,demet demet çiçekler atmaya,

Ve genç rum kızları,

Eteklerini savurarak,

Dansetmeye başladılar..

Kliselerin,çanları,

Bu mutlu günün haberini,

Kulakları sağır edercesine duyuruyor,

" Zito "

" Zito Venizelos " sesleri

"Pasaport" tan,"Konak meydanı" na kadar,

Tüm ,"kordon" u, inletiyordu..

Körfez'i kaplayan,kara dumanlar,

Kara büyücünün laneti gibi,

İzmir'in üzerine çökmüştü.

Yunan askerlerini taşıyan dört gemi,

İngiliz torpidoları eşliğinde,

ve peşinde onlarca, erzak,mühimmat yüklü gemi ile,

Sabahın erken saatinde,

Körfez'e gelip demirlediğinde,

Sanki, ağır " Çapa " lar,

Kordon'da,

Hasır iskemlesinde oturan,

" Hasan Tahsin" in,

Kalbine atılmıştı..

Şık giyimli Mösyöler,

Şapkalı,taftalı elbiseleri,

Yüksek topuk iskarpinleri,

Jartiyerli çorapları ile,

Kırmızı rujlu madamlar,

Ellerinde şemsiyeleri,

Yağmur'un ıslattığı,kaldırımlardan,

Işıl ışıl aydınlatılmış,

"Şanzelize " caddesindeki ,sinema salonuna girdiler.

"Fuaye"de,

ağızlıklı sigaralarını tüttürüp,

Bir müddet oyalandıktan sonra,

Salon'a geçip,koltuklarına kuruldular.

Kadife,ağır,bordo perdeler,

peşpeşe, üç "gong" sesi ile açıldı..



Osman Nevres,

Selanik doğumlu,

Osmanlı vatandaşı olarak,

İlk,orta,lise tahsilini,bilgileri yutarak tamamlamış,

Ailesi,"O"nu,

Yüksek tahsil için,

Avrupaya,Fransaya,Parise göndermişti..

Osman Nevres,Tam bir vatanseverdi,

"Sorbon"da,Siyasal Bilimler Akademisinde okuyor,

Her fırsatta,

Ülkesi ile ilgili gerçekleri,

Her ortamda,herkese anlatıyordu..

" O " gün,

Kadife perdelerin açıldığı, " O " sinemada," O " salonda, " O " da vardı..

Filim başladı,

İtalyanlar,Trablus'a çıktılar.

Senaryo,öyle bir düzenlenmişti ki,

İşgalci İtalyanlar, mazlum.

Savunmada ki Osmanlı, Barbar,kan içici canavar,

gösteriliyordu.

Ve salondakiler,

Her italyan gözüktüğünde alkışlıyor,

Her Türk askeri çıktığında Yuhalıyordu.

Birden,

İki el silah sesi,

Beyaz perdede patladı.

Işıklar yandı,

Şık mösyöler ve jartiyerli Madamlar,şaşkın bakışırken,

Sahneye,

Takım elbise ,kravatlı,

Traşlı,temiz yüzlü,kaytan bıyıklı,

Bir genç çıktı.



" Ben bir Türk'üm,

Sizin dilinizi konuşuyorum,

Sizler kadar Bilgili ve medeniyim,

Sizler kadar Avrupalıyım,

Bizler,Barbar değiliz,

Neden böyle yapıyorsunuz ?

Dayanamıyorum "..





Aynı Osman Nevres,

Nam-ı diğer Hasan Tahsin,

Kordon'da,

Efsun Askerleri eşliğinde

Mavi,beyaz çizgili,Bayrakları ile,

Albay Zafiros komutasındaki,

Yunan askerlerinin,

Vatan topraklarını çiğnemesine,

Ve yer'in göğün " Zito Venizelos " diye,inlemesine de,

Dayanamadı...

Oturduğu,hasır iskemleden kalktı,

"Revolver" ini çekti..

Ve en önde,Bayrak taşıyan,

Eteklikli,serpuçlu,çorabı püsküllü,"Efsun " askerini,

yere serdi..

Tarihler, 15 mayıs 1919 'u gösteriyordu.

Ve Hasan Tahsin,

Üzerine hücum eden Yunan Askerleri O'nu şehit ettiğinde,

sadece 31 yaşında idi...





