Hatıralar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hatıralar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Haziran 2020 Salı

Bekir Çoşkun ve bir Hikmet hikayesi:



Ekim 2019 başı.. Bodrum’dan yeni döndük. Birkaç günlük Ankara yerleşmesinden sonra ilk işimiz mezarlık ziyareti. Arabamıza atladık, Karşıyaka Mezarlığı’na gidiyoruz. Eskişehir yolundan Gimat’a doğru saptık. Gimat’ı geçtik, yanımızda bir araba.. Arabanın direksiyonunda, başında külah, sevimli bir adam; hararetle bize el sallıyor. Tanımıyorum ama selamına yanıt veriyorum. Öne geçiyor; önümüzde camdam elini çıkarıp el sallıyor. Yanıt veriyorum. Yanımda karım, arka koltukta oğlum.. Karım, “nereden tanıyorsun?” diyor. “Tanıyamadım ama insanlar değişiyor, o beni tanıyor herhalde” diyorum. Araba yavaşlıyor; sonra yanyana yol almaya başlıyoruz. Sağ taraftaki camı açıyor; “abi merhaba, seni gördüğüme çok sevindim, sağa yaklaşsana..” Sağa yaklaşıp duruyorum. Önüme geçip duruyor. Arabasından inip bizim arabanın yanına geliyor. “Merhaba abi, beni tanıdın mı?” Yanıt vermeden devam ediyor, “ben Mahmut. Arabayı Doğuş Oto’dan aldın, değil mi?” “Evet.”  İçimden konuşuyorum, “ne olacaktı yani.. Araba Wolkswagen Passat. Bayii Doğuş Oto. Tabii ki oradan aldım.” Konuşmasına devam ediyor: “Sen arabayı alırken ben de babama araba alıyordum, seni oradan tanıyorum. Nasılsın? Maşallah iyi görüyorum.” Bu araba karım, “Hikmet, ikindi namazından önce gidelim” diyor. Bizimki devam ediyor, “Hikmet abi, seni ben çok sevmiştim. Şimdi görünce dayanamadım, yolunu kestim. Kusura bakma.”   Telefon rehberimde “Mahmut” diye bir isim var. Günlerdir düşünüyorum, kim bu diye. Şimdi çözdüm. “Hikmet abi, ne yapıyorsun?” “Mahmut’cuğum, emeklilik işte, ne yapayım.. Günümüzü geçirmeye çalışıyoruz. Sen ne yapıyorsun?” “Ne yapayım Hikmet abi, müteahhitliğe devam ediyorum. Şimdi Rize’ye dönüyorum. Uçağım dört saat sonra. Abicim, seni gördüm ya, nasıl mutluyum bilemezsin.. Hikmet abi, arabadan bir insene.” “Ne olacak Mahmut?” “Abi, arabada anzer balım var. Şimdi uçağa almazlar. Seni görmem iyi oldu, sana hediyem olsun.” “Mahmut, evde bal var, sağol.” “Hikmet abi, bu anzer balı. Hem hediye..” “Mahmut’cum ihtiyacım yok. Sağol. Başka birine ver.” “Abi, hediye diyorum, bi gelsene..” Bu arada Deniz, “hadi gidelim, adamı gözüm tutmadı” diyor yavaşça. Deniz’e çıkışıyorum, “ adam iyi niyetli.” DINNNNN.. O anda kafamda yıldızlar, şimşekler çakıyor. Zaman hızla geri sarıyor.

