seyahat ve seyahat notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seyahat ve seyahat notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2011 Cuma

Dağcılık Mavraları-1

İpsiz Dağcılar
Sevgili Akın'ın, ''20 metreden 16 metreye indirdiği'',
Sevgili Tuncer'in, ''bombalayıp hepten yere serdigi'',
3917 metrelik Erciyes Dagı'nın son 18 metresi
hangi dağcının başını agrıtmamıştır ki....
 
Efendim,
geçmiş zaman sene 1970,
aylardan Nisan birkaç günlük 23 Nisan tatili var,
eh durulur mu gayri, Atladık Ankara'dan doğru Erciyes'e
Tuncer Gürdil, Arif Efecan bir de ben,
 
İllaki 3917 metreye tırmanmadan dönmeyecegiz,
O zaman Tüm ülkede sadece bir iki adet bulunan 40 metrelik
dağ ipini de Federasyonun deposundan almışız ki
kim tutar bizi,
 
Bu Erciyesin 18 metrelik batı zirvesi öyle bir kule ki,
İp olmadan çıkılmaz, çıkılsada inilmez,
illaki bir ipin olacak.
 
Bir 23 nisan sabahı karanlıkta çıktık Tekir yaylasından yukarı doğru,
Şaytan Deresi'ni yarıladıgımızda güneş doğmuştu.
 
Sırtı aşıp, Erciyesin 3900 metrelik doğu zirvesinde takılmadan
dogru Kuzey buz duvarı sırtınından geçerek geldik 18 metrelilk kulenin dibine,
 
Hemen ipin bir ucunu belime bagladım,
Tuncer ve Arif öbür ucundan beni emniyete aldılar.
tırmanış ipin ve emniyetin verdiği güvenle çok çabuk ve kolay olmuştu.
 
Bu kez ben yukarıdan emniyete alınca,
kısa bir süre sonra hepimiz kulenin tepesinde buluştuk,
''Ey ip megerse sen nelere kadirsin'' diyerek,
3917 metrelk Erciyesin son 18 metresindeki kulenln
yani, Zirvenin Keyfini çıkarıyorduk ki,
 
Tuncer yine ''Ulan; şimdi şurda bir karnıyarık olsa, yanında da pilavla cacık amma yenir haa.'' diyerek
her zamanki sululuklarından birini yapıp, aç olan karnımızı iyice acıktırdı.
 
zirve keyfimiz böylece kaçınca,
Zirve defterini imzalayıp ,
ipli inişe geçtik,
ipi ortasından zikkeye geçirip, iki ucunu aşagıya salladık
sırayla indik, inince de ipi bir ucundan çekip aşagıya almaya başladık,
ip bir süre geldi sonra ne olduysa takıldı,
öbür ucu boşalıp bir türlü aşagı gelmiyor,
 
ipe tutunup yukarı tırmanacagım,
ya yarı yolda ip boşalırsa,
 
İpi tutmadan serbest tırmansam,
emniyetsiz kalacagım,
 
Akıllara ziyan bir durum,
Çalış çabala nafile,
ipsiz olmuyor
iple de olmuyor..
 
!8 metrelik Kule,
yapışmış ipe bırakmıyor
 
Hava bozmaya başladı,
birazdan ısı düşecek,
Şeytan Dere'sinin karları sertleşip buza dönecek,
Buz kramponumuz yok,
kalacagız bir tek buz kazmasına,
 
Sununda, kasıla kasıla iple geldiğimiz Erciyesin Zirvesinden,
arkamıza baka baka, kös kös ipsiz geri döndük, iyi mi?
 
İlk fısatta gelip ipi almak umuduyla,
Kayseri Dagcılık Klubündeki arkadaşlara durumu iletip Ankara'ya vardık.
 
Kısa bir sürede,
Tüm ülkede
bizim
Federasyonun hem de tek ipini
dagda bıraktığımız
bir efsane gibi yayıldı..
 
Yayıldı yayıldı
Ve adımız,
İPSİZ DAĞCILAR
olarak, nam salmaya başladı.
 
Bir hafta sonra Kayseri'li dağcı arkadaşlar
tırmanıp bizim ipi indirdiler ve bir güzel, üzerine yattılar,
 
Bende olsam bu ip yoklugunda ayni şeyi yapardım.
 
Sonunda mesele ''Devletin Resmi ipi'' şeklinde telaffuz edilince,
İp Ankara'ya geri geldi.
 
ama, Bizim ''İPSİZ DAĞCILAR'' namımız yıllarca sürdü,
 
Sağ olasın Erciyesin 18 metrelik Kule Zirvesi..
 
Saygılarımla,
Uçman Sungur

20 Temmuz 2011 Çarşamba

GELENEKLERİMİZ - 1



BİR İZMİR GELENEĞİ
Cuma günleri genelde camilerin etrafında yada haftanın herhangi bir günü evinizin önünde veya sokağınızın köşesinde, güzellikle yadedilmesini istediğiniz vefat etmiş bir yakınınız için veya adak niyetiyle lokma döktürüp dağıtmak İzmirin bir geleneği.
Son seyahatimde misafir olduğum evin sokağında bu tabloyla karşılaştım. İzin alıp fotoğraf çektim.
Lokmacılar lokmayı kızartırken sokak sakinleri ''Allah kabul etsin'' dileklerini ileterek, ellerinde kapları bekliyorlar. Birazdan kızartma ve şıralama bitecek.. Kaplara doldurulan hafif ılıklaşmış lokmalar eve götürülüp hane halkı ile birlikte taze taze yenilecek. Bende bunu yaptım. Tabiiki lokma döktüreni hayırla yadedip, Allah niyetini kabul etsin diyerek.
Mehmet Mustafa Kırali

9 Mayıs 2011 Pazartesi

KEMALİST BAKIŞ AÇISINDAN SELANİK-KAVALA GEZİSİ

  Mülkiye Dostluk Grubu üyeleri tarafından gerçekleştirilen Selanik -Kavala gezisi sonrasında, katılımcı arkadaşımız Hamdi Küçükkırca,  bu seyahati farklı bir yaklaşımla değerlendiren aşağıdaki yazıyı kaleme almış ve gruba göndermiştir. Bu farklı ve güzel  seyahat anısı, grup üyeleri dışında tüm mülkiye camiasından ilgi duyanların ulaşabilmesi için buraya alınmıştır 
mkırali

Değerli arkadaşlar,

Bu yazımda Selanik-Kavala gezimizi Kemalizm’in ilkeleri ışığı altında irdeleme gayreti içinde olacağım. Daha öncekilerde olduğu gibi bu yazımda da çok gerekli olmadıkça kişi adlarından söz etmemeye çalışacağım.

ATATÜRK’ÜN DOĞDUĞU EVDE YAŞANAN HOŞ SÜRPRİZ:

Gezimizin ilk durağı olan Atatürk’ün doğduğu evin ziyaretinde beni en çok etkileyen olay, 1988 Mülkiye mezunu olduğunu öğrendiğimiz Selanik Başkonsolosu’nun, Adana Lisesi’nden matematik öğretmeni olan gezi arkadaşlarımızdan bir hanımefendinin elini saygı ve sevgiyle öpmesiydi.

Başkonsolos, isteseydi öğretmenini tanımamış gibi davranıp, görmezden gelebilirdi; ama tam tersi bir yaklaşımla öğretmeninin elini samimi bir saygıyla öpmesi doğrusu çok hoş bir görüntüydü.