Aradan, üç yıl geçti..

Anadolu yakıldı,

Anadolu yıkıldı,

Genç kızların ırzına geçildi,

Genç erkekler şehit edildi.

Ancak,

Kimseler yılmadı,

Kimse sızlanmadı,

Analar,kağnıları çekti,

Dedeler süngü biledi,

Açlık,hastalık,yorgunluk..

Hiçbir şey, "Özgürlük " kadar kıymetli değildi..

Askerler,bitlendi

Bitlendikçe,öfkelendi.

Öfkelendikçe bilendi.

Ve sonunda,

26 ağustosta,

" Dumlupınar" a gelindiğinde,

Afyon'dan ,Kütahya'ya,

Uşaktan,Burdur'a kadar,

Bir Türkü,

Bir çoban ezgisi,

Bir yavuklu ağıdı,

Bir çocuk sevinci

Tüm,ova'yı kapladı..



" Dumlupınar geldik sana,

Yüz sürmeye toprağına "





Ordu,

Bir sel oldu,

Bir çığ,bir heyelan oldu..

30 Ağustos'tan, 9 Eylül'e,

Önüne kattığı,Yunanlıyı,

Destekçisi,İngiliz,

Yardakçısı Avrupalıyı,

"Bel Kahve" den aşağı,

Denize kadar kovaladı..

Yunan kıralı Konstantin'in

İzmirde,

İplikçizade köşkü girişinde,

Çiğnediği " Türk Bayrağı "

Bir daha inmemecisine,

Vilayet binası,Gönderine çekildi..







Albay Zafiros,

Üç yıl önce,bando mızıka çıktığı iskeleden,

Çıplak ayak,denize atlarken,

İşgalin,Türk milletinde yarattığı infial,

" Kemalettin Kami ( Kamu ) " nun yazdığı,

"İstiklal marşı",mısralarında şöyle yer buluyordu..



" Göz yaşına veda et,

Ey güzel Anadolu,

Hakkını korur elbet,

Türk'ün bükülmez kolu..



Hak yolunda kan olur,

Dünyalara taşarız,

Ya şerefle vurulur,

Ya efendi yaşarız.



Hergün yeni bir hile,

Arkasından satıldık.

Hergün yeni bir dille,

Yurdumuzdan atıldık.



Hangi, alçak el, alır

El zinciri, boynuna,

Kim,Yunan'ı bırakır

Türk Kızının koynuna "







Saner Tuncer Gürdil

selam ve sevgilerim ile.

