Cengiz Özkan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cengiz Özkan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mart 2009 Pazartesi

Nevruz, Hıdırellez Geleneklerimiz


Uploaded on authorSTREAM by mehmetki


Nur Hanım, Nevruz hakkındaki derli toplu bilgiler ihtiva eden bu sunu için teşekkür ederiz. Nevruz, görüldüğü gibi, Türk dünyasını her tarafında, hatta tüm kuzey yarıkürede yagın biçimde kutlanmıştır. Bazan devlet törenleri yapılmış; bazan da (daha çok dinsel gerekçelerle) yasaklandığı olmuştur. Fatih sultan mehmet zamanınıda Yapılan bir düzenlemeyi Hammer kaydetmiştir. Ramazan ve Kurban bayramı dışında kalan tüm bayramlar (bu arada Nevruz da) İslamiyet'e uygun bulunmadığından resmî bayram olmaktan çıkarılır.
Saygılarımla.

Yücel ÖZLEM



Sevgili Cengiz ÖZKAN..

Türk Kültürünün köklerinde..
Hareketin canlılıgı vardır..

Bu nedenle..
Aşılayıcı ve dölleyici bir uygarlıktır..Eşitlikçi toplum yapısı..
Avcı toplum olmanı geregi yani
Üretim ilişkileri...
sosyal ve siyası teşkilatlanmasını da belirler..

Yiyecegini bulmak için hareket etmek zorunda olan bu toplumun elemanları....
İndüsün Kenarında pirinci içn yada yıkanması için yagmur bekleyen
Hint çiftçisi gibi..
yada hareket alanı en fazla bibisine gitmek olan bir acem çiftçisi gibi....
Degildirler..

Bunların
Topraga bagımlılıgı yoktur..
Toprak onlar için Dogada bulunan denge unsurlarından sadece bir tanesidir..
Topragın güneşin. suyun ateşin sahibi yoktur..
Olunamaz zaten..
Bir toprak parçasını çitle çevirip ortasınada bir ev yağıp kasım kasım kasdılarak...
Burası benimdir.. buraya giremessin Yassah Hemşerim .." diymessin..
Desende bu toplumun insanları anlamazlar.. tasarımında toprak mülkiyeti yoktur..

Bu nedenle..
Dogaya saygılıdırlar Dogal dengeye saygılıdırlar..
Hayatın bu dengeler içinde yaşamak oldugunu bilirler..
İşi gücü dogala mücadeledir..Bunların..
Bu nedenle..
dogadaki her degişiklik bu kültürce çok önemlidir..
yaşamsal önemi haizdir..
Bu nedenle... inanç sistemleri..
dogaya..
Güneş toprak dag agaç akarsu..kültüne dayanır..
Bu nedenle..
takvimlerini.. dogadaki iklim ve hayvan haketlerine göre belirlerler..
ve Bu yüzdendir ki..
Güneşin her yerde ve her zaman tayin edici ululugunun oldugunu.
keşfetmişlerdir..
Bu nedenle..
Hareket tarzları inançları..
saygıları kaygıları minnetleri nimetleri
gidecekleri yolun selameti .
dogal olaylara baglı olmuş..
ve bu nedenle..

Mevsimlerin degişmesi olarak keşfettikler günleri kutsamaya..
Bu mevsimleri zamanlarını hiç bozmadan dünyanın düzenini devam ettiren tanrılarına ..
bu günlerde hediyeler vermeyi.. adet haline getirmişler..
Örnegin:
"Oh be iyiki şu bahar geldi.. bize sevinç getirdi.. valla sevinçten uçuyorum..Herşey güzel olacak..
haydin dostlar bunu kutlayalım..
nimeti bize sunana da ayıp etmeyelim..Please yani.."
deyip baharı karşılamışlar..Bu karşılamanın adınada ..Nevruz demişler..

Bunu gören köleci toplum elemanlarıda..
kendilerinde olmayan..
yaşam biçimleri nedeniyle ihtiyaçda hissetmedikleri..
sınıf ve zümre farkını ortadan kaldıran bu tür sosyal gelenekleri görür görmez benimsemişler..
Hatta bu geleneklerin... Kendilerine..
hiç kımıldamadan oturdukları yerde..
uzaydan özel postayla gönderildigini dahi düşünmüşler..
Hatta ..
"Yahu kardeşim..
22 milyon Km2 lik bir cografyada..
Senden binlerce yıl önce bunları yaşayan toplumun gelenegini
Binlerce yıldır bunu yaşayan bunu hayat tarzı etmiş uygarlık bu güzelligi hiç kimseden kıskanmıyorda..
sen bunu nasıl oluyorda 22 bin Km2lik bir alana sıkıştırmaya çalışırsın..?
Zaten bu güzelliklerin sahipleride hiç himseden kıskanmamışlarki bu güzelliklerini..
Otur doya doya sende yaşa..!"
Diyen aklı başında bazı insanlara karşı....
Bunların..
elinden oyuncagı alınacak bir çocuk psikozu ile..

"Bana ne..! bana Ne...! Nevruz Benimdir.. benim olacaktır..
Ben bunu Yolda buldum.. kimseye vermem valla.."

Dedikleri rivayet olunur..

Kal saglıcakla..
Cengizim..

Sevgiler ..Saygılar ve Selamlar..
Mekan DEMİRKAYA




60 lı 70 li yıllarda bizim Kasabada
Yani Turgutlu Türkmenleri resmi bayram olmamasına rağmen
Sultan Nevruz adı altında bir bayram kutlardı....
Galiba buna birde Mart 9 u derdik.Herhalde eski takvimindeki Martın 9 una mı geliyordu ne
Bir de hıdrellez vardı resmen bayram değildi ama biz kutlardık
Şimdilerde milletin işi gücü var .Kimsenin bayram mayram yapacak hali yok

Akın Özçekirge



Sevgili Akın özçekirge..

Turgutlu Türkmenlerinin.. Aslı Kıpçak'tır..(Roma Kuman.. Ruslar poloveçt derler bu kavime..)
Oguz degildir..
Karamanlı oguzları ile Osmanlıya karşı birlik olup posta koyduklarından dolayı..
Türkmenleşmişlerdir Karamanlılaşmışlardır....
Osmanlı.. Karaman türkmeni ile turgutlu (Borçalı) türkmenlerini ayırır..
Geldikleri kanal.. Kafkasyadır..
12 yy.da Müslüman olan kıpcak kavminin külli azamisi.
Boylar halinde Anadoluya gelmişlerdir..
Gelirken de yanlarında.. bir miktarda..Bulgar ve Tatar da getirmişlerdir....
Kiçi borlu,Uluborlu...
Turgutlu türkmenleri boylerinın adıdır..
bu kabilenin kurdukları yerlerdir..Ama.. yerleşime geçtikleri..
esas temerküz noktalarına
Yani şehirlerine..
Kendi etnik gruplarına verilen ad olan "Turgutlu" adını vermişlerdir..