Başkonsolosu, eğitimine katkı veren öğretmenine gösterdiği içten saygı nedeniyle taktirle anıyorum. Ama öte yandan Başkonsolosun Türk kültürüyle örtüşen bu davranışını, bir sevgili arkadaşımızın ablası olan öğretmen hanımın mesleki ve pedagojik yeteneğinin bir kanıtı olarak da görüyorum.

Dönüş yolunda bu öğretmen hanımla yaptığım görüşmede, A.Ü. Fen Fakültesi Matematik Bölümü mezunu olduğunu öğrendim. Bizim gençliğimizde, Fen Fakültesi çok saygın ve kazanılması en zor fakülteler arasındaydı. Bu da öğretmen hanımın iyi bir mesleki eğitim aldığını ortaya koyar.

Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evde yaşadığımız bu hoş görüntü bana, Kemalizm’in öğretmene ve akıl ile bilimi esas alan laik eğitime verdiği önemi ortaya koyan şu çarpıcı olayı anımsattı:

23 Nisan 1920’de TBMM’nin toplanması, ülkemizde öğretmen örgütlenmesi için de bir kıvılcım işlevi gördü. Ankara’da kurulan Muallim ve Muallimeler Cemiyeti, ihtiyaç üzerine Mayıs/1921’de diğer öğretmen örgütlerinin üst kuruluşu haline gelir,  Muallim ve Muallimeler Cemiyetleri Birliği adını alır. Kurtuluş Savaşı’nın önderi Mustafa Kemal Paşa, bu öğretmenler birliğinin de fahri başkanıdır. Bu birliğin yönetim kurulunda milletvekilleri çoğunluktadır. 15 Temmuz 1921’de, bu öğretmen örgütü ve Maarif Vekaleti’nin ortak çabasıyla, Polatlı’da top sesleri sürerken Ankara’da Maarif Kongresi toplanır. Mustafa Kemal cepheden gelir, öğretmenlerin tek tek ellerini sıkar. Kongrede önemli bir konuşma yapar.(www.autocadokulu.com)

İşte Selanikte, Atatürk’ün doğduğu evde Mülkiyeli Başkonsolosun lise öğretmenine gösterdiği içten saygı, hiç kuşkusuz ki ilhamını, Atatürk’ün bu örnek davranışından almıştır.

Gerek Mülkiyeli Başkonsolos’u, gerekse cumhuriyetin öğretmenini sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

GRUBUMUZUN TÜRKİYE’NİN TANITIMINA KATKISI;

Gerek yolculuğumuz sırasında ve gerekse Selanik ve Kavala’da gittiğimiz tavernalarda, Mülkiyeli erkeklerin, eşlerinin ve kızlarının özgürce şarkı ve türkülere katılmalarına, halk oyunu oynayıp dans etmelerine karşı en küçük bir olumsuz tavır içine girmemelerini büyük bir mutluluk ve hoşnutlukla izledim. Bu durumu, kadın-erkek eşitliğini hedefleyen Laik Cumhuriyet Devriminin, Mülkiyeli kadınlar ve erkeklerin oluşturduğu ailelerce nasıl özümsenip benimsendiğini ortaya koyması açısından önemsediğimi belirtmeliyim.

Bu bağlamda 1998 Mülkiye mezunu iki kızımızdan söz etmeyi gerekli görüyorum. Yaptığım sohbette, içlerinden birisinin babasından iki yaş daha yaşlı olduğumu belirleyince, bu iki değerli hanımefendiye kızımız sözcüğü ile hitap etmeyi daha sıcak ve uygun buldum. Bu iki değerli kızımız, özellikle Kavala’daki tavernada birlikte yaptıkları ve tek tek katıldıkları halk oyunları ile gerek grubumuzun ve gerekse Yunanlı’ların sempatisini çekmeyi başardılar, bizleri gururlandırdılar.

Okuldaşımız olan bu iki değerli hanımefendiden birisinin çok özgün bulduğum sesiyle yol boyunca söylediği Türk kültürünün seçkin türkülerini kolay kolay unutabileceğimi sanmıyorum. Tam bu noktada özellikle Selanik Türküsü’nden söz etmeliyim. Rumeli göçmeni bir ailenin çocuğu olmamın, bu türkünün beni etkilemesinde rolü olabileceğini kabul ediyorum. Ama bundan daha çok bu sevgili okul arkadaşımızın söyleyiş tarzının beni çarptığını belirtmeliyim. O’nun sayesinde Selanik Türküsü’nün,  ruhuma adeta bir nakış gibi işlendiği duygusuna kapıldım.

Sevgili Mekan’ın, neredeyse oğlu yaşındaki Yunanlı bir palikarya ile zeybek oynaması görülmeye değerdi doğrusu…

Zeybeği, Yunanlı delikanlı Yunan tavrıyla, Mekan ise Anadolu(Ege) tavrıyla oynadı. Anadolu tavrıyla oynanan zeybek, bana daha sıcak ve yakın geldi. Ayrıca Mekan’ın, zeybek oyunundaki figürlerinin müziğin ritmiyle tam bir uyum içinde olması çok hoş bir görüntü verdi. Oyunun sonunda her iki zeybeğin birbirlerini kutlamaları dostluk açısından güzel bir manzara oluşturdu.

Grubumuzun, gezi boyunca gittiğimiz her yerde ülkemizi aydınlık ve uygar yüzüyle temsil edip tanıttığını kıvançla söyleyebilirim.

YUNANLI’LARIN GRUBUMUZA DÖNÜK TAVIRLARI:

Selanik’te ve Kavala’da, bu arada uğradığımız Drama, İskeçe, Gümülcine ve Dedeağaç’ta kaldığımız otellerde, gittiğimiz taverna ve lokantalarda, meydanlarda, parklarda ve yollarda muhatap olduğumuz Yunanlı’lardan bizlere yönelik en küçük bir ırkçı söylem ve eylemle karşılaşmamış olmamızı Türk-Yunan dostluğu ve Kemalizm’in en önemli ilkelerinden olan “Yurtta Barış Dünyada Barış” ilkesi açısından çok olumlu bulduğumu belirtmeden geçemeyeceğim.

Gezimizin fedakar ve sevimli rehberi Dimitris’in ırkçılığa pirim vermeyen, bu konuya büyük özen gösteren ve bizleri kırmaktan kaçınan örnek tavrını saygı ve sevgi ile anıyorum.

Yine Dimitris’in, bizleri alış-verişe özendirmekten, tahrik etmekten yönlendirmekten kaçınan tavrını, “bunları İstanbul’da çok daha ucuza satın alabilirsiniz” uyarılarını bir yandan iş ahlakına uygun bir davranış olarak görürken, öte yandan ırkçılığı reddeden bir davranış olarak da değerlendiriyorum.

Bir başka açıdan ise Dimitris’in, doğduğu ülkesi Türkiye’ye sevgiyle bağlı olduğunun bir göstergesi olarak görüyorum.

YUNAN YÖNETİMİNİN OSMANLI DÖNEMİ YAPILARINA YAKLAŞIMI:

Kavala’da Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın külliyesi içinde yer alan İmaret’in, ahşap malzeme ile aslına uygun bir şekilde restore edilerek otele dönüştürülmesini ve adının da İmaret Oteli konulmasını Türk-Yunan dostluğuna ve dolayısıyla barışa hizmet eden bir yaklaşım olduğunu söyleyebilirim.

Yine Kavalalı Mehmet Ali Paşa Külliyesi’ne yakın bir yerde bulunan, 17. Yüzyıl Osmanlı yapımı olup, cami iken kiliseye dönüştürülen bir yapının restore edilerek, müze olarak kullanılmak üzere tekrar camiye dönüştürülmüş olması da bu bağlamda değerlendirilebilir.