BİLİNMEZE YOLCULUKLAR 6

Demir uskurlu,
Buharlı ve yelkenli donanımlı,
275 gros ton'luk,
48 metre uzunluğundaki,gemi.
3 derecelik bir meyil ile uzanan,
"Kızağın" üzerinde,
Bağlı olduğu halatlardan kurtulup,
Bir an önce, denize ulaşmak istercesine,
Sabırsız bir bekleyiş içerisinde idi..
"O" gün,
1878 yılının bu aylarında,
İskoçya'da,
Glasgow'da,
Clyde nehri kıyısında,
"Huston and Cardett " tersanelerinin olduğu bölgede,
Beklenmedik bir şekilde,
Güneşli bir hava vardı..
Mac Leod'un karısı,
Her tarafı süslenmiş ,Gemi'nin,
Çapa deliğine bağlanmış, bir ipin ucunda sallanan,
Büyükçe,Şampanya şişesini,eline aldığında,
Çoğunluğu," Kilt " giymiş,bekleşen kalabalıkta,
Bir dalgalanma oldu..
Dört düdüklü " Gayda " lar,
Havaya uçuşan balonlara,nefesleri ile eşlik ederken,
Bayan,Mac Leod'un elinden fırlatılan koca şişe,
Siyah gövde üstünde,
Beyaz harfler ile yazılı geminin adının üzerine,
çarparak parçalandı.
Halatlar koptu,
ve Gemi,
Önce yavaşça,sonra hızlanarak,
Deniz'e doğru kaydı..
" Trocadero "
Kırkyedi yıl sürecek macerasına,
İşte böyle başladı...
Şimdilerde,
Samsun'da ,Doğupark'ta,
Sadec bir maketi bulunan,
" Trocadero",
Yaşamı boyunca,
Üç kere isim değiştirdi..
Kaderin cilvesi,
İngiliz destekli Yunanlıya karşı,
Kurtuluş Savaşı verecek,Mustafa Kemal'i
Samsun'a çıkartan bu gemi.
İngiliz tersanelerinde üretilmiş,
ve sonrasında Yunanlılara satılmış,
Osmanlı tarafından 1894 te satın alındığında,
" Kymi " olan adı değiştirilerek ," Panderma".
Sonrasında da,
"Bandırma " yapılmıştı.
" O " sabah,
Hava kapalı ve rüzgarlı idi.
"Bandırma",
İngiliz işgal askerlerinin denetiminde,
İskele'den yavaşça ayrıldı,
" İsmail Hakkı " kaptan,
Boğaz'a  doğru açıldı..
Gelecek olan,yolcusunu bekleyerek,
Kız Kulesi açıklarında,
Gemisini,manevralarla ,bir müddet oyaladı.
Neden sonra,
Beklenen yolcu,
Karanlık hava'nın içerisinden,
Bir deniz motoru ile,
ve beraberinde refakatçileri ile,
Kabarmakta olan deniz'in,
Çalkantıları arasından,
Çıkıp geldi...
"Rota",
Karadeniz'e döndüğünde,
Tarih'in döngüsünü değiştirecek,
Bir " Seyir " başlamıştı.
Tarihler ,16 mayıs 1919'u gösteriyordu,
ve ,
"Özker Yaşin " bir şiirinde,
O, anı şöyle anlatıyordu..
" Bandırma vapurunun içinde,
  Güneşten süt emmiş bir Kahraman var.
  Sen Samsun'a,ayak bastığın an,
  Al bir bayrak gibi,
  Rüzgarınla,dalgalandı Vatan."
Zaman,
Su gibi aktı..
Ne ocaklar söndü,ne yürekler yandı..
19  Mayıs 1919 da,
Samsun'da,
" Hıntıka Palas"ın penceresinden,
İngiliz askerlerine bakan " Sarışın Adam ".
Şimdi,
Aradan üç yıl geçtikten sonra,
30 Ağustos'tan ,9 Eylül'e,
Afyon'da,Kocatepe'de,
Verdiği emri, yerine getiren Ordu'sunun,
Zafer şarkıları ile,İzmir'e yürüyüşünü,
"Bel Kahve"den
Şekerli kahvesini içerek,
Gururla,seyrediyordu...
1925'te,
" İlhami Söker" in,
Haliçteki hurdalığına bir gemi getirdiler.
İki kere batma tehlikesi geçiren,
Bir kere de batıp,çıkartılıp,yeniden yüzdürülen,
Bu gemi,
47 yıl önce,
Glasgow tersanelerinde üretilen,
" Trocadero" dan,
Başkası değildi.
Çelik kesme makasları,
Gövdesine saplanmaya başladığında,
Bir Millet'in kurtuluşuna,
Bir Millet'in kurtuluşu için yola çıkanlara,
şahitlik etmiş, sahiplenmiş,
" Bandırma ",
Boynunu giyotine uzatmış,
Umutsuz fakat mutlu bir mahküm gibi,
"Mesut Tarcan" ın,
Şu dizelerini ,
Fısıldar gibi idi..
" Bir şey var gecenin içinde,
  Rüzgarlar ile,karanlıklar ile dağılan,
  Bir şey var gecenin içinde,
  Mustafa Kemal'in sevinci ile ağaran"
Saner Tuncer Gürdil
Selam ve sevgilerimle
Aşkabat 18.07.2011

BİLİNMEZE YOLCULUKLAR 7

Çar,



II.nci Nikolay,


Tüfeğini doğrulttu.


Dikkatlice nışan aldı,


ve tetiğe bastı..


Soğuktan tüylerini kabartmış,


Açlığını bastırmak için av peşinde koşan,Zavallı kedi,


Kendisi ,av olmuş,


Nikolay'ın,acımasız kurşunlarına hedef olmuştu..






" 1250 oldu efendim " dedi,


Çar'lık katibi, Yaltaklanarak.


Kayıtlarına tekrar baktı.