Sırf Bekir Coşkun’u okumak için bir zamanlar Cumhuriyet’in dışında Hürriyet’i de alıyordum. Neyse, burafı teferruat.. Yanlış hatırlamıyorsam Hürriyet’te yazmıştı. Cumhuriyet’te de olabilir. Bekir Coşkun’un yazısının başlığı, “Bu Ülkeye Başbakan Olacak Adamı Buldum..”du, ya da buna benzer. Çok zaman oldu. O yazısında, uyanık birinin, Bekir Coşkun’a yaptığı bal satışı ve onun güzel anlatımı aklıma geldi. Arabadan inmedim. Mahmut çok sinirlendi. “İyilik de yaramıyor” deyip, arabanın camına kuvvetlice vurarak uzaklaştı. Deniz, “bekleyelim, uzaklaşsın” dedi. Biraz bekledikten sonra hareket ettik. Bir kilometre kadar ilerlemiştik ki, yolun sağında Mahmut’un arabasını gördük. Bir adamın koluna girmiş, kendi arabasına doğru götürüyordu. Gülerek izledik. Deniz beni tebrik etti. “Nasıl oldu da sen bu tuzağa düşmedin” dedi. Karım, bu konularda beni çok saf bulur, dalga geçer. Haksız da değil. “Bekir Coşkun sayesinde oldu” dedim. Bekir Coşkun’un o yazısını hatırlattım. Deniz de yazıyı hatırladı; gülmeye başladık. Güncelliği hala devam eden bir yazı, ne güzel.. Sen çok yaşa Bekir Coşkun..
Olaydan iki gün sonra, Mülkiyeliler Birliği’nde mülakideyiz. Mülaki ne, diyeceksiniz. Biz, yarım asırlık bir arkadaş grubu, her Perşembe, Mülkiyeliler Birliği’nde akşam toplanır, yer içer, sohbet ederiz. Siyaset, tarih, spor konuşuruz. Biraz da magazin.. Onsekiz ondokuz yaşında arkadaş olmuşuz; şimdi yetmiş yaşındayız. Ama öyle bir sohbet olur ki, yaşımızı unutur, yirmili yaşlarımıza döneriz. Sık sık görüştüğümüz için birbirimizi de ihtiyarlatmayız. Bu ne demek diyeceksiniz. Bir keresinde, sekiz on senedir görmediğimiz bir arkadaşımız mülakiye katılmıştı da, bizlerin ona bakışından anladı. “Ne yani, siz bir ihtiyar görüyorsunuz. Ben onbeş ihtiyar görüyorum” diyerek gerçekleri yüzümüze vurmuştu.
Neyse, balcıdan iki gün sonra demiştim ya, mülakide başımdan geçen olayı anlattım. Meğer balcı meşhurmuş. Mülakideki üç arkadaş da bu balcıyla karşılaşmış. İkisi itiraf etti; “ufak meblağlar” dediler. Neyse.. Diğeri, uyandığını ve zararsız atlattığını söyledi ama ufak bir zayiatı olduğundan şüphelendik. Hepsi birden, “sen ne kadar kaptırdın?” diye ağızları kulaklarında bana döndüler. Ben şöyle bir doğruldum; “Bekir Coşkun’un sayesinde kaptırmadım” dedim.
Bir kere daha, sen çok yaşa Bekir Coşkun..


Hikmet Çiner

31 Ekim 2019 Perşembe

kısa bir anı DURHAN....