Buna karşılık gezimiz sırasında uğradığımız yerlerde kiliseye dönüştürülmüş birçok camiye rastladığımızı da belirtmeden geçemeyeceğim.

İKİ HALKIN KÜLTÜREL ETKİLEŞİM VE YAKINLIĞI:

Kavala’da gittiğimiz tavernada kemençe sanatçısının müzik grubuna katılmasından sonra çalınan oyun havasına(horona) Yunanlıların  genci-yaşlısı, kadını-erkeği ile katılmaları ve adeta bir dinsel tören ya da ayin yapar gibi huşu içinde oynamalarından çok etkilendim.

Kemençenin ülkemizde de çok sevilen ve gerek halk müziğinde, gerekse klasik Türk müziğinde yaygın olarak kullanılan bir enstruman olması kaçınılmaz olarak grubumuzu da hareketlendirdi ve birçok arkadaşımız Yunanlı gruba katıldı. Yunanlı grubun kendilerine katılmak isteyen arkadaşlarımızı içtenlikle aralarına almaları dostluk açısından çok hoş bir manzara oluşturdu.

İtiraf etmeliyim ki, kemençenin Yunan müziğinde de kullanıldığını o ana kadar bilmiyordum. Bu durumu grubumuzun üyelerinden birisi,”Lazların, kemençe çalan bizden değildir. Tulum çalan lazdır” dediklerini söyleyerek açıkladı.

Ankara’ya döndüğümde bu konuyu bir laz arkadaşımla görüştüm. O da bu söylemi onayladı. Ancak, bunun ırkçı bir yaklaşım olarak görülmemesini, bu ifade ile kemençenin daha çok Trabzon ve havalisinde yaşayan insanların, tulumun ise Lazların enstrumanı olduğunu anlatmayı amaçladıklarını belirtti. Lazların horonu tulum eşliğinde, Trabzon ve yakın çevresinde yaşayanların ise kemençeyle oynadıklarını, yine gerek Trabzonluların ve gerekse Lazların horonu geleneksel olarak kadın erkek bir arada oynadıklarını laz kökenli arkadaşımdan öğrendim.

Kemençenin, Farsça küçük keman anlamına geldiğini; Giresun, Trabzon, Batı Rize ve Kuzey Gümüşhane’de Türkler ve 1923(mübadele) öncesinde Doğu Karadeniz Rumları tarafından çalındığını; Rize’nin doğusunda yerini tuluma, Samsun’un batısında ise zurnaya bıraktığını; Ağasal ve Giresun Çepnileri tarafından yaygın kullanımına rağmen, Anadolu’nun diğer bölgelerine dağılmış Çepni Türkmenlerince bilinmemesinin(örneğin oldukça yakın olan Sivas ve Kastamonu Çepnilerinde), Hemşinlilerin(Trabzon kültürüne adapte olmuş Cimil vadisi hariç), Lazların, Haltların(Gümüşhane, Bayburt, Erzurum) bu enstrumanı tanımamasının, yöreye başka bir bölgeden taşınmış olsa bile Trabzon, merkez ve sahil ilçelerinde geliştiğine işaret ettiğini internette kemençe ustası Mehmet Gündoğdu’nun sitesinden öğrendim. Bütün bunlar da bende, kemençenin Doğu Karadeniz Rumlarının enstrumanı olabileceği izlenimini uyandırdı.

Yine konuyla ilgili olarak internette gezinirken, Aclan Sezer Genç adlı bir horon eğitmeninin sitesinde yayınlanan vidyoların tümünde horonun erkekler tarafından oluşturulan ekiplerce tepildiğini ya da oynandığını gördüm. Horon aslında geleneksel olarak kadın-erkek birlikte oynanan bir oyun olarak bilinmesine rağmen bu sitede, adı geçen eğitmen tarafından kadın-erkek birlikte oynanan horonun, karma horon olarak adlandırıldığını ve horon türlerinden biriymiş gibi gösterildiğine tanık oldum.

Gerçi Doğu Karadeniz’deki yayla şenliklerinde ve düğünlerde horonun kadın-erkek birlikte tepildiğini televizyonlarda zaman zaman izlesek de, son yıllarda toplumumuzun giderek dinselleştirilmesine paralel olarak kadının toplumsal yaşamdan her geçen gün biraz daha uzaklaştırılmasının, bu alanda da kendini hissettirdiğini ve horonun artık daha çok erkek erkeğe oynanan bir oyuna dönüştürüldüğünü görmemek mümkün değil.

Anayasamıza göre Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlettir; oysa din ve devlet işlerini birbirinden ayıramayan ve anayasasında devletin Ortodoks olduğu belirtilen Yunanistan, Avrupa Birliği’nin tek laik olmayan ülkesidir. Buna karşılık konuya, laikliğin en temel özelliklerinden olan kadın/erkek eşitliği bağlamında bakıldığında, kağıt üzerinde yazılanlardan çok farklı bir durumla karşı karşıya kaldığımız görülmektedir.

Tavernaların, Yunan halkının kadınlı/erkekli bir arada bulundukları, yiyip, içip birlikte eğlendikleri geleneksel mekanlar olduğu dikkate alınırsa, grubumuzun üyeleri dışında, Türkiye geneliyle karşılaştırıldığında, toplumsal yaşama özgürce katılım açısından, Yunanlı kadınların Türk kadınlarına oranla daha ileride olduklarının  rahatlıkla söylenebileceği kanısı bende uyandı. Bu da doğrusunu söylemek gerekirse, bir cumhuriyetçi olarak beni üzdü.

Bu değerlendirmelerimin, bilgiden çok dar bir bölgede yapılan gözlem ve izlenimlere dayalı olduğunu biliyorum. Bu nedenle de, Yunanistan’ı, Yunan halkını, folklorunu, eğlence ve yemek kültürünü bilen arkadaşların bu konuya katkı vermelerini bekliyorum.

İSTANBUL’DA YAŞAYAN YUNAN UYRUKLU RUMLARIN 1964 YILINDA SINIR DIŞI EDİLMELERİ OLAYI:

Gezimiz sırasında Rehberimiz Dimitris’in, Heybeli Ada Rumlarından olduğunu ve 1964 yılında ailece Yunanistan’a(Atina’ya) göç ettiklerini hepiniz anımsayacaksınız sanırım. Bu açıklamasından sonra yaptığımız bir ikili görüşmede Dimitris’e, Kıbrıs’ta 1963 Noel’inde yaşanan olaylardan sonra gönderilen Rumlardan olup olmadığını sordum. Dimitris bu sorumu, “Benim Kıbrıs’la ne işim olabilir? Bana ne Kıbrıs’tan” diyerek, biraz öfkeli, biraz da konuyu geçiştirmeye çalışan bir yaklaşımla yanıtladı.

Aslında Türk/Yunan ilişkileri açısından büyük önem taşıyan bu olayı, Dimitris’in duygusal tepkisini de dikkate alarak, objektif bir yaklaşımla ele almayı ve yazımı bu olayın değerlendirmesiyle tamamlamayı gerekli gördüm.

İnternette yaptığım araştırmalar sonucunda yazımın bu bölümünü, Ege Makedonya’sından İstanbul’a göç etmiş bir ailenin çocuğu olan 1953 İstanbul doğumlu araştırmacı yazar Bojidar Çipof’un İlk Kurşun Gazetesi’nde yayınlanan 24 Mart 2011 tarihli  “1964’te YUNANİSTAN VATANDAŞI RUMLAR TÜRKİYE’DEN SÜRGÜN DEĞİL SINIR DIŞI EDİLDİLER” başlıklı yazısından yararlanarak yazdım.