" Ancak, öldürdüğünüz köpek sayısı,halen 800 " diye somurtttu..






Evet,


Çar'lık kayıtlarına göre,


Yaman bir avcı olan ,II.nci Nikolay,


Bir çok,karga,kuş,geyik,ayı 'dan başka,


899 köpek ve 1322 kedi vurmuştu...


Nikolay'ın avlamak istediği en büyük av ise,


" Osmanlı " idi..






1914 yılına gelindiğinde,


İki,üç sene sonra,


Kader'in, kendisi için, örgüsünden habersiz.


I.nci Dünya savaşından istifade,


İstanbulu ele geçirmek,


Boğazlara inmek,


Osmanlı'yı tarihten silmek için.


Kabinesinin hazırlayıp,


Dışişleri Bakanı " Sazanov" un kendisine sunduğu,raporu onayladı.


Ve,


2 kasım 1914 te.


Osmanlı İmparatorluğuna harp ilan ederek,


Kedi avına çıktı...






Savaş,acımasızdı.


Rusya'nın doğal kaynaklarını,


Enerjisini,madenlerini,petrolunu,


Ve Ülkenin can damarı,demiryollarını,


İngilizlere,Fransızlara,Almanlara Peşkeş çeken ,Çar.


Savaşın ekonomik yükünü,


Sefaletini ve yokluğunu,


Sırtına yüklediği halkı.acı çekerken,


Kedi,köpek avı peşinde idi..






Ama,


Birileri boş durmuyordu,


Bolşevik Devrimi'nin tohumları,


Çoktan ekilmişti bile,


Mart 1917 ye gelindiğinde,


" Romanovlar" ın 300 yıllık saltanatı son buluyordu..


Mart Kedilerinin laneti,


Çar,Nikolay'a,


Çariçe,Aleksandra'ya,


Günahsız kızları,


Olga,Maria,Anastasya ve Tatyana'ya,


ve biricik oğlu,Aleksa'ya


Yetmişsekiz gündür ,hapis yaşadığı," Urallar" da,


" Yekaterinburg" ta,


17 temmuz 1918 de,


Mühendis," İpotyav" ın evinde,


" Yakov Yurovski" nin elinde,


Kurşun olup,yağdığında,


Romanovlar,


Yaşamları boyunca yok etmek istediği,


"Osmanlı" dan önce ,


Yok olmuşlardı..














Kayıklar,


Yanyana yanaştılar,


İki gündür,açıkta oyalanan " Odessa"


Yükünü boşaltmak için sabırsızlanıyordu


Gecenin karanlığında,


Işıldaklar yandı.


Ve,ahşap iskelede,


Sıralı kayıklardan indirilenler,


Sıralı insanların,


Ninelerin,dedelerin,anaların,


Ellerinden geçerek,


Sıralı ,kağnılara yüklenmeye başlandı.


" İnebolu ",


Anadolu'nun,inleyen sesini duymuştu..


" İnebolu ",


Anadolu'da,


Özgürlük mücadelesi verenlere,


Can olmuştu,Kan olmuştu.


İnebolu'nun yokuşundaki kağnılar,


Ve, o kağnılardaki mermilerin üzerine,


Çocuklarını bağlamış,analar,


Gece demeden,


Gündüz demeden,


Ve, yemeden,içmeden,


Yiğit Mehmetlere,


Yol olmuştu,


Kanat geren,kol olmuştu...










Aslında,


Lenin'in politikası basitti.






" Güç yolu ile,Proleteryanın iktidarı ele geçirmesi ".






Bolşevik devrimi,sonucu,


Ruslar'ın emperyalizme karşı mücadelesi.


Yıllardır, Anadolu'yu,


Doğuda,Erzurum'dan,


Batıda, Trakya'dan.


Bir yengeç'in kıskaçları gibi kavrayıp,


İlk fırsatta yutmaya çalışan,


Rus Çarları'nın,


Politikalarını sonlandırmıştı.


Allah'ın takdiri,


Zamanlama öyle müthişti ki,


Ruslar,


Bırakın Anadolu'yu ele geçirmeyi,


Anadoluyu ele geçirmeye çalışanlara karşı çarpışan,


" Milli Mücadele" yi,


Gerek, maddi,


Gerek,malzeme,silah,mühimmat olarak,


Sonuna kadar destekleyeceklerdi..