Öte yandan..
Çok haklısın..
9 Marta..
13 gün eklersen...
Şimdiki takvime göre..
"sultan nevruz" gününün.. hangi güne geldigini çıkarırsın..
Akıncıgım..
Sevgiler Saygılar ve Selamlar..
Mekan DEMİRKAYA



Dun, Saatli Maarif takviminin yapragini kopardigimda marta baktim.
9 yaziyordu. Aklima annemin mart dokuzu sozu geldi.
Mart dokuzu neydi dun bilememistim. Ama anladim ki eski Mart girmis, hatta dokuzu olmustu.Once Teevizyonda gormustum, kadinlar nisan yagmuru ile unu karistirip
maya kuruyorlar. Bu maya eksi maya oluyormus, yil boyunca uretilir kullanilirmis,
eksi maya ekmek yaparlarmis. memlketi arayip sordum, kuzenim, evet Mart hamuru dedi.
Anneannesi yaparmis, bu mart hamurunu. Eski marti bu yil bu nedenle bekledim,
bu gunlerde sakir sakir yagmur yagsin, sokaga inip bir surahiye temiz yagmur suyu
alacagim, kullansam kullanmasam mart hamurunu deneyecegim.
Biz de Tire'de her yil Sultan Nevruz'u kutlariz. O gun kirlara sehraya gidilir.
hava yagisli ise sehra yapilamiyorsa kahvalti sofrasina vazoda laleler cicekler konur,
yumurta kaynatilir, tokusturulur. Cocuklara kasnakli yapilir kasnakli cubuklarin altigen baglanmasi ve bu kasnagin renkli kagitla kaplanmasiyla yapilaan uzun ve zengin kuyrugu da olan yukseklerde ucan bir ucurtmadir. Kirlarda cocuklar kasnakl,i ucururlar.
Bunlari Tire Gruplarinda konustuk Face book ta. Birimiz Tire'yi annesini aramis, cevap geldi: Tire'de Sultan Nevruz pazar gunu, dun kutlanacakmis.
9+13=22 yapiyor. Pazar gunu de Martin 22 si idi. Bir seyleri yanlis mi anladim bilmiyorum
donup bir daha okumaliyim.
gecmis; Nev Rûz Sultan Nevruz Kutlu olsun, bolluk bereket getirsin.
Hidrellezi 6 mayista kutlayacagiz. O gun kis tamammen bitecek;Hizir la İlyas kavusacak. Kasim gunleri sona erip,Hizir gunleri baslayacak. Biraz Hidrellez sogugu, firtina olur ama onemli degil. Hidrellezle soguklar bitecek.
Saygi sevgi selamlar

Semra Toprak




Nevruz günü Televizyonda Güneydogudaki bir Kürt belediye başkan adayı Nevruzun bir Kürt bayramı olduğunu Türklerin buna sahip çıkma çabası içinde olduklarını söyledi de Sultan Nevruz hikayesini o yüzden yazdım.
Yani Kökeni şu yada bu .
O bayram bizde de var (dı)
Kürt arkadaş ve kardeşlerim dahil herkese Selam Ve sevgilerimle

Akın Özçekirge





Turgutlu'da acaba artik Sultan Nevruz kutlanmiyor mu?
Belki kutlaniyordur. Tire'de devam ediyor, hic ara verilmedi.
Ne yazik artik Hacikalfa Tepesi yok.
Hacikalfa adli yatirin yattigi yemyesil bir tepeydi.
Sehre yakin bir mesire yeriydi, ne zaman gidilse,
papatyalar uzerinde zeytin agaclari arasinda
ip atlanir top oynanir, kasnakli ucurulurdu.
yerli mali kirikkirsik yenirdi.
Koftu ceviz,kestane ,patlamis misir vs benzeri..
Hacıkalfa yok yerine gazino yapmak istediler,
erozyon pek izin vermedi.
Cok ugrastilar, belki hala ugrasiyorlardir.
Kale gibi setler duvarlar yapmislar.
Tire'liler Sultan Nevruzlarini baska mesire yerlerinde
kutluyorlardir. Yani bizim oralarda Sultan Nevruz yine var,
bitmedi...

Semra Toprak

19 Ocak 2009 Pazartesi

Nazım Hikmet Paris'te Anıldı

Sevgili Arkadaşımız M.Şehmus güzelin yazısı ve ekini takdim ediyorum.
C.Özkan
15.1.2009

ŞİİR BİR ÇIĞLIKTIR/ŞAİR/BABA


CENGİZ’CİĞİM ŞAİR BABA İÇİN UMARIM BU PAZAR ÖĞLEDEN SONRA GELEBİLİRSİN. BU ARADA SBF TAKIMI İÇİN BİR MESAJIM VAR ONU DA SENİN ARACILIĞINLA GRUBA İLETMEK İSTERİM ÇÜNKÜ ŞAİR BABA HEPİMİZİN BABA’SIDIR VE ONA BORCUMUZU NE YAPSAK ÖDEYEMEYİZ AMA İŞTE BİRŞEYLER YAPMAYA DA ÇABALIYORUZ. BAKİ SELAMLARIMLA.

SBF ÖĞRENCİLERİ, MEZUNLARI, BU CAMİANIN DEĞERLİ ÜYELERİ VE DÜNYANIN DÖRT KÖŞESİNDE PARILDAYAN CEVHERLERİ, ŞAİR BABA 107 YAŞINA GİRDİ BUGÜN. BU MUTLU OLAYI 18 OCAKTA KENDİMİZCE KUTLAYACAĞIZ. YOLUNUZ PARİS HATTINDAN GEÇERSE BUYURUN, BEKLİYORUZ. DAVETİYEMİZ VE KISA TANITIM YAZISI EKTEDİR, AŞAĞIDADIR. YOK UZAKLARDA KALACAKSANIZ LÜTFEN ANTENLERİNİZİ O GÜN ÖĞLEDEN SONRA PARİS’E DOĞRU DA UZATIN ÇÜNKÜ O GÜN KULAKLARANIZI ÇINLANATACAĞIZ. DUYDUK DUYMADIN DEMEYİN BİZSİZ ACILI HALEP İŞİ VEYA KURU FASULYA PİLAV VEYA ADANA KÖFTE YEMEYİN, VEYA YESENİZ BİLE BİRAZINI ŞAİR BABA’NIN HAKKIDIR DİYE BİR KENARA KOYUNUZ, ÇÜNKÜ BAKIN USTA NE DİYOR :

“Yine görüşürüz dostlarım benim,
yine görüşürüz.
Beraber güneşe güler,
beraber dövüşürüz.”

Hepinize en içten başarı dileklerim ve kalıcı dost selamlarımla.