1964’te Yunanistan ile Türkiye, Kıbrıs’tan ötürü savaşın eşiğindeydiler. Aralık/1963 sonunda Kıbrıs’ta, Rumlar tarafından tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen trajik olaylar gerçekleşti. 20 Aralık’ta Türk köylerinde kıyıma başlayan dini bütün Hıristiyanlar, “24 Aralık Noel Gecesi” ellerindeki silahları Binbaşı Nihat İlhan’ın savunmasız ailesine çevirdiler ve eşi Mürüvvet ile küçük çocukları Kutsi, Hakan ve Murat’ı acımasızca katlettiler. Bir banyo küvetine sokularak katledilen bu insanların fotoğrafı Türkiye’de büyük bir infial yarattı. 103 köy boşaltıldı, toplam 25.000 soydaşımız sürgün edildi.

Bu arada 1964 başlarında bir gelişme oldu ve Beyoğlu’nda gizli faaliyet gösteren bir Yunan derneği ortaya çıkarıldı. Bu derneğin adı “Elliniki Enosis” yani “Helenik İlhak” tı. Savaşın eşiğine gelinmiş bir ortamda böyle bir adla gizli faaliyet gösteren ve kayıt dışı makbuzlarla Rum Cemaati’nden bağış toplanması İsmet İnönü Hükümeti’ni harekete geçirdi. Bilindiği gibi Enosis yani ilhak, Kıbrıs’ın Yunanistan’a katılması anlamına gelir.

Makarios, Kıbrıs’tan önce İngiltere’nin Başpiskoposu’ydu ve adadaki Yunanlılardan/Rumlardan zorla bağış ya da haraç topladığı için yapılan ihbarlar sonucunda ve İngiltere’nin tepkisi üzerine, devrin Rum Patriği Athenagoras tarafından Kıbrıs’a tayin edilmiş ve yeni görevine başlamasından kısa bir süre sonra da Kıbrıs olayları patlak vermişti.

Derneğe yapılan baskında binlerce –ki bunların tümüne yakın kısmı 1930 anlaşmasına dayalı olarak bulunan ve TC vatandaşı olmayanlardı- bağış sahibinin adı ortaya çıktı. Bu gerçek, ne yazık ki, çok sınırlı sayıda kaynakta bulunur ve gizlenen tarihtir.

İşte bu durum karşısında henüz “Kanlı Noel” in acısı içinde bulunan Türkiye,  1930 yılında İnönü ve Venizelos arasında imzalanan  “İkamet Ticaret ve Seyrüsefanin Anlaşması” nı İsmet İnönü Hükümeti’nin 16 Mart 1964 tarihli Genelgesi ile feshetti ve Türkiye’de yerleşik Yunanistan vatandaşlarının altı ay içinde ülkeyi terk etmesi şeklinde bilinen süreç başladı.

1964’te gönderilenler ya da sınır dışı edilenler TC vatandaşı olmayan Yunan uyruklulardı. O tarihte hiçbir  TC vatandaşı Rum sınır dışı edilmedi. Bir ülke, kendi vatandaşı olmayanı uluslar arası hukuk çerçevesinde her zaman hudut dışına çıkarabilir ve bunu adı sürgün değildir. Sürgün;  bir ülkenin kendi vatandaşlarını sınır dışı etmesine denir. Yalnız TC vatandaşı oldukları halde 1964 yılında Yunanistan’a giden birçok Rum’un bulunduğu da göz ardı edilemez; ancak bunlar aile ve akrabalık bağları nedeniyle kendi istekleriyle gidenlerdi.

Ama bu konu, Türkiye’ye hiçbir zaman dost olmamış iç ve dış odaklarca sürekli çarpıtılarak Yunanlılar mazlum, Türkiye de zalim olarak  gösterilmek istenir.

Yaşanan olaylar ve belgeler ilgili herkes tarafından bilindiği halde, başta Agos Gazetesi olmak üzere kimi Türk gazeteci ve yazarlarının, 1964 yılında İstanbul’da yaşayan Yunan uyruklu Rumların sınır dışı edilmeleri olayını ısrarla sürgün olarak nitelendirdiklerini internette yaptığım araştırmalar sırasında üzüntüyle saptadım.

İşte 1964 yılında İstanbul’da yaşayan Yunan vatandaşı Rumların bir hükümet genelgesi ile sınır dışı edilmeleri olayının ardındaki gerçekler özetle yukarıda anlatılanlardan ibarettir. Muhtemelen Dimitris ve ailesi de söz konusu uygulama kapsamında İstanbul’dan Atina’ya göç etmiş olabilir.

İnönü Hükümeti, bu kararlı, uluslar arası hukuka ve ülkemiz çıkarlarına uygun uygulamasından ötürü asla suçlanamaz; aksine takdirle anılmalıdır.

İnönü Hükümeti’nin hukuki yönden en küçük bir açığı olsaydı ABD ve Avrupa hep birlikte Türkiye’nin üzerine çullanırlardı. Bilindiği gibi ne ABD ve ne de Avrupa gıklarını bile çıkaramamışlardır.

Yazımda Türk ve Yunan halklarının dostluğuna ve kardeşliğine ilişkin değerlendirmelerimi hep ılımlı, ölçülü bir iyimserlikle yaptığımı özellikle vurgulamalıyım. İki ulusun özgür iradelerine dışarıdan bir müdahale olmasa barış ortamının kolaylıkla inşa edilebileceğine bütün kalbimle inanıyorum. Bunun en inandırıcı kanıtı, son yıllarda sağlanan kolaylıklar sayesinde alış/verişlerini Ayvalık’tan yapmaya başlayan Midillili Yunanlılar ile Ayvalıklı vatandaşlarımız arasında oluşan dostluk ortamıdır. Ama bu dostluğun iki ulus arasında kalıcı bir barışa dönüşmesini kısa vadede mümkün görmüyorum. Çünkü buna Yunan Kilisesi ve Yunanlı politikacıların izin vereceklerine inanamıyorum.

Yunan Kilisesi, 1821 Mora ayaklanması ile başlayan ve dün denecek kadar yakın geçmişe kadar süren tüm Rum isyanlarının tahrikçisi ve düzenleyicisidir. Bu başkaldırıların hemen hepsine Rum Ortodoks papazlar önderlik etmiş ve bu isyanlar sırasında isyan bölgesinde yaşayan Türkler vahşi katliamlara tabi tutulmuşlardır.

Osmanlı yönetimine karşı verdiği bağımsızlık mücadelesini gerekçe gösteren Yunan Kilisesi, Yunan Devleti’nde payı olduğu iddiasından ve Türkiye’ye yönelik emellerinden hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Dolayısıyla başta siyaset olmak üzere tüm kamu alanlarının Yunan Kilisesi’nden, ruhban sınıfından, Ortodoks Hıristiyanlığın kurallarından ve tüm simgelerinden arındırılmadığı ya da daha özlü bir deyişle Yunan Devleti laik bir yapıya kavuşturulmadığı sürece kalıcı bir Türk/Yunan barışı beklemenin ham hayalden öte bir anlam taşıyamayacağı düşüncesindeyim.

Bu noktada Yunanlı politikacılar için ise şunlar söylenebilir:

Kilisenin ekonomik gücünden ve toplumu yönlendirme yeteneklerinden endişe duyan Yunan Hükümetleri de ne yazık ki, kilisenin 190 yıllık statüsünü değiştirmeye cesaret edemiyorlar. Ama her şeye rağmen yine de politikacılardan umut kesilmemesi gerekir. Çünkü politikacıdan umudu kesmek demokrasiden umudu kesmek anlamına gelir. Yunan Devleti’nin laikleştirilebilmesi için Kiliseye karşı devlet ve halk ittifakının mutlaka gerçekleştirilmesi gerekir. Bu ittifakı gerçekleştirecek olanlar da kuşkusuz ki, politikacıdan başkası olamaz.