Durhan’la nasıl tanıştığımı hatırlamıyorum ama çok kısa sürede kaynaştık ve uzun yıllar arkadaşlığımız güzelleşerek devam etti. Durhan’la ilgili yazacağım o kadar çok şey var ki..
Bizim evde Durhan, Serdar, ben oturmuş sohbet ediyorduk. Sanırım Ocak ayı, yıl 1984. Mart ayında yerel seçimler var. Aynı anda Serdar’la birlikte Durhan’a, “neden Osmancık’ta belediye başkanı olmuyorsun?” dedik. “Zor” dedi. “Zaman kısa, hem para da lazım.” Durhan’a, “hocam” derdik. “Hocam” dedik, “biz maaşlarımızdan biraz yardımcı olsak.” Güldü, bizim bu konudaki bilgisizliğimizle dalga geçti. Israr ettik; “belki Osmancık’ta da sana destek olanlar olabilir” diye ertesi gün zorla Osmancık’a gönderdik. Gitmeden önce, İzmir Caddesinde tanıdığım bir mağazadan Durhan’a giysiler aldık. Durhan, giyim kuşama hiç önem vermezdi. Aday olacaksa, güzel giyinmesi gerekir.
26 Mart 1984’de Durhan Osmancık belediye başkanı idi. Çok sevindik. Bir hafta sonra Ankara’ya geldi. Tabii, seçim propagandaları sırasında üzerindekiler paralanmış. Hemen yine mağazamıza gittik. Yeni takım elbise, gömlek, ayakkabı, palto, çorap, çamaşır aldık. Mağaza sahibi hem indirim yaptı, hem de taksit. Durhan’a, “bunların yanısıra bir de koyu renk bir kumaş alalım” dedim. Kızılay’da Baykal mağazası var, en iyi kumaşlar onda. Lacivert, takım elbiselik bir kumaş aldık. Kumaşın tutarı, aldığımız diğer ürünlerin tutarından daha fazla. Bunu, Serdar’la birlikte, Durhan’a başkanlık hediyesi olarak aldık. Önce itiraz etti, sonra teşekkür. “Benim terzimde diktirelim” dedim. Benim Bestekar Sokakta bir terzim var, Nihat Usta. Gittik. Durhan, ölçüden önce, “kaça dikiyorsunuz?” diye sordu. Nihat Usta, “Hikmet Bey yabancı değil” diyerek bir rakam söyledi. Durhan’ın gözleri açıldı. Dikiş parası kumaşın iki misli. Israr etmeme rağmen, Durhan kabul etmedi. “Osmancık’ta da terzi var; bunun beşte bir fiyatına diker” dedi. O gün yeni başkanı Osmancık’a yolcu ettik. Yapacağı çok iş var.
Aradan iki ay geçmişti ki, Durhan aradı. Ankara’ya gelmiş. “Akşam bazı partililerle Mülkiyeliler Birliği’nde olacağım, gel” dedi. Yorgun olduğumu bahane ettim. Ne de olsa yeni başkan, partilileri ile konuşacakları vardır. “O zaman yemekten sonra ben gelirim, çok özledim” dedi. Çok geç olmadan geldi. Uykumuz gelinceye kadar sohbet ettik. Üzerinde, aldığımız kumaştan diktirdiği takım elbisesi vardı. Çok yakışmış ama kravatını beğenmedim. Benim kravatlarımdan birini seçtik. Güldü, “amma ayrıntılara takılıyorsun” dedi.
Sabah kalktığımda, balkonda Durhan’ın elbiselerini gördüm. Havalansın diye takım elbisesini, sandalyenin kolçaklarına takıp balkona koymuş. O zamanlar, her yerde sigara içiliyor, kokusu da elbiselerimize siniyordu. Aaaa, ne görüyorum? Pantolonun cepleri görünüyor; turuncu astar kullanılmış!.. O sırada Durhan da kalkmış, balkondan elbisesini alacak. “Erken çıkmam gerek, İller Bankası’nda işim var” dedi. “Durhan, bu ne?” dedim, “bu kumaşa bu cep astarı olmuş mu?” Dedim ya, Durhan giyim kuşamına, hele ayrıntıya hiç dikkat etmezdi. Bu sefer terziye çok kızdı ve ağzından baklayı çıkardı. Önceki akşam Mülkiyeliler Birliği’nde, masalarında gazeteci bir kadın varmış ve kadın, “başkanım, çamaşırınız görünüyor” demiş ama Durhan buna bir anlam verememiş. Terziye bir kez daha küfretti. “Demek ki, kadın cepleri görmüş” dedi. Astarın renginin turuncu olması bir yana, cep içine kadar girmesi gereken asıl kumaş da kısa tutulmuş. Ceket, pantolon ölçüleri iyi ama bu durum herşeyi bozmuş. “Hocam, gazeteci kadın ‘çamaşırınız görünüyor’ derken kibarlık yapmış” dedim. “Nasıl yani?” dedi. “Turuncu çamaşır olur mu? Olursa da kim giyer ki?” dedim, güldüm. “Senin cebinin sökük olduğunu, teninin renginin göründüğünü sanmış” dedim. Bir kez daha şaşırdı. “Turuncu tam ten rengi olmasa da, kızılderililerin ten rengi” dedim. Önce somurttu, sonra o da benim kahkahalarıma katıldı. Osmancık’a gider gitmez terziye gideceğini söyledi. “Ben ona gösteririm, beni rezil etti. Dikiş parasını alıncaya kadar ona kök söktüreceğim” dedi.
O akşam Serdar da geldi; bizde oturduk. Ben gazeteyi aldım, okuyor gibi yapıyorum. Benim bu durumuma alışık değiller. Muhabbet sırasında gazete okumam. İkisinin de bana dikkatlice baktığını hissedince, yüzüme şaşkınlık ifadesi vererek, “aaa Durhan duy” dedim ve okudum: “Dün akşam Mülkiyeliler Birliği’nde birlikte yemek yediğim Osmancık Belediye Başkanı turuncu renk çamaşır giyiyor, çok şaşırdım.” Yazıyı bitirdikten sonra gülmeye başladım. Neyse, anladılar tabii benim uydurmam olduğunu ama Serdar olayı öğrenmek istedi. Anlattık. Bunu öğrenen Serdar, gülme krizine girerken Durhan’a, “elbiseyi aldığında görmedin mi?” dedi. Durhan, “amaan, bu Hikmet olmasa eskiyinceye kadar da görmezdim” dedi. “Ayrıntıcı Hikmet’in şerefine..” deyip kadehini kaldırdı.
Bugün Durhan’ın aramızdan ayrılışının yirminci yılı. Onları hatırladıkça burnumun direği sızlıyor. Ne güzerl arkadaşlıklarmış meğer..Çok özlüyorum ama hep güzel anıyorum. Bugün de sizinle güzel bir anımızı paylaştım.
Hepinize sevgiler.. Paylaşacağımız güzel anılarımız çok olsun.
Hikmet Çiner