Karadenizdeki


İngiliz,Yunan gemileri,


Rusyadan gelen yardımın önünü kesmek için elinden geleni yaparken,


ve gün aşırı İneboluyu basıp bombalarken,


İnebolu'lu kayıkçılar,


TBMM 'nin,


9 Nisan 1924 tarihli kararı ile,,


Kendilerine verilecek olan,


Beyaz kordeleli, " İstiklal madalyası" nı hak edecek,


Özveri ile,


Hala,


" Bahricedid" vapurunu boşaltmakla meşguldüler.










Ölüsünden bile korkulan,


" Kanlı Nikolay"ın,


ve ailesinin cesetleri,


Yok edilmek üzere,


Bir kamyonet kasasında,


bir bilinmeze doğru götürülürken,


" İstiklal Savaşı" na destek veren,


Sovyet yardımlarına bir jest olarak,


" General Varaşiov" un heykeli.


Taksim Anıtında,


Atatürk'ün hemen arkasında,


kendisine bir yer buluyordu...










Saner Tuncer Gürdil


Aşkabat 22.07.2011





22 Şubat 2011 Salı

YASU

1971 yılı,
Güz dönemi mezuniyetinden iki yıl sonra,
İş,evlilik derken,
Bir anda kendimi,Polatlıda, " Topçu Okulu" nda bulmuştum.
Bizden bir dönem sonra,
Dört ay'a inen,Yedek Subay talebelik sürecinde,
Hemde kış döneminde,
Belki de yeni evli olduğum için,
Altı ay,kabus dolu günler yaşamıştım.
Hasretlikle..
 
Özgürlüğümün,ikinci kez kısıtlandığı o günlerde,
Akşamları sevgilime sarılacağım yerde,
On,onbeş kişilik koğuşlarda,yastıklara sarılır yatar.
Rahmetli Süleyman Çultu ile,
Ara koğuşta,
Karşılıklı yataklarda,
"Elmadağ cezaevi"nde,
Yattığımız günler gelirdi aklıma..
Süleyman ile,
Her Allahın günü,gün sayar
Duvarda,başımızın üzerinde asılı tabelamızın ikinci satırını,
Büyük bir tören,ve özen ile değiştirirdik.
 
" Geçer ,bugünde,yarında,nasıl geçti ise dün,
  Tahliye olmamıza kaldı...... gün  ".
 
Evet,Belediye otobüsü kaçırmaktan ,
Ankara Merkez cezaevi "Hilton" dan, arta kalan,
Kırkbeş günümüzü ,
Bir kaç kere ve birkaç bahane ile ertelettikten sonra,
Ankara'nın,
"Topal " İnfaz Savcısının,önerisi ile,
Uzun aramalardan,
Kızılcahamam,Kayaş,Mamak vs dolaştıktan sonra,
Bulduğumuz en rahat cezaevi olan,
"Elmadağ" da,
Meşhur,Yurt baskınından,
Bir gün önce tamamlamıştık..
 
O dönemde,
Sevgili arkadaşlarımız bizi hiç yalnız bırakmamıştı..
Kimi,cebinde,zulada, kanyak
Kimisi meyve,kimi sigara,
Kimiside,
Sadece sevgilerini taşıdılar durdular Elmadağ'a,
 
Onlar,gittiğinde,
Tepedeki,cezaevinin,
Ankara,Kırıkkale kara yolunu en iyi gören,
Nöbetçi kulübesinin,yanına dikilirdim..
Aşağıda,ovada,
Özgürlüğe giden yol,
Üzerinde gidip gelen arabalarla,
Ruhumu ,bedenimden ayırıp,
Alır,götürürdü ,Ankara'ya.
Bedenim ise,koğuşa geri döner,
Derme çatma bir " pikap" tan,
Cızırtılı bir,"plak" tan,
Neşet Ertaş,dinlerdi..
 