Selanik/Kavala gezimiz sırasında kuzey Yunanistan’da kapısına kilit vurulmuş onlarca fabrika gördük. Uğradığımız yerlerde, ülkemizde olduğu gibi özellikle eğitimli gençler arasında çok yaygın bir işsizlik olduğundan yakınıldığına tanık olduk. Yunan ekonomisinin çok derin bir kriz içine girdiğini zaten biliyorduk; ama gezimiz sırasında bölgesel de olsa bu duruma gözlerimizle de tanık olduk. Yunanistan’ın, bırakınız kısa vadeyi, orta vadede bile bu krizi kolaylıkla atlatabileceğine pek ihtimal vermiyorum.

Ekonomisi bu durumda olan bir ülkenin politikacısı, sıkıştığında halkın dikkatini kolaylıkla kaydırabileceği Türkiye kartından vazgeçebilir mi?

Yazımı karamsar bir değerlendirme ile bitiriyor olmam beni üzse de, pişmanlık içinde değilim; çünkü doğruları yazdığıma inanıyorum.

Türk/Yunan barışının kalıcı, yıkılmaz bir temel üzerine inşa edilmesi samimiyetle isteniyorsa, her iki ülkenin arşivlerinin tarihçilerden oluşturulacak kurulların incelemesine açılması ve gerçeklerin ortaya çıkarılması gerekir.

Ama böyle bir bilimsel yaklaşıma Ermenistan nasıl yanaşmıyorsa, Yunanistan’ın da yanaşabileceğini hiç sanmıyorum.

Sadece Mora ayaklanmasından başlayıp günümüze uzanan 190 yıllık sürecin incelenmesi bile Yunan isyanları nedeniyle yüz binlerce Türk’ün bebek/çocuk, yaşlı/genç, kadın/erkek demeden vahşice katledildiklerini ortaya koyacaktır.

Batının şımarık çocuğu Yunanistan’ın, tarihinin bu karanlık sayfalarıyla yüzleşmeye hazır olduğunu kim söyleyebilir?

SON SÖZ: Bütün bu olumsuzluklara rağmen ve Kemalizm’in barış çağırısının, emperyalistleri ve yerli işbirlikçilerini kapsamadığını vurgulayarak, ”YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ”

Hepinize sevgi ve saygılar sunarım.
Hamdi Küçükkırca
07 Mayıs 2011

12 Kasım 2010 Cuma

Tüneli Gördüm 1-Bir Bosna Dramı -Saraybosna 1993

TUNELİ GÖRDÜM
1993
Saraybosna
 
500 ağır top gece gündüz tepelerden şehri dövüyor.
Saraybosna yanıyor...
Abluka altında, Alev alev...
Ülke, bağımsızlık talebinin bedelini  ağır ödüyor.
 
Avrupanın en güçlü ordularından,
Yugoslav ordusunun temel çekirdeği Sırp
Genel Kurmayı, ordusu ve tüm silahları ile Saraybosna’ya yüklenmiş.
 
Sırp aşırı milliyetçisi Çetnikler, Karadağdan yola çıkıp, yol üstünde  tepelerden
 Hırvat Dubrovnik’i
günlerce ağır  top ateşine tutup yakıp yıktıkdan sonra, Saraybosna tepelerinde
boy gösterip, mevzilenmiş...
 
Şehir aç, bî-ilaç.
Halk çaresiz....
 
İnsan avcıları
Sniper’lar iş başında.
Avusturya ve Avrupanın diğer uygar ülkelerinden gelmiş vahşiler, hafta sonu
eğlencesinde. İnsan avında.
Yaşamak için ölüm koşusuna çıkanlar, bu cüretlerini canları ile ödemekte.
 
Türkiyenin gönderdiği yardımların 3/5’i Hırvatların elinde.
Savaş sonrası zenginlerini yaratmak üzere iç edilmekte...
 
Müslüman Boşnakların hem yönetim kademesinde askeri yok, hem silahsız
Avrupa’nın Kudüsü Saraybosnanın ahalisi;
  Katolik (Hırvatlar), Ortodoks (Sırplar),
Yahudiler, Boşnaklar (Müslümanlar). Hepsi birbirine düşman...
Aşırı milliyetçi Hırvat Ustaşiler acımasız.
 
Tito zamanında oluşturulmaya çalışılan, uyduruk Yugoslav üst kimlik param parça.
Ben Yugoslav’ım diyenler ve onların çocukları en büyük zulme uğramış.
 
Bu cennet ülke, tüm ülkelerin iştahını  kabartıyor,
güzelliğinin bedelini ağır ödüyor.
 
Tuneli gördüm,
 
Orda bir soykırım var.
Kabul edilemez...
Birleşmiş Milletler, güya duruma müdahale eder.
 Fransız, İngiliz, Hollandalı vs. yani Birleşmiş Milletler askerleri
Sırp askerleri ile  kurbanları arasında yer alır.
Havaalanı iniş kalkışlara kapatılır.
Çevrede  gerekli tedbirler alınır.
Saraybosna’ya giriş  çıkış yapılamaz....
 
Bundan böyle;
Boşnaklar huzur içinde,  kendi kendilerine ölüp tükenebilirler...
 
Saraybosna’da yiyecek yok, ilaç yok, elektrik yok, doğal gaz yok....
Ne gam...
Tam 1400 kusür gün. 1600’ü 14 yaşın altında 30.0000 kişi ölmüş.
 Ne gam..
Birleşmiş Milletler görev başında.
Haçlı ordusu ablukayı denetliyor.
Giriş çıkış yasak!
 Boşnaklar çaresiz....Kimin umurunda....
 
Havaalanının  ötesinde;
çeşitli yollarla gelen silah, yiyecek, elektrik, doğalgaz herşey mevcut.
Ulaşamıyor...
Bunların Saraybosna’ya ulaştırılması gerek
Nasıl?
Nasıl?... Nasıl?...
Silahsız Boşnakların yaşayabilmeleri  için tek umut.
 Nasıl?
 
Bir fikir öne sürülür...
 
 ‘’Tunel kazalım.’’
 
 Mühendisler oturur hesaplarlar.
 Kazma kürekle, el arabaları ile gürültü yapmaksızın  havaalanının altından 800 metre  tunel kazılması
gerekir.
 
Havaalanının sol tarafında, Sırp askerlerinin yakıp yıktığı evlerden birinin karı koca sahipleri
yaşayabilmek  umudu ile gizlice evlerine dönmüştür.
Karı koca, iki katlı, kocaman arazili evlerinin bodrumuna, görünmeden yerleşirler.
Ev kurşunlarla  delik deşik. Yanmış, yıkılmış. 
Diğer tüm evler gibi  harap.
 Ev, gelip geçen Sırp askerlerinin dikkatini ve ilgisini çekmez, araştırmazlar.
 
Genç karı koca, evlerini ve arazilerini tunel yapımına bağışlarlar.
Evin bodrumunda, kazma işlemi başlar.
Aynı anda, silahların ve malzemelerin bulunduğu bölgeden de karşılıklı olarak kazma işlemi başlatılır.
 