M. ŞEHMUS GÜZEL

NOT : AYRICA BU MESAJIN EKİ VE BİR ANLAMDA HEDİYESİ OLARAK İKİ ŞEY SUNMAK İSTİYORUM:
BİRİNCİSİ : NÂZIM HİKMET’LE YAPTIĞIM HAYALİ SÖYLEŞİ,
İKİNCİSİ : ŞAİR BABA’NIN PARİS NAM KENTLE İLİŞKİSİNİ ANLATMAK İSTEYEN BİR MAKALEM.
UMARIM İLGİNİZİ ÇEKERLER.
*
18 OCAK 2009’DA

NÂZIM HİKMET VE PAUL ELUARD İLE

Nâzım Hikmet, Mayıs 1958’deki ilk gelişinden ve üç hafta kadar kalışından sonra, Paris’e birçok kez geldi gitti. Birçok mutlu insan tanıdı, birçok şair, yazar, sanatçı, militan, kadın ve erkek tanıdı bu kentte.

EE O ZAMAN BU KENTİN DE ŞAİRİNE BİR SELAM ÇAKMASI GEREKİYORDU. BUNDA ASLA KUSUR ETMEDİ BAŞKENT. ÇÜNKÜ BU KENT TARİHİNE VE KENDİSİNE ŞİİR DİZENLERE BORCUNU ASLA UNUTMAYAN BİR KENTTİR. KADİR BİLİRDİR. SEVECENDİR. KENDİ GEÇMİŞİNE SAYGILIDIR.

Nâzım Hikmet için de aynı şekilde davrandı ve 1964’ten itibaren değişik vesilelerle Şair’i anmak için geceler, anma toplantıları düzenlendi burada.

BU YIL DA BENZERİNİ YAPMAYA KARAR VERDİ ARKADAŞLARI. 18 OCAK 2009’DA GERÇEKLEŞTİRİLECEK BİR ANMA TOPLANTISIYLA. GÜZİN DİNO VE M. ŞEHMUS GÜZEL’İN KATILACAĞI SOHBET VE TARTIŞMA YANINDA NÂZIM HİKMET’İN ŞİİRLERİ OKUNACAK. MÜZİK DİNLETİSİ VE SİNEVİZYON GÖSTERİMİ SUNULACAK. NÂZIM’IN ŞİİRLERİ, MÜZİK EŞLİĞİNDE, GENÇ SES SANATCILARI SİRLEM VE SERPİL TARAFNDAN OKUNACAK.

GÜZİN DİNO, BU DÜNYADA EN ÇOK SEVDİĞİ İKİ İNSANDAN BİRİ OLAN (BİRİNCİSİ HİÇ TARTIŞMASIZ ABİDİN DİNO’DUR) ŞAİR BABA’YA İLİŞKİN ANILARINDAN BİRKAÇINI DİNLEYİCİLERLE PAYLAŞACAK. M. ŞEHMUS GÜZEL NÂZIM HİKMET’İN HAYATINI, PARİS’LE VE PARİSLİ DOSTARIYLA İLİŞKİLERİNİ ANLATACAK.

PAUL ELUARD DA ANLATILACAK. NÂZIM HİKMET VE PAUL ELUARD’IN POETİKALARINDA ORTAK NOKTALARI VAR MI ? YOK MU? BUNLAR DA PARİS’İN YANIBAŞINDAKİ BU ŞİRİN VE VİLLEJUİF NAM KENTTE DÜZENLENEN TOPLANTIDA KONUŞULACAK.

TOPLANTININ DAVETİYESİ EKTE. HANİ BU BÜYÜK GİT-GEL İÇİNDE, BU MÜTHİŞ DALGALANMA SONUCUNDA BURALARDA OLURSANIZ SİZİ DE ARAMIZDA GÖRMEK İSTERİZ UMUDUYLA. HEM DE BİLGİNİZ OLSUN DİYE.

M. ŞEHMUS GÜZEL
*
NÂZIM HİKMET İLE HAYALİ SÖYLEŞİ

Nâzım Hikmet’in « vatandaşlığa alınması » ve bugünkü hükümet sözcüsünün ağzından kaçırdığına bakılırsa « faydası » olursa ( C. Çiçek kime « faydası olursa »yı açıklamıyor, ama Arif olan anlar. Abidin olan da. Anlamayanlara ise özel açıklamalı bir el kitabı gönderebiliriz) « mezarının da Türkiye’ye getirilmesinin » konuşulduğu, yazıldığı, aman aman « demokrasi açısından ne adımlar atıldığı » fena halde ve çıyak çıyak damlara ve tepelere çıkılarak bar bar bağırıldığı bugünlerde aklıma geldi : Şair Usta, Mavi Gözlü Dev, kızıl saçlarını rüzgarda kızıl bayraklar gibi dalgalandıran, yakasından kızıl karanfilini başından emekçi kasketini eksik etmeyen, ülkesinin haritasını zindanlarda çizmiş, her hapishanesinde bir şair, bir yazar, bir ressam bulmuş, bir militan, bir ihtilalci yaratmış, zengin kültürüne katkı niyetine hediye bırakmış Nâzım Baba ile bir konuşayım, bir danışayım, bir fikrini alayım dedim.

Aradım. Ne iyi ki biraz zamanı vardı ve biraraya geldik. Yerini, tarihini ve saatini söylemem. İstanbul’da, Ankara’da, Bursa’da, Moskova, Varşova, Sofya, Prag, Leipzig, Viyana, Floransa, Roma, Milano, Paris ve başka mekanlarda peşini bırakmayan, çeketine, paltosunun eteklerine tutunmaya çabalayan, pabuçlarına bulaşan « gölge »lerinin, « aynasızların », « silik heriflerin » kulaklarını/antenlerini oynatmalarına gerek yok. Söylemem dedim mi söylemem. Tamam mı ?
Evet Nâzım Hikmet ile buluştuk,deri pabuçlar (Kimbilir belki İstanbul’dan Yaşar Kemal göndermiştir), ipek çoraplar (Abidin Dino Paris’te Rue de Rivoli’deki özel magazalardan alıp Moskova’ya postalamış yüzde yüz) kadife pantolon, şık bir çeket, mavi gömleğinin yakası açık, gömleğinin sol tarafında, tam kalbinin üstünde orak ve çekiç, ince bıyık, emekçi kasketi yerli yerinde, ağzında şiirleri var : « Sana son şiirlerimi okuyayım » diyor ve patlatıyor iki tane mis gibi taze ekmek kokusundaki şiirini. Bayılırsınız. Birer demli tavşan kanı çay içiyoruz ve Şair Baba ile hayali söyleşimize oturuyoruz. İşte burada bu söyleşiyi dikkatinize sunuyorum :

- Merhaba Şair Baba, duymuşsunuzdur mutlaka, size Türkiye Cumhuriyeti hükümeti vatandaşlık hakkını tanımak istiyormuş, tanımak üzereymiş, tanıyormuş, tanımışmış. « Kararname çıkmışmış »....Herkes birkaç gündür bu konuda yazıp durdu, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

- Selamına sevindim ama bu işe sevinemedim doğrusunu istersen. Bunu yapanları, yapmaya kalkanları elime geçirirsem fena halde dövebilirim bak!