20 Temmuz 2011 Çarşamba

GELENEKLERİMİZ - 1



BİR İZMİR GELENEĞİ
Cuma günleri genelde camilerin etrafında yada haftanın herhangi bir günü evinizin önünde veya sokağınızın köşesinde, güzellikle yadedilmesini istediğiniz vefat etmiş bir yakınınız için veya adak niyetiyle lokma döktürüp dağıtmak İzmirin bir geleneği.
Son seyahatimde misafir olduğum evin sokağında bu tabloyla karşılaştım. İzin alıp fotoğraf çektim.
Lokmacılar lokmayı kızartırken sokak sakinleri ''Allah kabul etsin'' dileklerini ileterek, ellerinde kapları bekliyorlar. Birazdan kızartma ve şıralama bitecek.. Kaplara doldurulan hafif ılıklaşmış lokmalar eve götürülüp hane halkı ile birlikte taze taze yenilecek. Bende bunu yaptım. Tabiiki lokma döktüreni hayırla yadedip, Allah niyetini kabul etsin diyerek.
Mehmet Mustafa Kırali

14 Mart 2011 Pazartesi

HATIRALAR -12 MART'a HAZIRLIK / BİRİNCİ YURT BASKINI / EMNİYETİN 7 KATI / ve SN. BAKAN

Yer... Siyasal Bilgiler Fakültesi Ögrenci  Dernegi Odası..
Tarih... Birinci Yurt Baskınından bir gün önce..
Saat..12'ye 5 kala..  
 
 
Erikson telefon zırlıyor..
sohbet halindeki sarkık bıyıklı ögrencilerden
telefona  yakın olanı ..
ahizeyi kaldırıyor..
alo diyor dinliyor sonra ahizeyi ..
yanındaki arkadaşına uzatarak
 
"Seni arıyorlar Oktay .."diyor.. 
--Alo..
Oktay etiman.. biz akademiden telefon ediyoruz
burada olaylar var hemen çık gel seni bekliyoruz..
-  Sen kimsin kardeşim..
Ben akademiden.. a....
durum kötü oktay hemen çık gel..  ... de buluşalım..
- Kimsin sen kardeşim.. ne istiyorsun..neden beni aradın..
-Sen istersen çık istersen çıkma.. yarın gelip seni oradan alacagız..
- Beni almak için tankla topla gelmeniz gerekir..

 
Genç ögrenci telefonu kapatırken..
merakla kendisine bakan arkadaşına..
- Polismiş İlhami... çok garip... bana taktılar.. nedense..
 
 
Ertesi gün.. 
 
 
Yer..Mülkiye yurdunun girişinde
motorları çalışı vaziyette park etmiş..
agzına kadar mülkiyeli ögrenci tıkılmış..
kapalı polis aracı..
 
Tarih......Birinci yurt baskının yapıldıgı sabah.. 
 Saat..12'ye (Mart'a )5 kala..
 
 
uzun saçlarından tutularak bohça gibi
atıldıgı
metal zeminden dogrulurken..
Kapalı polis aracının iki tarafındaki
oturmak için degil
yogurt kaseleri koymak için yapıldıgı besbebelli
daracık metal terekler
sanki
atlayışa giden
paraşüt timini
elamanları gibi
sıkışık tıkışık
seyrek sarkık bıyıklı
erkişi
mülkiye ögrencilerinin arasında 
Kamil Dedenin sol yanında
Onu gördü..
ögrencilerin şaşkınlıgı ve isyankar davranışlarının aksine..
O
herzamanki gibi çok sakin bir şekilde oturuyordu
 
Polis kapalı aracına  getirilirken..
polis telsizlerinden duydugu....
yüksek düzeyli oldugu belli olan bir
emniyet yetkilisinin
Sanki tüm ülkenin kurtuluşunun
bu genç ögrencinin tutuklanmasına baglıymış havasındaki
cıyak cıyak . 
sesiyle.
 
"Oktay Etiman'ı bulun bana.." 
 "Oktay Etimanı  bulun.."
anonsunu
hatırladı..
şimdi şurada
hiçbir panik endişe izi yaşımıyan sakin bir ifadeyle karşısında oturan
kıvırcık saçlı
Bu genç arkadaşımıydı..
koca türkiye cumhuriyetin emniyet güçlerinin tek hedefi
haline getirilen..?
 
Ne yapmıştıki..
Oktay Etiman..?..
 
 
 
Gün... Aynı gün..
 Yer... 60 a yakın  erkek mülkiye ögrencisinin  (ayakta)dolduruldugu.. 
"Saray" dedikleri..
Emniyet binasının 7 katının  umumi kenef kapısının önündeki  30 m2lik bir alan ..
Tarih 12'ye 5 kala..
 