1.60 santim yüksekliğinde, 1 metre eninde tünel inşaatı 1,5 yıl  gece gündüz gizlice
ve son derece sessiz devam eder.
Derme çatma ağaç payandalarla desteklenen eğreti  tunel,
karşıdan gelen kazı ile  tam orta yerde  birleşir.
Tünelden çıkarılan toprak, dikkati çekmemek üzere  evin içine yığılır.
Yağmurlu günlerde, taban suyuyla yarı yarıya  dolan tunele,
 bir de dekovil hattı çekilir.
Elektrik nakil hattı yapılır, doğal gaz geçirilir.
Tunel bu haliyle kendisi, başlı başına bir tehlike tunelidir.
Ancak; Saraybosna’nın hayat damarıdır, can damarıdır...
 
 Zaman zaman, Tunelden günde 4000 kişinin geçtiği  olur.
 Savaşın sonuna  kadar sayısız insan, savaş yaralısı, hasta, ilaç, yiyecek, asker,  silah ve gönüllü
bu tunelden geçer.
Tunel sayesinde Saraybosna direnir, dayanır, düşmez, yaşar.
Barış gelir....
Tunel Gazilik beratını hak etmiştir...
 
Halkının Kahraman Başkanı İzzet Begoviç, birçok kere bu tuneli kullanır.
 Saraybosna’ya gizlice girer  çıkar.
Ülkelerle görüşür.
Ama, Ülkesini ve  halkını asla  kaderine  terketmez.
Bugün Bosna halkı, O’nu rahmet ve minnetle anmakta....
 
Tunelin bugün,  yalnız 20 metresi anı olarak muhafaza edilmekte.
İri yarı Boşnaklar,
 iki büklüm,
 o karanlık,
O, su ve çamur deryası,
o her an elektrik ve doğalgaz  kaçağı tehlikesi altında,
o umut tunelini,
 yaşayabilmek için tek yolları olan,
 o umut tunelini,
sırtlarında en az 50 kiloluk yüklerle geçtiler, defalarca....
 
 Evin artık yaşlanmış olan sahibi  hanım, savaşda
kendi üzerine düşen görevi sadakatle yapar.
Tunelden çıkan tüm yorgun askerlere bir tas su verir.
Gözyaşları durmaz akar....
...
‘’Allah bir daha o acı günleri bu millete yaşatmasın’’ diye dua ediyoruz.
Allah hiçbir millete savaş felaketi yaşatmasın...
‘’Yaşasın Bağımsız Bosna!’’
 
 Türk olmayı, üst kimlik safsatası ile bulandırıp, indirgemeye çalışanlar.
Bir halkı parçalamak isteyenler!
Emperyalist emellerin,  kısır, bencil menfaatlerin gölgesinde
yurdumuzu Yugoslavya haline getirmeye çabalayanlar,
Bu son sözüm sizlere.....
 
Türkiyeli yok....Türk Milleti var
‘’NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE’’
 

 
Mülazım-ı evvel Ahmet oğlu
Kd. Piyade Albay İsmail Hakkı GÜRBÜZ kızı
Kutlu BARUTÇU

10 Nisan 2009 Cuma

Toroslarda, Antalya'dan Elmalı'ya


Antalya, denilince hep sahili hatırlanır. Çocuklarm küçük iken, biz de bir kaç yazımızı Akdeniz sahillerinde geçirmiştik. Kaldığımız tesisin imkanları ölçüsünde 12-15 gün sahilde kaldıktan sonra dönerken de Toroslar’a vurup dağlarda bir kaç gün geçirmeyi adet edinmiştik.

Yine bir tatilin sonuna doğru, Elmalıda iki gece konaklamaya karar vermiştik.

Elmalı denilince de aklım hep karışır. Şehzade korkut, Abdal musa, Ümmî sinan, Şahkulu gibi isimler kafamda uçuşur. Şahkulu neden kıyam etti? Onca Türkmen nasıl peşine takıldı. Birkaç derviş, bir avuç Türkmen ile başlıyan hareket nasıl bir sele dönüştü. Bunlar zihnimi oyar durur.

Her neyse, benim paylaşmak istediğim, Elmalı yolculuğu idi.

1991 yılında, Eşim ve iki oğlumla, Kaş’tan Elmalı'ya gidiyoruz. Bir arkadaşım bize refakat ediyor. Yollar dar ve bitmez tükenmez dönemeçler... Hava korkunç sıcak. 1990 model toros arabamda serinlemek için bir düzenek yok. Ancak camları açabiliyoruz.

Sonunda Gömbe'ye geldik. Arkadaşımın bizi bir elma bahçesine götürdü. Gömbeli bir Türkmen'in bahçesi. Bahçenin bir köşesinde küçük bir ağıl. Ağılda kebaplık oğlaklar ve elmaların altında bir kaç masa. Bizim masamızı bahçenin kenarından akan gür bir suyun üstüne kurdular. Suyun serinliğinden faydalanalım diye. Bu işi yapan genç sıcaktan "börtlenmişsiniz diyordu.
Şaklanmış domates, kırılmış soğan, Harika bir yoğurt ve taze oğlak kebabından meydana gelen, yemeğimizi yerken, bolca da su tüketiyoruz. Masamızda su bitti. Su istedik. Hizmet eden delikanlı sürahiyi aldı. Akan suya daldırdı. Masaya bıraktı. Eşimin gözü adama takılı kaldı. Genç adam yaptığı işin yadırgandığını anlamıştı. Hemen arkamızdaki kayalık zirveyi işaret etti. Su oradan geliyordu. Endişeye mahal yoktu. Daha sonra su istemedik. Surahideki su da bitmedi. Bardaklarımızı akan sudan doldurduk.

Serinlemiştik. Açlığımız da hafif bastırmıştık. Arkadaşım Kebabın yanında rakının iyi gideceğini söylüyordu. Ben de yola devam edeceğim, araba kullanacağı gerekçesi ile reddediyordum. Elmalı'ya kadar gidecektim. Arkadaşım, bir iki saat oyalanıp serinlikte gitmenin daha uygun olacağından bahisle, beni ikna etmeye çalışıyordu.

Biz tartışaduralım. İlerdeki bir küme arasından, birisi bize doğru sökün etti. Çok zayıf, çok aksak, güneş yanığı birisi geldi. Bir kolu da çolaktı. Arkasına doğru kıvrılmıştı. Üç adım ötemizde dikilip selam verdi. Tek ayağının üstüde dikiliyor, diğer ayağındaki lastik ayakkabının ucu yere anacak değiyordu. Bez pantolonu, yamalı ceketi, sekiz köşeli şapkası güneşten ve yıkanmaktan, rengini kaybetmişti. Dikilirken bir yoksulluk anıtı gibiydi.

Selamdan sonra rahatsız ettiği için bağışlanma diledi. Sonra arkadaşıma adını sordu. Aslında tanımıştı. Doğrulatmak için soruyordu.

Emin olunca anlatmaya başladı.

-Ben ... köylüyüm. 1967 güzünde benim babam öldü. Biz cenaze kaldırıyoruz. Aynı gün senin de düğünün oluyormuş. ... Köyünden gelin almış köyünüze gidiyorsunuz. Bizim köyden geçeceksiniz. Rahmetli baban davulu .. Deresinde susturmuş. Bizim köyü köyü sessiz geçtiniz. Dağı aşana kadar davul çaldırmamış. Biz davul sesi duymadık. Geçerken alay, bize başsağlığı diledi. Yasımıza saygı gösterdiniz. Bu düğün gününüzde, bizim acımızı bölüştünüz. Baban rahmetliye teşekkür edemedim. Ama o babanın oğlu, o düğünün sahibi olarak, sana teşekkür etmeye geldim. Teşekkürümü kabul ediniz."