Çok kızgın usta.

- Ustam ben masumum, bunun sorumlusu ben değilim bugünkü hükümettir. Hatta artık adını zikretmeyeyim çünkü çok ünlü hükümet sözcüsü « faydası olursa » mezarınızı bile ülkeye getirmeyi düşündüklerini söyledi. Tabii ailenizin de iznini aldıktan sonra...

- Kim önerirse önersin döverim, (g)özünün yaşına da bakmam! Tamam doğru ben zamanında mezarımın Anadolu’da olmasını istedim.Evet ben halklarımın toprağında, bu kutsal toprağın altında, bu “en büyük otelde”, milyarlarca insanın yattığı Anadolu toprağında “uyumak” istedim. Evet ama o günden bugüne, hesabını yapalım neredeyse elli yıl, yarım asır geçti, o günden bugüne köprülerin altından çok su afedersin çok kan aktı. Ne akması, aktırıldı. Basbayağı işte insanlara eziyet edildi ve ediliyor, gençecik çocuklar idam edildiler, o canımın içi topraklarda ufacık bebecik çocuklar bile öldürüldü, öldürülüyorlar ve bu dramların, bu yüz kızartıcı suçların nasıl son bulacağını da göremiyoruz. İşim yok oralarda. Önce kan durdurulsun. Önce barış gelsin sonra ben de gelirim.

- Sizi anlıyorum da neden yeniden vatandaş olmak istemiyorsunuz ne olur inandırıci bir cevap veriniz?

- Evladım ne onların vatandaşlıklarını istiyorum, ne de bana ayıracakları yeri. Beni kendi ucuz seçim hesaplarına mal veya malzeme etmesinler. Döverim bak ! Dahası yeniden vatandaşlık alıp tutuklanmalara muhatap olmak, hapishanelerini, işkencelerini ve işkenceçilerini tanımak istemiyorum. Bana yapılanları unutmadım. Nasıl unuturum ? Siz unuttunuz mu ? Size yapılanları, yoldaşlarınıza yapılanları ? Sadece bu kadar da değil, bugün benzer eziyetlerin, işkencelerin, haksız tutuklamaların, adaletsiz yargılamaların, insanları, kadın ve erkekleri ve çocukları zindanlarda çürütmek alışkanlığının sürdüğünü görüyorum. Duyuyorum. Bakın Erol Zavar’a : Bu çocuk çok iyi bir şair, onda kendi gençliğimi buluyorum. Ama o nerede? Söyler misiniz? Nerede? Sincan’da. Evet Sincan’da hapishanede. Yıllardır kanser tedavisi yaptırması için ve ölümle randevusunu geçiktirmesi için bile serbest bırakılmasına, özgürlüğüne kavuşmasına, çocuklarıyla ve eşiyle hasret gidermesine izin verilmiyor. Daha ne istiyorlar? Daha ne bekliyorlar : Ölmesini mi? Erol’a bir şey olursa Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bugünkü hükümet ve bu hükümetin o bildiğiniz sözcüsü başta, bütün yetkililerin tümünü hep birlikte sorumlu tutacağım. Asıl bunu not etsinler. En önce bu meseleyi çözsünler. Açık kapılara omuz atmaktan vazgeçsinler. Önce Erol’u ve benzer durumda olan birçok tutuklu ve mahkumu serbest bıraksınlar, savaşı durdursunlar. Savaşı durdursunlar evet. Savaş belasından daha büyük sorun olur mu ? Durdursunlar kıyımları. Barışı getirsinler toprağımıza, topraklarımıza. Dahası bana vatandaşlık hakkının tanınmasının bugün hiç bir kıymet-i harbiyesi de kalmadı. Onun için döverim diyorum. Evet döverim, dövebilirim. Beni duyuyor musunuz? Beni anlıyor musunuz?
M. ŞEHMUS GÜZEL
*
Nâzım Hikmet, Paris Gülüm

Nâzim Hikmet “gülüm” adını taktığı Fransa’nın başkentiyle mayıs 1958’de tanıştı.
O günlerde general Charles de Gaulle’ün şaibeli bir biçimde başbakanlığa atanmasına muhalefet eden ve bunu protesto etmek isteyen Fransız Komünist Partisi (FKP) ile Genel İş Konfederasyonu (CGT), on binlerce emekçinin katıldığı görkemli bir gösteriye bile katıldı, eşinin/doktorunun yasaklamış olmasına ve Güzin’in sert sert bakmasına rağmen. Eşi doktor Galina şairle Paris’e gelememişti, ama kalp sorunlarıyla karşılaşmaması için bir sayfa kadar tutan “önerilerini” okunaklı bir biçimde yazıp göndermişti. Ve Güzin bunların harfi harfine uygulanmasını denetlemek için kendi kendine yetki vermişti. Ve Nâzım da fena halde “yanmıştı”. Ne içki, ne istediği anda sokakta dolaşmak, ne de bilhassa merdiven çıkmak! Hiçbir şeyden çekmedi Nâzım, Güzin’den çektiği kadar (!) Ama uysal bir çocuk gibi “ablasının” uyarılarına katlandı. (Nâzım, Abidin ve Güzin’e mektublarında Güzin’i bazen “abla”, bazen “sevgili jandarmam” gibi nitelemelerle anıyor ve hafif tarafından yükleniyor. Artık o kadarı da olur; yılların arkadaşları ne de olsa .) Ama arada bir kaçamak yaptı. Araştırmalarım sonucunda buldum : Örneğin Güzin’in denetim için gelmesinden çokkkkk önce kalkıp hemen otelinin dibindeki ve Saint-Michel bulvarı üzerindeki küçük ama bir görseniz bayılırsınız cinsinden şirin kahvede bir sabah erken saatlerde kahve içtiği Fransız polis raporlarına kayıt edildi. Bunun şaka olduğunu hemen belirtmeliyim. Yarısı şaka ama. Polis kayıtlarında bu konuda iz var mı henüz bilemiyorum, ama Nâzım’ın arada bir sabah erkenden çıkıp aşağıdaki kahvede bir kahve içip iki croissant/çörek yediğini biliyorum. Çünkü bu « suçunda », Güzin’e asla « çaktırmadan », onunla işbirliği içinde olan Abidin Dino nam ressamın “ifadesinde” yazılı bunlar. Fakat Nâzım bunu doğrulamaktan kaçındı (!)