Kurbanlık kınalı koç'un
sürüden koparıldıgı
gibi..
iki  sivil
Oktay'ı arkadaşlarının arasından söküp alıp karanlıklara götürüyorlar..
 
o gece
"Saray" dedikleri 
binanın  karanlık köşelerindeki
ıslak zeminli
karanlık bir odasında..
 
bir tahta sandalye..
üç kapkara
bir bembeyaz  gölge ..
 
voltaj degişikligi ile
sık sık zayıflayan
ışıklar
karanlış adamların
karanlık silüetlerini
karanlık ve korkunç gölgeler halinde duvarlara yansıtıyordu..
 
Gün..Ertesi gün..
Yer ..Saray dedikleri Emniyet binasının bilmem kaçıncı katındaki geniş bir oda..
        Odanın ortasında kocaman bir masa..
        Masanın ortasında bir isim levhası  
        Masanın koltogunda oturan kocamaan bir adam..
        Kocamaan Masanın ve Kocamaan adamın
        Sagında iki..
        Solunda iki...
        Olmak üzere..
        Ayakta duran..
        Gardrop kılıklı
        Toplam... 4 kocamaan adam..
 Saat..12'ye 5 kala..
 
 
Oktayı getiyorlar..
Tam masanın karşısında bırakıyorlar..
 
Kocamaan adam ..
Oktay'a gözlerine..gözlerini dikiyor..
 
Oktay... gözünü kaçırmıyor..
Oktay .. çifte su verilmiş sürmene bıçagı gibi..
Oktay .. Dimdik..  
 
Kocaman Adam
Birdenbire..
ayaga kalkıp..
 
"Sizin o sol kollarınızı g...üze.. sokacagız..."
 
diye ciyak ciyak bagırmaya başlıyor..
Kocamaan adam  küçülüyor..küçülüyor..
 
 
Bir ay sonra..
Yer...  Ankarada en eski mabushanenin havalandırması.. 
Saat..12' ye 5 kala..
 
 
genç ögrenci   çöktügü bir köşede..
tercüman gazetesini karıştıyor..
birden gazetenin baş sahifesinde
 
Devrimcilerin sol kollarını
"g...lerine sokacagız.." diyen
adamın.. kocamaan bir resmini görüyor..
 
Ve resmin altındaki
yazıyı hayretle okuyor..
 
İçişleri Bakanı.. Haldun Menteşeogllu..
 
Yer Mülkiyeliler Birligi çayhanesi..
Gün bir hafta önce..
saat ..12'yi çoktaan geçmiş..
 
 
Sigarasını kül tablasına bastırırken 
yorgun bir sesle..
 
"Adamı ben bir polis sanıyordum..
  Adam içişleri Bakanı imiş..
 "Devlet adamı"  olarak.
 Kamuoyuna tanıtılan insanların seviyesizligini orada ögrendim..
 
Ve
Bizim,  
Devleti ciddiye aldıgımızdan
daha fazla..
onlar bizi ciddiye aldılar..Mekan.."
 
"Evet..
 Haklısın..Oktay..
 Sanıyorum..
 12 Marta giden  yolun ilk taşlarının döşenmesinde
  Bu seviyesiz görevlilerin
  Seviyesizliklerinin
  Paranoyalarının
  ve 
  Korkularından  kaynaklanan vicdansızlıklarınında
  Rolü büyük olmuştur..
 
Ankara..12.3.2011..Mekan.
 
 

 
 
 
 
 
 
 


22 Şubat 2011 Salı

YASU

1971 yılı,
Güz dönemi mezuniyetinden iki yıl sonra,
İş,evlilik derken,
Bir anda kendimi,Polatlıda, " Topçu Okulu" nda bulmuştum.
Bizden bir dönem sonra,
Dört ay'a inen,Yedek Subay talebelik sürecinde,
Hemde kış döneminde,
Belki de yeni evli olduğum için,
Altı ay,kabus dolu günler yaşamıştım.
Hasretlikle..
 
Özgürlüğümün,ikinci kez kısıtlandığı o günlerde,
Akşamları sevgilime sarılacağım yerde,
On,onbeş kişilik koğuşlarda,yastıklara sarılır yatar.
Rahmetli Süleyman Çultu ile,
Ara koğuşta,
Karşılıklı yataklarda,
"Elmadağ cezaevi"nde,
Yattığımız günler gelirdi aklıma..
Süleyman ile,
Her Allahın günü,gün sayar
Duvarda,başımızın üzerinde asılı tabelamızın ikinci satırını,
Büyük bir tören,ve özen ile değiştirirdik.
 
" Geçer ,bugünde,yarında,nasıl geçti ise dün,
  Tahliye olmamıza kaldı...... gün  ".
 