" Suçum nedir, bilmiyomda,amanın Leyla,Leyla,
  Ne ise ,söyle yarim de,söyle yarim,söyle "
 
 
Polatlı,"Topçu Okulu"n da,
Her sabah ve akşam,
Yedek Subay Bölüklerinin, toplanıp,tekmil verdiği bir alan vardı.
Bu alan'ın,hemen kenarından,
Ankara,Eskişehir,İzmir,Adana yolcu trenleri geçerken,
Koca koca adamlar,
Camlardan,pencerelerden,
Bir anlık bir süreçte,
Bir,güler yüz,
Bir,güzel kız,Görme umudu ile,
Sabahın veya akşamın ayazında,
Polatlının, o, zalim soğuğunda.
Demiryolunun kenarında toplanır,
Hararetli ,tartışmalar yaşarlardı..
 
" Kızı  gördünmü.? .Bana el salladı "
" Adamı gördün mü ?.Rakı içiyordu"
 
Aslında,herkes,
Kendi görmek istediğini görüyordu,
Çünki o tren ile,
Okul'un içinden, " Özgürlük " geçiyordu..
 
 
Özgürlük,böyle bir şeydi,
Sahip olanların,pek farkına varmadıkları,
Ama ,dışarıdan bakıldığında,
Ulaşılmaz,erişilmez,
Adamın beynini ve ruhunu kemiren,
Canını acıtan,ağlatan.
 
1974 yılı, temmuz'u geldiğinde,
Apolet'ler omuzumuzda,
Tatvan'da,
Çakı gibi bir Asteğmen iken,
Kıbrıs,çıkartması başladı..
Dışişleri Bakanımız, Rahmetli ,Turan Güneş Hocamız,
Londradaki,nafile turlar'dan sonra,
Kızı,"Ayşe" yi,tatile çıkarma sinyali ile,
Türk Ordusunu Kıbrısa ,çıkartmıştı..
 
Harp hali,nedeni ile,
Hanımı memleket'e gönderip,
Aylar boyu,Dağlarda,çadırlarda yattıktan sonra,
İzinlerimizi de kullanamadan terhis olduk.
Aradan, 37 yıl geçtikten sonra,
Bugünlerde," Kıbrıs"ta bağıranlar,
Pire'ye kızıp,Yorgan yakanlar,
Şimdilerde pek kıymetini bilemedikleri,
Veya,kendileri, esareti yaşamadıkları için,
Değerini, pek kavrayamadıkları ,özgürlüklerini,
İçlerinde,dönem arkadaşlarım Yedek Subaylarında olduğu,
Yüzlerce,Mehmetçiğin,
Ve,Kıbrıslı,Mücahit'in.
Kanı ve canı pahasına,
O zaman, kazanmışlardı..
 
1978 yılında,
Kurtardığımız,veya kurtardık zannettiğimiz Kıbrıs'a,
Bu sefer,
"Yeşilada" feribotu ile turist olarak gittim.
Sabah,ince bir sis tabakası altında,
Gemi "Magosa" Limanına yanaşırken,
İlk dikkatimi çeken,
Sol tarafta,
Göz alabildiğince uzanan,
"Maraş" bölgesi olmuştu..
1970 li yıllarda,
Mersinde,Doğru dürüst bir plaj,Otel, bir deniz evi bile yokken,
Kıbrısta,bu kilometrelerce uzanan sahil bandını ve üzerindeki tesisleri görünce afallamıştım.
Harbin kalıntılarını,
yakılan,yıkılan evleri,
Taze şehitlikleri,
Çıkartma yapılan sahilleri,
Paraşütle inilen,Beşparmak dağlarını,
Burada,
Bu Ada'da,
Yıllardır,karşı kıyıdan gelecek yardımı bekleyerek ölenlerin hissiyatı ile dolaştım.
O zamanlar,
Magosa yakınlarında,
Rumlardan kalma "Salamis by" diye büyükçe bir otel olmasına rağmen,
Psikolojik bir nedenle,
Belki de kaçması kolay olur diye,
Girnede, şehrin içinde,
"Dom" otel'de kalmıştım.
 
SBF yurdunda,
üç kişilik odalardan birinde,beraber kaldığım,
Hukuk Fakültesi öğrencisi,Kıbrısli , "Hüseyin" adında bir arkadaş'tan alışkın olmama rağmen,
Rum şivesi ile konuşulan Kıbrıs Türkçesi,
Sol taraftan işleyen İngiliz Trafiği,
Kullanılmakta olan Kıbrıs lirası.
Ve nerede ise Her kıbrıslı Türk'ün cebinde bulunan İngiliz Pasaportu.
Doğrusu biraz aklımı karıştırmıştı..
 