O gün, o gösteri günü yani, Nâzım Hikmet, Abidin Dino ve birkaç yoldaşıyla birlikte Republique Meydanı’na kadar yürüdü. Sonra yoruldu ve Abidin’in de ısrarı üzerine, “çünkü işin artık şakaya gelir yanı kalmamıştı”, şair gösterinin sonrasını bir arkadaşının (Charles Dobyznski isimli yoldaşı, sevimli arkadaşımız, “Vitamin Dede” bana bizzat anlattı bunları) evinin balkonundan izledi. Çok heyecanlandı şair. Ne demek yani koskoca Fransa işçi sınıfı değil miydi sokakları, caddeleri, bulvarları ve meydanları dolduran. Bu kızıl bayraklar yoldaşlarım, bu sloganlar arkadaşlar ne demek oluyor? İhtilal yürüyüşte değil mi?

Ve o günden itibaren ve hatta biraz öncesinden bile başlayarak birikmiş/biriktirilmiş hasretini gidermek için Nâzım Baba dolaştı durdu başkentte. Şurası Seine değil mi? Şurası Eyfel. Şurası Père Lachaise mezarlığı. Şurası komünarların tepesi; Louise Michel demek burada çarpıştı, elinde tüfek. Evet elinde tüfek. Demek kadınlar cephenin en önündeydiler. “Bravo!”. Demek çocuklar da savaştı. Demek burjuvazi katliamı burada yaptı. Şurada yatan Marx’ın o güzelim kızı değil mi? Söyleyin bana yoldaşlarım bu yürüyüş nereye böyle, söyleyin ne olur...

Nâzım, bu ilk gelişinde, üç hafta kadar kaldı Paris’te. Pek çok şiir yazdı. 1949 ve 1950’de özgürlüğüne kavuşması için basın toplantısı, şiirlerinin Fransızcaya çevrilmesi, imza kampanyası ve daha birçok iş için koşturan Tristan Tzara başta, bütün dostlarına teşekkür ziyaretleri yaptı. Aragon ve Elsa ile tanıştı. Fransız Komünist Partisi’nin isimleri az bilinen, ama sapına kadar ihtilalci militanlarından Direniş Haraketi’nin isimsiz yıldızları Jean Marcenac, Pierre Biro (Pierre ille “Nâzım’ın koruyuculuğunu yapacağım” diye tutturdu ve yaptı. Pierre bana anlattı bunları, uzun uzun) ve daha niceleriyle tanıştı. Paul Eluard’ı da çok tanımak isterdi Nâzım, ama Paul bu, şiir defterlerini bırakıp çokkkktan ayrılmıştı aramızdan. Şiir defterleri kaldı bize, bir de unutulmaz anıları: “Okul defterlerimin üstüne / sınıfta sırama ve sokakta ağaçlara / kuma ve kara / yazıyorum ismini”. Eluard’ın şiirinin çevirisi daha farklı olabilir, fakat ille biraz katkı yapmak istedim, ve bir-iki sözcük ekledim, fazlası yok, ama “ana fikir” bu.

Paris’te coştu Nâzım ve coşturdu. Mavi gözlü dev bu kardeşlerim. Gözlerinde çakan şimşekleri gördünüz mü hele? Yakasında kızıl karanfil, başında kasketi İstanbul’un afilli delikanlısıdır kolkola yürüdüğümüz. Hani İstanbul sokaklarının ifadesini alan, arkasındaki, önündeki ve bilhassa hep sağındaki « aynasızları », « gölgelerini », « silik ve silinmeye elleri mahkûm herifleri » sobeleyen ve onlardan birkaçına şiirlerini ezberleten delikanlı. Anımsıyor musunuz? İşte o Nâzım yoldaşlarım, Paris’i böyle teslim aldı : Şiirleriyle. Paris de zaten bunu bekliyordu ve bırakıverdi kendini şairin kollarına. Gülüm benim, Paris’im, iki gözüm sen de al beni kollarının arasına, al beni. Bu caddeler, bu kaldırımlar, bu sokak, meydan ve bulvarlar bizim. Louise Michel değil mi şu geçen? Maurice Thorez konuşmuyor mu bu gece “Université Nouvelle”de. Haydi çocuklar oraya evet evet hep beraber oraya gidiyoruz. Duclos da gelmiştir mutlaka. Marty de. Yoldaşlarla halaya durmak için tam zamanıdır. Haydi hep beraber.

Nâzım bu, kalbi arada bir tekleyebilir, hayattır bu ve şair önemsemez. Ama bir sarışın görsün, kalbinin tiktaklarıtiktakları hız kazanır ve “usta bir dakka bu bizdendir” işaretini verir ve Vera Tulyakova ile evlenir Nâzım. İki kere iki dört eder ve bal-ayını gençyaşlı (yazımda hata yoktur) ama yüzde yüz özgür çift Paris’te geçirir. Kimileri çatlar. Çatlasınlar, patlasınlar! Paris kırk gece, kırk gün sürer... Vera giyim kuşama meraklıdır. Nâzım deri ayakkabılara ve ipek çoraplara. Abidin ve bilhassa Güzin ile mağazalar dolaşılır. Zamanını yazmadım mı? Tamam işte yazıyorum, Nisan 1961’deyiz ve Nâzım’ın Paris, Ma Rose’u kitapevlerinin vitrinlerini süslüyor. Malatya gülü sanırsınız. Bu konuyu Zeynep’e ve Başak’a da sormalı sırası ve yeri gelince. Malatyalı gülünü tanımaz mı? Tanır elbette. Nâzım kitabının tanıtımı için Le Divan nam kitabevinde imza gününe katılır. Duyan gelmiştir, duyan koşmuştur ve tıklım tıklımdır kitapevi. “Gölgeleri” bile sıkışır, sıkışır ve bir duvar dibinde ezilmekten kurtulurlar belki, ama yine de eriyip, yerin dibine girip yiterler, biterler. Yoldaşlarım şenlik bugün Paris’tedir. Nâzım Hikmet halayı sürüyor. Mendil halaybaşı Abidin’in elindedir... Sonra gün gece, gece gün olur ve saati gelince Nâzım Vera’sını Paris’te bırakır, Havana’ya “uçar”. Dünya Barış Kurulu adına Fidel’e “Barış Ödülü”nü vermek üzere randevusu vardır. Hem Fidel’le ve Küba ile, hem de T büyük harfle Tarih’le. Küba’daki devrimci çoşku, devrimci gençler, kadınlar, kızlar ve erkekler, yaşlılar, ve gördüklerinin tümü şairi son derece mutlu eder. Nâzım’ın Havana Röportajı’nı okumadıysanız, videosunu görmediyseniz hiç geçikmiş sayılmazsınız ve bizde kardeşlerim, geç kalanlara da yer ayrılır. Gönül sofrasıdır bizimki. Buyurun sizi de şöyle alalım. Nâzım konuşmaya başlamak üzere...

Akan zaman, duran zaman. Gel zaman, git zaman...