Evet,Belediye otobüsü kaçırmaktan ,
Ankara Merkez cezaevi "Hilton" dan, arta kalan,
Kırkbeş günümüzü ,
Bir kaç kere ve birkaç bahane ile ertelettikten sonra,
Ankara'nın,
"Topal " İnfaz Savcısının,önerisi ile,
Uzun aramalardan,
Kızılcahamam,Kayaş,Mamak vs dolaştıktan sonra,
Bulduğumuz en rahat cezaevi olan,
"Elmadağ" da,
Meşhur,Yurt baskınından,
Bir gün önce tamamlamıştık..
 
O dönemde,
Sevgili arkadaşlarımız bizi hiç yalnız bırakmamıştı..
Kimi,cebinde,zulada, kanyak
Kimisi meyve,kimi sigara,
Kimiside,
Sadece sevgilerini taşıdılar durdular Elmadağ'a,
 
Onlar,gittiğinde,
Tepedeki,cezaevinin,
Ankara,Kırıkkale kara yolunu en iyi gören,
Nöbetçi kulübesinin,yanına dikilirdim..
Aşağıda,ovada,
Özgürlüğe giden yol,
Üzerinde gidip gelen arabalarla,
Ruhumu ,bedenimden ayırıp,
Alır,götürürdü ,Ankara'ya.
Bedenim ise,koğuşa geri döner,
Derme çatma bir " pikap" tan,
Cızırtılı bir,"plak" tan,
Neşet Ertaş,dinlerdi..
 
" Suçum nedir, bilmiyomda,amanın Leyla,Leyla,
  Ne ise ,söyle yarim de,söyle yarim,söyle "
 
 
Polatlı,"Topçu Okulu"n da,
Her sabah ve akşam,
Yedek Subay Bölüklerinin, toplanıp,tekmil verdiği bir alan vardı.
Bu alan'ın,hemen kenarından,
Ankara,Eskişehir,İzmir,Adana yolcu trenleri geçerken,
Koca koca adamlar,
Camlardan,pencerelerden,
Bir anlık bir süreçte,
Bir,güler yüz,
Bir,güzel kız,Görme umudu ile,
Sabahın veya akşamın ayazında,
Polatlının, o, zalim soğuğunda.
Demiryolunun kenarında toplanır,
Hararetli ,tartışmalar yaşarlardı..
 
" Kızı  gördünmü.? .Bana el salladı "
" Adamı gördün mü ?.Rakı içiyordu"
 
Aslında,herkes,
Kendi görmek istediğini görüyordu,
Çünki o tren ile,
Okul'un içinden, " Özgürlük " geçiyordu..
 
 
Özgürlük,böyle bir şeydi,
Sahip olanların,pek farkına varmadıkları,
Ama ,dışarıdan bakıldığında,
Ulaşılmaz,erişilmez,
Adamın beynini ve ruhunu kemiren,
Canını acıtan,ağlatan.
 
1974 yılı, temmuz'u geldiğinde,
Apolet'ler omuzumuzda,
Tatvan'da,
Çakı gibi bir Asteğmen iken,
Kıbrıs,çıkartması başladı..
Dışişleri Bakanımız, Rahmetli ,Turan Güneş Hocamız,
Londradaki,nafile turlar'dan sonra,
Kızı,"Ayşe" yi,tatile çıkarma sinyali ile,
Türk Ordusunu Kıbrısa ,çıkartmıştı..
 
Harp hali,nedeni ile,
Hanımı memleket'e gönderip,
Aylar boyu,Dağlarda,çadırlarda yattıktan sonra,
İzinlerimizi de kullanamadan terhis olduk.
Aradan, 37 yıl geçtikten sonra,
Bugünlerde," Kıbrıs"ta bağıranlar,
Pire'ye kızıp,Yorgan yakanlar,
Şimdilerde pek kıymetini bilemedikleri,
Veya,kendileri, esareti yaşamadıkları için,
Değerini, pek kavrayamadıkları ,özgürlüklerini,
İçlerinde,dönem arkadaşlarım Yedek Subaylarında olduğu,
Yüzlerce,Mehmetçiğin,
Ve,Kıbrıslı,Mücahit'in.
Kanı ve canı pahasına,
O zaman, kazanmışlardı..
 
1978 yılında,
Kurtardığımız,veya kurtardık zannettiğimiz Kıbrıs'a,
Bu sefer,
"Yeşilada" feribotu ile turist olarak gittim.
Sabah,ince bir sis tabakası altında,
Gemi "Magosa" Limanına yanaşırken,
İlk dikkatimi çeken,
Sol tarafta,
Göz alabildiğince uzanan,
"Maraş" bölgesi olmuştu..
1970 li yıllarda,
Mersinde,Doğru dürüst bir plaj,Otel, bir deniz evi bile yokken,
Kıbrısta,bu kilometrelerce uzanan sahil bandını ve üzerindeki tesisleri görünce afallamıştım.
Harbin kalıntılarını,
yakılan,yıkılan evleri,
Taze şehitlikleri,
Çıkartma yapılan sahilleri,
Paraşütle inilen,Beşparmak dağlarını,
Burada,
Bu Ada'da,
Yıllardır,karşı kıyıdan gelecek yardımı bekleyerek ölenlerin hissiyatı ile dolaştım.
O zamanlar,
Magosa yakınlarında,
Rumlardan kalma "Salamis by" diye büyükçe bir otel olmasına rağmen,
Psikolojik bir nedenle,
Belki de kaçması kolay olur diye,
Girnede, şehrin içinde,
"Dom" otel'de kalmıştım.
 