Adamın arkasına kıvrılmış gibi duran kolu birden düzeldi. Öne doğru uzanırken yeninden bir otuzbeşlik çıkıyordu. "Şunu da misafirinizle için." diye uzattı. Artık bu rakı içilecekti. İçtik.

Selam ve saygılarımla.

Yücel ÖZLEM.





19 Ocak 2009 Pazartesi

1971 İçgezi Fotoğrafları


1971 İç Gezi Resimleri1
İçinde kaybettiğimiz arkadaşlarımızında bulunduğu bu fotoğrafların çekildiği 1971 içgezisine katılmamak. Hayatta yapmamaktan üzüntü duyduğum, az sayıdaki işlerden biridir. Rahmetli Ünalın ve Menterin katılmam için birhayli israrları olmuştu. Yıllar sonra anladımki; Onlar haklıymış.
Hasretle baktığım bu fotoğraflarda yeralan herkesde neşe, herkeste gençliğin zindeliği ve hayata umutla bakış var. Geleceğe yayılmış umutlar ve tatlı hayaller. Bilinmeyen hayat kavgalarına daha girilmemiş, ana kucağında baba ekmeği ile besleniliyor. Öğrenci standardında bir yaşam mutluluk diz boyu.
Ne diyelim kısmetten öte birşey olmuyor. O zaman katılmadım ama şimdi, iç çekip hayal kurabiliyorum. Söylecek birkaçta sözüm var.Buda bir kazanç.
Fotoğraflarda yeralan ancak bugün aramızda olmayan üç arkadaşımızı, (Hüsamettin,Ünal ve Menteri) rahmetle anıyorum.
Hepinize selam ve sevgiler. Hoşcakalın..

17 Ocak 2009 Cumartesi

Seyyaha, Seyahate ve Seyahatnâme’ye Dair

Evliya'yı ve onun emsalsiz eserini anlatır:

Evliya Çelebi Seyahatnâmesi'nin birinci cildi günümüz Türkçesine aktarılarak iki kitap halinde yayımlandı: Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnâmesi (1807-1808, Topkapı Sarayı Kütüphanesi, Bağdat 304 numaralı yazmadan hazırlayanlar: Seyit Ali Kahraman - Dr. Yücel Dağlı, YKY, 2003)

Seyyah-Seyahat

Ona Evliya Çelebi ya da kısaca Evliya diyoruz. O kendisi için "hakîr" sıfatını kullanıyor. Ölümünden yüzelli sene sonra onu keşfeden Hammer'in İngilizceye çevirdiği kitabında "Evliya Efendi", ülkemizde basılan ilk kitabında "Evliya Çelebi Mehmed Zillî İbn Derviş" olarak geçiyor adı.

Okumaya, öğrenmeye, bildiklerini başkalarına anlatmaya müthiş meraklı olan seyyahımız bizden bir şeyi sakınıyor: adını. Yani seyyahın adı yok.

Türk seyyahlarının piri ve en verimli yazarı olan Evliya hakkında, Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi'nde, 1611-1684 yıllarında yaşadığı; hakkak, hattat, musikişinas, cirit ustası, silahşor, mizahçı, taklitçi olduğu; bazı gerçek olaylara muhayyilenin hoşlanacağı garip vakalar kattığı, böylece eserini takibi eğlenceli bir kaynak haline getirdiği; 19. yüzyıl sonlarından itibaren dikkati çektiği, bazı araştırmacılara göre mübalağalı bilgiler verdiği, pek çoğunun onu önemli bir kaynak olarak gördüğü yazılı. İstanbul'u 10 yıl gezmiş, sosyal ve iktisadi hayatı gözlemleyip yazmış. İlk kez 1640'da İstanbul dışına çıkmış: Bursa. Çıkış o çıkış...." (s. 426-428) Bu arada, bir lügatta seyahat kelimesinin "ibadet için yeryüzünde gezip yürümek. (Dervişlerin seyahati bundandır.)" şeklinde tanımlandığını da belirtelim.

Günler kitabında Cemal Süreya 494. güne, "Sonunda Evliya Çelebi seyahatnamesinin bütününü edinebildim." cümlesiyle başlar. 1969-71 yıllarında fasiküller halinde yayımlanan eseri geç elde etmesinin sebeplerini anlatırken "...bende o ruh yoktu o yıllar... Yani bugünkü Evliya tutkusu..." der ve ekler :

"Ne kadar işim varsa serdim. Sorunlarımı unuta yazdım.
Nasıl bir adam Evliya?
"Gözleri saat rakkası gibi oynar." (s. 204)

Böyle meth-ü senâsına Cemal Süreya'nın kaç yazar-çizer nail olabilmiştir? Öyleyse lâkırdıyı burada kesip kitabı okumaya başlayalım:

Seyahatnâme

Kitabın başında Evliya'nın "seyahatinin ve vilayetleri gezip tozmasının sebebi'ni öğreniyoruz:

"...Hicretin 1041 (1631-32) tarihinde yaya olarak Belde-i Tayyibe, yani İstanbul'un çevresinde olan köy ve kasabaları, nice bin bahçe, güllük gülistanlık irem bağlarını gezip görünce hatırıma büyük seyahat arzuları geldi."

Akabinde, bir nevi menkıbe: Meşhur rüya bahsi, hani Evliya'nın sürç-i lisan edip "şefaat" dileyecek iken "seyahat yâ resulallah" dediği. Sadece bu rüya bahsini okumak dahi yetebilir Evliyanın kadrini bilmek için.Hem din bilgisi-hafızlık, hem rengârenk uslûb, bir yandan da mûsikiye vukuf: Sabah namazı nasıl kılınır, hangi dua hangi makamda okunur.

Yer yer şairane anlatım:

"Hz. Ebubekir'in mübarek elleri kavun gibi kokardı. Hz.Ömer amber kokusu gibi idi. Hz.Osman'ın menekşe gibi kokusu vardı. Hz. Ali'nin kokusu yasemen gibi idi. İmam Hasan karanfil gibi İmam Hüseyin beyaz gül yaprağı gibi kokardı."

İstanbul'un tarihini anlatarak devam ediyor Evliya: İstanbul şehrini inşa ve imar edenler, kuşatanlar; 1453 yılından itibaren hüküm süren padişahların kişisel özellikleri, şehzadeleri, vezirleri, yaptıkları hayırlı işler ve fetihleri.

Biraz tevatür: En başından itibaren şehri koruduğuna inanılan bir kısmı büyülü tılsımlar. Her ne kadar Evliya bunların hepsinin Peygamber'in doğduğu gece yıkıldığını söylüyorsa da bazı kalıntıların bugün dahi var olduğunu biliyoruz.

Ve istatistik: "Kostantiniye Kalesi'nin fırdolayı büyüklüğü ne kadar adımdır onu bildirir.", "Her beylerbeyinin ne mikdar hâssı vardır onu bildirir.", "Her sancağın zeamet ve timarını bildirir."

Mimari yapılar çok önemli bir yer tutuyor Seyahatnâme'de. Evliya başta Ayasofya Camii ve Topkapı Sarayı olmak üzere türbeleri, camileri, kiliseleri, sarnıçları, sebilhaneleri ve diğer eserleri anlatmaya bayılıyor.