Kasım 1962’de Nâzım’ın Leonardo da Vinci ile randevusu vardır. İtalya Mamma Mia ile. Mamma Roma ile. Ama önce Milano ve Floransa’ya gitmek, sanat eserlerine yüzünü sürmek ister Nâzım. Yanında gittikçe güzelleşen Vera, her zaman. Ama bu kuru fasulya ve pilav, balık ve pilaki, imambayıldı (ille bayıltacak imamı yemeden önce, Nâzım’dır bu ve bunun esbab-ı mucibesi de sual edilemez. Şairdir ve şaire şiiri soru-l-amaz!) ve rakı mis kokuları, tadları nereden geliyor? Paris’ten evet. Nâzım’ın “Benim Türkiye’m” dediği mekandan; Abidin ve Güzin’in ev-atölyesinden. İşe bakın, o gün Abidin’lere İstanbul’dan uçakla, evet evet uçakla bir sepet dolusu nevale gelmiştir ve Nâzım ile Vera’nın varışı ile Karaköy, Kumkapı, Beyoğlu, İstiklal Caddesi, Cadde-i Kebir diye yazar bizim defterler, pat diye 13 Quai Saint-Michel’deki ev-atölyenin işine düşerler. Pat diye, evet. Pata pat, pata pat diye.

Bilmem Nâzım’ın Vera, Abidin, Güzin, Jean, Charles ve daha birçok yoldaşıyla o yılbaşı gecesini Paris’te Doktor Hershel ve iki dirhem bir çekirdek eşi Dora’nın evinde geçirdiğini yazmam acımızı biraz azaltabilir mı? Bilemiyorum. Ama yazıyorum çünkü Nâzım o gece çok mutluydu. Bıraksanız, ince uzun bacakları üzerinde yaylanarak iki adım da İstanbul’a atlayabilir, oradan Bursa’ya uzanıp “taştan tayyere” ile geri dönebilirdi. Bırakmadılar... Ama şair yerinden bile kıpırdamadan iç yolculuğunu tamamladı ve döndü. Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim! dedi. Nâzım Hikmet, kendisine ayrılan zaman içinde yaşamanın ve yaşam aşkının tadını çıkardı, herşeye rağmen. Kötülük adamlarına inat!

4 Ocak 1963’te, yanında eşiyle Moskova’ya döndü Nâzım.

Evet, Şair Baba birkaç kez geldi Paris’e. Gitti Paris’ten. Evet geldi, gitti... Geldi, gitti... Oysa buraya yerleşmeyi ne kadar çok istediğini çoğumuz veya birkaçımız biliyoruz...

Sil göz yaşlarını Zeyno, Başak, sil gözyaşlarını Salih, Gül, Nuri, Şair Baba, Usta, Mavi Gözlü Dev, saçları rüzgarda kızıl bayrak, göğsünde orak ve çekiç Nâzım Hikmet 107 yaşında ve hep bizimle çünkü.

M. ŞEHMUS GÜZEL
*
Sevgili Cengiz ÖZKAN..

Mülkiyeden kardeşimiz..
Sevgili Şehmuz GÜZEL'in..
Paris Nam şehrinde...tertipledigi..
"Şiir bir çıglıktır/Şair Baba..."
başlıgı altındaki..
Nazım Hikmetin 107'ci yaşını kutlama ("anma" mı deseydim acaba) etkinligi..
ile ilgili olarak..

yazdıgı
1. Nazım et Paul
2. 18 Ocakta
3. Nazımla söyleşi
4. Nazım-Gülüm
yazılarını dikkat ve zevkle okuduk..

Ve.
Nazımın çok sevdigi bir şehir Pariste..
Yapılacak olan
107'inci yaşının kutlanması etkinliginin başında .
Bir Mülkiyeli arkadaşımızın bulunması..
Bize gurur vermiştir..

Bu etkinlikliklerin davet ve ilanı zımnında ..
Sehmuz Güzelin şahsi düşüncelerini de yansıtan bu yazılar...
Bugün.. Bu şairin ve şiirin erbabı arkadaşlarımında ıttılasına sunulmuş..

Dostlarımın hepsi bu etkinligi alkışlamışlardır..

Ancak.. arkadaşlarımdan birtanesi (Bu arkadaşımda digerleri gibi Mülkiyelidir..)
Şehmuz Güzelin..
"Nazım-Gülüm" yazısına hararetle katıldıgı halde..
"Nazımla söyleşi" yazısındaki yorumlarına ..
iki noktada eleştiride bulunmuştur..
Bende..
Şehmuz Güzelin yorumlarına ve düşüncesine yöneltilen eleştirileri..
bu arkadaşımın agzından
(Tıpkı Sevgili Şehmuzun Nazımın agzından Yaptıgı gibi..)
senin ve arkadaşların görüşüne sunulmasının uygun olacagını düşündüm..

Sehmuz Güzel'in..
"Duyduk duymadık.." diye şirinleştirilmiş bir anonsla..
ilan ettigi..
Pazar günü Pariste yapılacak Nazım etkinligine..

"SBF Ögrenciler ve SBF mezunları.." şeklinde bir hitapla başlaması...
Biraz yadıgandı..
ve acaba...
SBF ögrenciler ve mezunları yerine ..
"Sevgili Mülkiyeliler"
Diye başlasa idi...
Daha şık olmazmıydı..
Diye bir eleştiri yapıldı..

Ama asıl eleştiri..
Şehmuz Güzelin..
Nazımın agzından..yaptıgı..
Bu hükümetin Nazımın Mezarını mezarını Türkiyeye getirilmesi önerisine
Karşı olmanın gerekçesi olarak ortaya koydugu..
Şahsi düşüncelerine yapılan eleştiri idi..

Şehmuz Güzel..Yazısında..
(Güya..)
Nazıma mezarının Türkiyeye getirilmesi hakkında ne düşündügünü soruyor..
Nazım da bu soruya cevaben..
(Güya..)

"Tamam..Dogru..
..
Evet. ben HALKLARIMIN topragında..
..Milyarlarca insanın yattıgı Anadolu topragında..
Uyumak istedim..""

"Ama..o günden bu güne köprünün altından çok sular geçti..
Gencecik çocuklar idam edildi..
Ufacık bebecik çocuklar bile öldüler..
Bu dramların..
Bu yüz kızartıcı suçların..
Son bulacagınıda göremiyorum..

İşim yok oralarda..""

"Önce Kan durdurulsun..
Önce barış gelsin..
Sonra ben gelirim.."
diyor..

Sevgili Ş.G. böyle diyor demesinede..
Ama..
Nazım..
Hiçbir şiirinde..
"Halklarım.." demiyor..

Nazım hiçbir yerde..
Ülkemizde..
Son 30 yılda emperyal güçler tarafından türk insanına dayatılan..
ve belli bölücü kesimin terör örgütünü haklı gösteren..
ABD destekli..
Oligark, Feodal, Irkçı ,Gerici..Aşiret Agaları ve Şıhlarının ve onların müttefiki.. Liberallerin....
Agızlarına plesenk ettigi
"Önce kan durdurulsun.."
"önce barış yapılsın.."
Yüz kızartıcı suçlar dan ve..
Bu dramlardan .(özür dilensin..)
gibi slogan lafların hiçbirini..etmiyor..