SBF yurdunda,
üç kişilik odalardan birinde,beraber kaldığım,
Hukuk Fakültesi öğrencisi,Kıbrısli , "Hüseyin" adında bir arkadaş'tan alışkın olmama rağmen,
Rum şivesi ile konuşulan Kıbrıs Türkçesi,
Sol taraftan işleyen İngiliz Trafiği,
Kullanılmakta olan Kıbrıs lirası.
Ve nerede ise Her kıbrıslı Türk'ün cebinde bulunan İngiliz Pasaportu.
Doğrusu biraz aklımı karıştırmıştı..
 
 
Aradan bir dört sene daha geçtikten sonra,
1982 yılında,
Ağabeyim,Atina'da,Basın Ataşesi iken,
Ailecek,Yunanistan'a,Tatile gitmek istediğimde,
Yunanlılar,bana ikinci bir "Kıbrıs" kazığı attılar.
O yıllarda,
Avrupa Konsey üyesi olan, Türkiye Cumhuriyetinin pasaportunu taşıyanlar,
Tüm Avrupayı vizesiz,ve sorgusuz sualsiz dolaşırken,
Yine,O yıllarda,
Pasaport ile gidilen,
O zamanki adı ile,"Kıbrıs Türk Federe Devleti"nin, giriş damgası, pasaportlarına vurulan Türkler'i.
Yunanistan,Ülkesine sokmadığı için,
Ailenin Tüm pasaportlarını yenilemek zorunda kalmıştım.
 
1982 yılında,
Türkiyede,1980 ihtilalinin,mahkemeleri,
Sıkı Yönetimlerin acıları,
Cuntacıların hakimiyetleri devam ederken,
Yunanlılar,
1974 Kıbrıs çıkarması neticesi,Kurtuldukları,Albaylar Cuntasının izlerini,
Çoktan silmişlerdi bile,
Bizler,
Kıbrıs Çıkartması yüzünden,yaşadığımız,
Ve,hiçte hak etmediğimiz,
Ekonomik ambargoların,
Siyasi dışlanmaların,
Asala terörünün,
Ve, Türkiye üzerinde oynanmaya başlayan oyunların
Sıkıntılarını yaşarken,
Avrupa'nın şımarık çocuğu, Yunanistan,
Ağzına kadar,
Akropol'e çıkan yolun kenarındaki, her kayanın tepesine kadar,Turist dolu,
Sabahtan öğlene kadar çalışan,
Öğleden akşama kadar,her tarafları kapatıp ,yatan,
Akşam oluncada,
Şehrin meydanlarını,
"Syntagma"yı,
"Plaka"yı,dolduran,
"Rembetka" eşliğinde,Sirtaki oynayıp,
"Uzo","Mastika" içerek,
Ve,düşman çatlatırcasına,
Çatır,çatır,düzinelerce tabak kırarak,
Bohem bir hayat yaşıyorlardı.
 
 
Şimdi,Yunanistan'a gidecek dostlar,
Anadolu'nun kaderinde,
İttihatçilerden,harekat ordusuna kadar,
Rol oynayan,
"Ata" mızın doğduğu kent,
Güzel İzmir'imizin ,
Hem görsel,hem ruh ikizi Selanik'i,
Saklı kent,Kavala'nın
Anadolu,Akdenizi'nin
Küçük,bakir koylarına ve köylerine ne kadar benzediğini görecekler.
Ötesi,
Bu yörelerde,
Yemek,içmek,eğlenmek ve yaşam kültürünün,
Bizimle ne kadar benzeşmesine şaşıp kalırken,
Bu insanlar ile,
veya onlar bizimle,
Niçin yıllar boyu,
Didişip,düşman olmuşuz,
Anlamakta güçlük çekecekler..
Ve,
Oralarda bir yerlerde,
Yunanlılarla beraber,
Uzo içip,
Buzuki eşliğinde,
Kolkola," Sirtaki" oynarken,
" Yasu " diye bağıracak,
Belkide,akıllarına,
Rahmetli Ecevit'in
Taa,1947 lerde yazdığı,
O,güzel şiiri gelecek...
 