Yer yer kendinden de bahsediyor seyyahımız: "Hakîrin çocukluk hâlleri"ni kitabın bir hayli ilerlemiş bir yerinde, 231. bölümde okuyoruz. "O gece (doğduğu günün gecesi) evimizde yetmiş adet ârif derviş canlar bulunuyordu" diye başlayıp (kendisi için gerçekle hayali karıştırır diyenlere gel de inanma) bir savaş hatırasıyla devam ediyor:

"Allahın hikmeti kırk seneye ulaştığımızda Giysüdar Mehmed Efendinin verdiği baltayı senelerce taşıdım. 1051 (1641) tarihinde Leh seferine gittiğimizde yağmalama sırasında teberi bir kapı halkasına geçirip diğer ganimet mallarına tamahkârlık ederken yerle bir olası kâfirler bizi âniden bastılar. Çıplak olarak birer yaldak at ile canımızı zor kurtarıp....İstanbul'a döndük. Ancak gece gündüz 'Ah Giysüdar Mehmed Efendi teberi' der idim. Hûda'nin hikmeti gelecek sene yine Leh Seferi'ne atlanup Izbaraş vilâyetlerini harap, halkını kebap, evlerini türap (toprak) ederek.... kapısına bir ok asıp sarayı yağmalamaya başladım. Bir odanın kapısına vardığımda Huda'nın emriyle geçen senede teberi kapı halkasına koyup kaçmıştık, teberi kapıda nasıl kodum ise öylece durur. Hemen Yaradan'a yüzlerce hamd edip...."

Bizim herşeyi bilen seyyahımız aynı zamanda yaman bir silahşor ve hünerli bir yağmacıymış meğer.

Kitapta anlatılanlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun sonlarına doğru da olsa altın çağında, payitahtta dahi, çok vahim siyasi ve ekonomik sorunlarla yüz yüze gelindiğini gösteriyor: İsyanlar, mali sorunlar, Devlet'in acz içine düştüğünü gösteren olaylar: Çaresizlik içinde kaçmaya çalışan, alabildiğine aşağılanan, 18 yaşında hayaları burularak öldürülen bir Osmanlı padişahının elem veren hikâyesi.

Bu acıklı olayları anlatırken dahi Evliya nüktedan uslûbu elden bırakmıyor. Örnek mi: IV. Mehmet'in tahta çıktığı 8.8.1648 tarihinde mali durum şöyle anlatılıyor:

"İkindi vakti saadetle taht sahibi padişah olunduğunda yedi yaşına henüz ulaşmış idi. Tahta çıkışı sırasında hazinede bir kızıl mangır kalmamış ...idi. İmdi 'Kula da cülus inamı (bahşişi) gerektir' diye şanı yüce Mehmed Han, babası zamanında hazineyi yok edenlerin yakasına yapıştı."

Bu da bir ayaklanmanın padişah katında değerlendirilmesi:

"Bir gün yeniçeri sınıfı Murad Hana gücenip Divan'da çorba içmediler. Hemen Abaza Paşa, 'Padişahım izninizle ben onlara bir kere görüneyim. O an ben onlara çorba taslarını bile yutturayım' dedi."

Surların dışında kalan yerleşim yerleriyle esnaf, loncalar, meslekler ve her türlü ticari faaliyet 2. kitapta anlatılıyor. İstanbul'un sanat sahiplerinin 57 bölüm, tamamının 1.100 sınıf olduğu söyleniyor ve her birinin dükkân ve nefer sayıları bildirilip önde gelen özellikleri kısaca belirtiliyor. Bir kaç misal:

"– Amansız asesler esnafı: Nefer 202, bunlar tutma, kapma, vurma, kovma, asma, basma, bağlama adamlarıdır... Bu haşerâtın sapık zanlarınca pirleri Amr-i Ayyar'dır, hâşâ ve kellâ.
– Ahmak pezevenkler esnafı: Nefer 300, dinleyenler affetsin, pirleri ola.
– Şairler esnafı: Neferât 800, kadıasker alayında kasideler okuyarak alay ile geçerler. Pirleri Hâssan Sabit'dir ki Hazret'in şairidir.
– Yahudi kasapları esnafı: dükkân 55, neferat 200, bu mel'unlar Müslümanın boğazladığı eti yemezler.
– Melûn, uğursuz, yerilmiş esnaf yani meyhaneciler: Bütün işyerleri dört mevleviyet yerde 1060 günahkâr yuvasıdır.... 45 adet içecek ve keyif vericilerden başka İstanbul içre 300 tür keyif vericiler vardır. Alışkanlarının arasında her bir bâdehanenin birer tür isimleri vardır, erbâbına gizli değildir, ama bizlere gizli hazine gibi pinhandır."

2. Kitap çok değerli bir çalışmayla, yaklaşık 200 sayfalık bir dizin ile bitiyor.

Ve netice

Bilinir ki Evliya'nın en belirgin uslûp özellikleri çağdaşı yazarların aksine düzyazıda kafiyeli, ağdalı ve süslü bir anlatım yerine, 17. yüzyıl Türkçesi ile, günlük konuşma diline yakın, yer yer esprili ve eğlenceli ama esas itibariyle sade bir anlatımı benimsemiş; gördüklerini, duyduklarını aktarırken, onlara kendi öznel yorumlarını, düşüncelerini de katarak metnine zenginlik ve edebi bir değer kazandırmış olması; şimdiki zamanla geçmişi iç içe kullanması ve devrin ileri gelenleri arasındaki konuşmaları gerçek izlenimi vererek aktarmasıdır.

Seyahatnâme renkli, nüktedan ve sürükleyici bir uslûpla düzyazı olarak kaleme alınmış olmakla birlikte çeşitli vesilelerle şiirler ve tarih düşürme beyit ve mısraları gibi manzum metinleri de içeriyor. Ancak Evliya, mimari eserler, olaylar ve kişiler hakkında yer yer ayrıntılı bilgiler vermesine karşılık şairlerden bahsederken isimlerini zikredip, bazılarının mezar taşlarındaki tarih düşürme beyitlerini yazıp, bazılarından bir kaç kelimeyle bahsedip geçiyor. Gerekçe: "Eğer anlatacağımız şairlerin, inci tanesi olan şiirlerini yazsak, başka bir divan olur". Sanki pek hoşlanmıyor gibi şiirden ve şuaradan. Baki ve Nefi gibi şairlerden sitayişle bahsetmekle beraber nedense onların değil de bugün daha az bilinen şairlerin şiirlerinden örnekler yer alıyor eserde.

Osmanlı'nın en geniş sınırlara sahip olduğu bir dönemin zengin tarih, coğrafya ve kültür malzemesini ustaca işleyen ve sergileyen, yazıldığı döneme ilişkin hemen her konudaki malûmatı okuyucuyu bezdirmeden veren ve pek çok edebî türün özelliklerini içeren bir eser olması Seyahatnâme'yi emsalsiz kılıyor.

Çağımızın Evliya Çelebi'si John Freely de iki büyük seyyahı buluşturan son kitabında Evliya'nın hakkını teslim ediyor: "Ondan sonra İstanbul'a ilişkin birçok kitap yazılsa da hiçbiri altın çağının sonuna yaklaşan Osmanlı İmparatorluğu'nun başşehrindeki renkli yaşam görünümünü canlandıran Evliya Çelebi'nin anlatımıyla kıyaslanamaz."

Seyit Ali Kahraman ile Dr. Yücel Dağlı üç yüz yıl önce yazılmış bir kitabı çok büyük bir başarıyla günümüz Türkçesine taşımışlar. Evliya bugün yaşasaydı eminim ki onların kelimelerini kullanarak yazardı bu başucu kitabını.

Çok az kitap var ki okuduğumda böyle hayıflanmışımdır: birincisi bittiğine, ikincisi daha evvel oku(ya)madığıma.

Epeyce şey öğrendik, bir şey eksik kaldı: Yazarın adı.

İhsan Feyzibeyoğlu