Yoksa ..
Bu gerici kesimde..anıden ortaya çıkan ..
Bu Nazım sevdasının..
Bu Nazım tartışmasının..
Bu Nazımı.. bölücü ABD ideolisinin savunucusu gibi gösterilmesinin..
Bu Nazımın.. Anti emperyalıist şiirlerini..Kuvvayı Milliye destanını yok sayıp,
Hala devam eden türk devrimini "es" geçip..
Ülkede hakim olan ABD güdümlü gerici ittifakın..
Siyasi tezgahlarında.. ideolojik malzeme olarak kullanılmasının ..
Ve ülkenin bagımsızlıgının yokedilmesini hedefleyen tüm bu çabaların...

Bu kapsamda..
Son günlerde..
Nazımla aynı kefeye konulan..
Aynı ideolojinin insanlarıymış gibi halkımıza yutturulmaya çalışılan..
Hala türk mahkemelerince..
Cinayet..
ve kanlı terör örgütüne yardım ve yataklık eylemlemleri nedeniyle aranan
Ahmet Kaya ve Yılmaz Güney gibi şahıslara..
İade-i itibar saglama oyununda..
Nazıma verdikleri rolün...
uygulanmasının bir parçasımıdır....?

Diye düşünüyor.. bu benim arkadaşım ..!

Bu yazı ile..
Nazım Hikmeti..
Gögsüne Orak-Çekiç işlemeli bir tişort giymiş..
ve Paris sokaklarında..
"Halklara özgürlük.."
"Önce kan durdurulsun.."
Önce barış yapılsın.."
"Yüz kızartıcı suçlar ve Dramlar.. Kaldırılsın.."
Bu Nedenle, Suça düçar olanlardan özür dilensin.."
Diye avaz avaz bagıran..
Bir Militan olarak takdim edildigini söylüyor..benim arkadaşım..

Benim bu arkadaşım..
ayrıca..
Sevgili Şehmuz Güzelin
Yazısında..söz ettigi
"Yüz kızartıcı suç.."
ve
"Dram"
Laflarıyla neyi kastettigini
Net şekilde bize izah etmesi gerekir.." diyo..
Yada..
Bu laflarının günün modası ermeni yada kürt soykırımı iddiası ile uzaktan yakından bir ilişkisinin olmadıgını..
Tertipledigi Nazım gecesinde..
Nazım Hikmetin..

Kuvvayi Milliye Destanından alınan..

Sarışın bir kurda benziyordu..
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı..
Yürüdü uçurumun başına kadar..
Egildi..durdu..
Bıraksalar..
İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak
Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak..
Kocatepeden Afyon Ovasına atlıyacaktı..
şiirini okuyayarak göstermesinin de beyyine külfeti kapsamında kabül edilebilecegini söylüyor..
Bu arkadaşım..

Bu arkadaşım.. kafayı takmış bu yazıdaki ifadelere..
diyorki..
Yazıda yer verilen

"Yine görüşürüz dostlarım..benim..Yine görüşürüz..
Beraber güneşe güler..Beraber dögüşürüz.."
şiirinde..
Nazım kimlere "dostlarım" diyor..?
"beraber dövüşürüz" derken .. kimlere karşı..kimleri kastediyor....?
Ermenicilere mi.. yoksa kürdcülere mi.."Dostlarım" diyor..?
Eger öyleyse..
Bu dostlarıyla.. Nazım kime karşı dögüşecek..
Türk Ordusuna karşı mı..?

Nazım Vatanından, Memleketinden ve Türk Halkından...
Türk ordusundan..
Yüz kızartıcı suçları ve dram yaratıcıları olarak niteleyip..
bu kadar nefret ediyorsa..

Neden ..Kitabının sonunda..

"Sonra ..
Sonra..9 Eylülde İzmire girdik.."
diyerek Türk Ordusuyla kendini özdeşleştiriyor..
"Halklarım.." diyerek türk halkı kavramını parça pinçik yapıyorsa....
Neden kitabının sonunda..

Güneyden kuzeye..
Dogudan Batıya..
TÜRK HALKI'yla beraber..
seyretti İzmir Rıhtımından Akdenizi..
diyerek.. bu devrim ..bu zaferi..
Türk halkının bir devrimi olarak niteliyor....

Neden..bu büyük kitabının sonunda..

Ve bizde burda bitirdik destanımızı..
Biliyoruz ki layıgınca olmadı bu kitap...
TÜRK HALKI bagışlasın bizi..
Onlarki..toprakta karınca.......

"halklar" demiyorda.. "Türk Halkı" diyor..
Yüz kızartıcı suçların suçlusu olarak gördügü türk halkından..
Neden kendisini bagışlamasını istemiş..
Nazım, "halklarım" diyerek..
Kürt ve ermeni azınlıklarını kastediyor ise..( en azından türk halkını kastetmiyor ise..)
ve bunları koruyan ..
Fransaya, Almanyaya ABD ve İngiltereye "medyunu şükran" olması gerekmez mi..? mantıken..
Peki o zaman..
Neden şiirinde..

Esirler arasında General Trikopis..
Alaturka sopa yemiş bir temiz..
Ve sırmaları kopuk Frenk Uşagı..

"frenk uşagı" lafını..
Türk devriminin karşısına karşına dikilen bu halkların istilacı güçlerinin komutanları için kullanıyor..
Neden her şiirinde..
Müstevlilerin siyasi emelleri ile kendi şahşi çıkarlarını çıkarlarını tevhid eden dahili ve harici bedhahların karşısına..
Türk bagımsızlık bayragı altında
Devrimci türk halkı ile birlikte..
Dimdik Karşı duruyor..
Bu Nazım.. Ha.. Neden..?

Acaba Sevgili Şehmuz.. Şair Nazım diye kastettigi...
Yoksa.. Şair kazım mı..? isimlerde bir karıştırmamı var.. yoksa.. diye soruyor ..
Benim arkadaşım..
Büyük bir şaşkınlık içinde..

Valla bende çok şaşırdım.. Cengiz..
Arkadaşım bunlarla da kalmıyor..
Birde sana mesaj yolluyor..
Diyorki..
Ben Fransada Cengizin yerinde olsam..

Bu Nazım etkinligine pazar günü mutlaka katılırım..
Hatta .. Bizim Başkan..İhsan Feyzibeyoglunun..
Nazımın mahkum olarak yattıgı.. mapushanelerin bulundukları yerlere..
Nazım burada mapus olarak yattı" şeklinde levhalar konulması yönünde...
başlattıgı kampanya ile ilgili yazdıgı yazıyı orada okurum..