" ... Aramızda bir mavi büyü,
 bir sıcak deniz,
 Kıyılarında birbirinden güzel,
 İki Milletiz...
...
    Önce bir kahkaha çalınır kulağına,
Sonra rum şiveli Türkçeler.
O,boğaz'dan söz eder,
Sen rakıyı hatırlarsın.
 
Yunanlıyla kardeş olduğunu,
Sıla derdine düşünce,anlarsın..."
 
 
 
Selam ve sevgilerimle,
 
Saner Gürdil.
21.02.2011 / Aşkabat.
 
 

25 Ocak 2011 Salı

ANILAR VAPURU HAKKINDA

Anılar Vapuru ;
Mekan kardeşimizin,
''Sevgili Tuncer Saner Gürdil'in güçlü kalemiyle.. Sevgi saygı baglılık, dostluk, idealizm, arkadaşlık degerleri temelinde..bir süreç dahilinde yazdığı,  Okulumuzun belirli bir dönemini anlatan "Anılar Vapuru" öyküsü..''   cümlesinde ifade ettiği özellikler yanında,

Sevgili Saner kardeşimizin ;
''İnşallah bu anlatılarda, tüm arkadaşlarım, kendilerinden de bir şeyler buluyordur..''  
cümlesindeki hedeflere ulaşmış olan bir öykü zinciri. 

İki kısımda toplam 12 bölümden oluşuyor. 

 Hikaye arayanlar için  güzel bir uslup ile kaleme alınmış tatlı bir öykü, geçmişi soruşturanlar için neler olmuşun cevabı, bir dönem mülkiyesinde öğrencilik yapan ve anılarını tazeliyecekler için eşsiz bir hazine...olan bu yazı dizisini, sıkılmadan kendinizden birşeyler bularak okuyacağınızı tahmin ediyor, SANER GÜRDİL kardeşimize emeğinden dolayı teşekkürlerimi, okuyanlara da saygı ve sevgilerimi sunuyorum
m.kırali

ANILAR VAPURU II.BÖLÜM 5

Evet,kartlar açılmıştı.
Ajan Provakatörler,her yerde idi.
Şiddet,şiddeti doğurmuş,
16 şubat 1969 da,
İstanbulda,
ABD, 6.ncı filosu protesto edilirken,
Beyazıt meydanında iki genç,bıçaklanarak öldürülmüştü.
Ekim 69 da, genel seçimlerde,
Adalet Partisi 256 milletvekili çıkartarak mecliste çoğunluğu alınca,
Siyaseten,değişen bir şey olmamıştı..
24 Ocak 1970 de,
Mülkiyeyi,Mülkiye yapan değerlerden birisi ,
SBF yurdu,
Vahşi bir saldırı ile,
Polisçe ele geçirildi.
300 kadar genç,cop darbeleri ile ve yerlerde sürüklenerek bir bilinmeze götürüldüler.
Dekan " Cahit Talas" ,Polisten dayak yiyen ilk dekan olarak tarihe geçti.
Demek,hınçları dinmemişki,
Aynı Cahit Talas,
12 mart darbesinde,Gözaltına alınıp,18 gün işkence gördükten sonra,Dekanlıktan uzaklaştırıldı.
15-16 Haziran 1970 de
Bu kez ,sendikalar,
Çalışma yasası ve sendikal haklardaki kısıtlamaları protesto için,( DİSK ve hatta TÜRK-İŞ )
İstanbul da yürüdü,
Çatışma çıktı,
İki işçi,bir polis ve bir esnaf hayatını kaybedince,
Sıkıyönetim ilan edildi..
Askerler,artık,geliyoruz diyordu,
9 martta ilk darbe teşebbüsünün ardından
12 Mart 1971 muhturası ile,
Siyasi Partiler ve Parlamento kapatılmadı ama,
Anayasa askıya alınıp,
Nihat Erim,CHP den istifa ettirilip,
Bağımsız,
Kukla,
Başbakan yapıldı.
1966-1971 yıllarının Üniversite hayatı,
geçirebilenler için böyle geçti.
Şimdilerde,bakıyorum da,
Yıl 2011 olmuş,
Aradan tam 40 yıl geçmiş,
Değişen bir şey yok..
Aynı tezgahlar kurulmuş,
Aynı oyunlar,yeni desteler ile oynanıyor.
Ve ben,uzaktan,
Ekran başında,
Daha önce,defalarca izlediğim bu filmi,
Ölüp gitmiş arkadaşlarımın acısı ile ve kırılmış kalbim ile,
yeniden yeniden izlerken,
Aklıma " Candan Erçetin " geliyor,
ve ne güzel söylüyor.
" Doldurun kadehleri içelim beraber,
Yılların yorgunluğu geçene kadar "
Saner ( Tuncer ) Gürdil.