 
Aradan bir dört sene daha geçtikten sonra,
1982 yılında,
Ağabeyim,Atina'da,Basın Ataşesi iken,
Ailecek,Yunanistan'a,Tatile gitmek istediğimde,
Yunanlılar,bana ikinci bir "Kıbrıs" kazığı attılar.
O yıllarda,
Avrupa Konsey üyesi olan, Türkiye Cumhuriyetinin pasaportunu taşıyanlar,
Tüm Avrupayı vizesiz,ve sorgusuz sualsiz dolaşırken,
Yine,O yıllarda,
Pasaport ile gidilen,
O zamanki adı ile,"Kıbrıs Türk Federe Devleti"nin, giriş damgası, pasaportlarına vurulan Türkler'i.
Yunanistan,Ülkesine sokmadığı için,
Ailenin Tüm pasaportlarını yenilemek zorunda kalmıştım.
 
1982 yılında,
Türkiyede,1980 ihtilalinin,mahkemeleri,
Sıkı Yönetimlerin acıları,
Cuntacıların hakimiyetleri devam ederken,
Yunanlılar,
1974 Kıbrıs çıkarması neticesi,Kurtuldukları,Albaylar Cuntasının izlerini,
Çoktan silmişlerdi bile,
Bizler,
Kıbrıs Çıkartması yüzünden,yaşadığımız,
Ve,hiçte hak etmediğimiz,
Ekonomik ambargoların,
Siyasi dışlanmaların,
Asala terörünün,
Ve, Türkiye üzerinde oynanmaya başlayan oyunların
Sıkıntılarını yaşarken,
Avrupa'nın şımarık çocuğu, Yunanistan,
Ağzına kadar,
Akropol'e çıkan yolun kenarındaki, her kayanın tepesine kadar,Turist dolu,
Sabahtan öğlene kadar çalışan,
Öğleden akşama kadar,her tarafları kapatıp ,yatan,
Akşam oluncada,
Şehrin meydanlarını,
"Syntagma"yı,
"Plaka"yı,dolduran,
"Rembetka" eşliğinde,Sirtaki oynayıp,
"Uzo","Mastika" içerek,
Ve,düşman çatlatırcasına,
Çatır,çatır,düzinelerce tabak kırarak,
Bohem bir hayat yaşıyorlardı.
 
 
Şimdi,Yunanistan'a gidecek dostlar,
Anadolu'nun kaderinde,
İttihatçilerden,harekat ordusuna kadar,
Rol oynayan,
"Ata" mızın doğduğu kent,
Güzel İzmir'imizin ,
Hem görsel,hem ruh ikizi Selanik'i,
Saklı kent,Kavala'nın
Anadolu,Akdenizi'nin
Küçük,bakir koylarına ve köylerine ne kadar benzediğini görecekler.
Ötesi,
Bu yörelerde,
Yemek,içmek,eğlenmek ve yaşam kültürünün,
Bizimle ne kadar benzeşmesine şaşıp kalırken,
Bu insanlar ile,
veya onlar bizimle,
Niçin yıllar boyu,
Didişip,düşman olmuşuz,
Anlamakta güçlük çekecekler..
Ve,
Oralarda bir yerlerde,
Yunanlılarla beraber,
Uzo içip,
Buzuki eşliğinde,
Kolkola," Sirtaki" oynarken,
" Yasu " diye bağıracak,
Belkide,akıllarına,
Rahmetli Ecevit'in
Taa,1947 lerde yazdığı,
O,güzel şiiri gelecek...
 
" ... Aramızda bir mavi büyü,
 bir sıcak deniz,
 Kıyılarında birbirinden güzel,
 İki Milletiz...
...
    Önce bir kahkaha çalınır kulağına,
Sonra rum şiveli Türkçeler.
O,boğaz'dan söz eder,
Sen rakıyı hatırlarsın.
 
Yunanlıyla kardeş olduğunu,
Sıla derdine düşünce,anlarsın..."
 
 
 
Selam ve sevgilerimle,
 
Saner Gürdil.
21.02.2011 / Aşkabat.