Ve Nazımın Anavatanında da insanların..
Nazımı anma işini büyük titizlikle....
Bu gibi etkinliklerle yürüttüklerini ifade ederim....
Ayrıca..Bu mezar taşıma işinin...
Böyle ideolojik.. zorlama gerekçelerle speküle edilmemesini..
Bu mezar taşıma işinin.. bir insani yönünün oldugunu..
Burada kararın..
Nazımın Hikmetin ailesine bırakılmasının...
En uygun..
Hukuki ve insani tavır olacagını..
söylerim...
diyor.. bu arkadaşım..

Aktaracaklarım
Hepsi bu

Sevgi..Saygı ve Selamlar..
Mekan Demirkaya
17.1.2009
*
DEĞERLİ KARDEŞİM CENGİZ, MERHABA. İLETMEK İNCELİĞİNİ GÖSTERDİĞİN YORUMU OKUDUM. ÇOK YARARLANDIM. YAZAN ARKADAŞIMIZ İSMİNİ BELİRTMEMİŞ AMA ELİNE SAĞLIK. GÜZEL YAZMIŞ, NÂZIM BABA’DAN ÇOK İYİ ŞİİRLER SEÇMİŞ. KENDİ DÜŞÜNCESİNİ BELİRTMİŞ. HER TÜRLÜ DÜŞÜNCEYE SAYGIM OLDUĞU GİBİ BU DÜŞÜNCEYE DE SAYGIM VAR. DAHASI DÜŞÜNCELERİMİZİN ARASINDA ÖYLE KORKUNÇ BİR FARK TA YOK. BU BÜYÜK İHTİMALLE MÜLKİYELİGİMİZDEN KAYNAKLANIYOR. MÜLKİYELİ OLMANIN KAZANÇLARINDAN BİRİ DE BUDUR KESİNLİKLE.
AYRICA YERİNDE SAPTAMALARIYLA UFKUMU DA GENİŞLETİYOR. SAĞOLSUN.
ÖRNEĞİN “SBF öğrencileri ve SBF mezunları” türünde bir hitap yerine “Sevgili Mülkiyeliler” demek daha şirin olabilirdi. Yazma anında aklıma gelmedi anlaşılan. Ama her şeyde de kasıt aramamak lazım nitekim hemen sonra “bu camianın değerli üyeleri”den söz ediyorum.
ARKADAŞIMIZIN VE SENİN İZNİNİZLE, KİMİ YANLIŞ ANLAMLARI DA BURADA HEMEN DÜZELTMEK İSTERİM.
Yukarıdaki hitap sadece sana ve gurubun değerli üyelerine iletttiğim mesajda geçiyor. Böyle bir hitabı elbettte toplantıdaki tebliğimi sunarken kullanmam söz konusu olamaz.
Nâzım Hikmet Türk’tür ve kendisini ellbette Türk olarak tanıtıyor. Bunun tartışmaya gelecek bir yanı yok.
İşte bir ispatını Şair Baba’nın ağzından aktarıyorum : “Ben ‘Ari’ ırka inanmıyorum. Bunu tarih ispatlamaktadır, üstün ve aşağı ırk yoktur.
Ben şahsen ırkların karışmasından yanayım. Türküm ancak kanımda Polonyalılık, Almanlık, Gürcülük, Çerkeslik ve Fransızlık var.”
(Nâzım Hikmet’in doktor eşi Bayan Galina Kalesnikova’nın Nâzım’la Yedi Yıl isimli kitabından, aktaran Kıymet Çoşkun : Barışın Şairi Nâzım Hikmet, Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı Yayınları, İstanbul, 2007, s.116.).
Benim “deneme” (essai) türündeki yazımda “halklarımın” demem Nâzım’ın kendi kökenlerine gönderme olduğu kadar özellikle Anadolu ismi verilen bu geniş ve tarihi bölgenin kadim tarihine göndermedir : Evet tarihin ilk anından bugüne bu bölgede çok halk yaşadı. Bu anlamda Anadolu’nun tarihini çok eskilerden başlatıyorum. Dahası böyle olmasaydı nasıl milyarlarca ölüden söz edebilirdim? Birçok kıta arasında (sadece Avrupa ve Asya değil, aynı zamanda Afirika ile de) geçiş noktasında olan ve akıl almayacak zenginliklere (yeraltı ve yerüstü) sahip bu bölge binlerce savaş sonucu tarlası, kasabası kenti, köyü, dağı, taşı, köprüsü, yolu defalarca ve defalarca tarümar edilmiş bu kadim toprağın altında maalesef evet milyarlarca can yatıyor. Elbette toprağın üstünde olan bizler bunu bellki hiç mi hiç aklımıza getirmiyoruz ama şairler bunu unutmazlar asla. Evet bu toprağın altında miyarlarca insan yatıyor , kimi “kefensiz”, ve çok değişik halklardan. Bunu Nâzım’dan iyi hangimiz duyumsayabiliriz, kim bilebilir? Öte yandan dram sözçüğü sadace arkadaşımızın anladığı mana da kullanılmıyor ki : Nâzım Hikmet için veya benim için dram bir kadının, bir çocuğun veya bir erkeğin herhangi bir cinayete kurban gitmesidir. İntihardır. İdamdır. Evet bu tür ölmeler veya öldürmeler de dramdır. Hem de nasıl. Ölmeler ve öldürmeler bir olayla sınırlı değil, enazından benim denememde. Milyarlarca ölüden söz ediyorum. Onbinlerce yılllık tarihten bahsediyorum. Dram Nâzım Hikmet gibi bir şair ve “adli bir hata” sonucu yıllarca hapishanelerde çile doldurmuş biri için günümüzde Erol Zavar isimli bir genç babanın hapis yatmasıdır. Kanser teşhisi konulmmasına rağmen tedavisini yaptırabilmesi için bile yılllardır serbest bırakılmamasıdır.
Nâzım Hikmet komünisttir. Türkiye Komünist Partisi ile ilişkileri inişli çıkışlı da olsa bu böyledir. SSCB’ye gittikten sonra da hem TKP ile hem de SSCB-KP ile ilişkisi sıkı ve sahici eleştirici bir biçimde yürümüştür. Bunu ispat için pek çok belge, makale, kitap bulunuyor. Bizzat Şair Baba’nın yazdığı tiyatro oyunu da...Özetle Nâzım’in Türkiye’de onca yıl hapis yatmasının sebebi komünist olmasıdır. Bu nedenle kalbinde, gögsünde orak ve çekiş var diye yazıyorum. Evet komünist olarak yaşadı ve komünist olarak öldü. Bu onun ülkesini sevmesine engel değildi. Hatta vatanını sevdiği için komünist oldu demek bile mümkün. Koskoca paşa torunu isteseydi gelkeyfimfel diye sefa süreilirdi. Nitekim kimi Fransızın anlamadığı da bu : “Nasıl olur da o kadar varlıklı biri komünist olur?” sorusu bana çok sık soruluyor örneğin. Doğal olarak herkes istediği yorumu yapabilir. Dolayısıyla Nâzım “gögsünde orak-çekiç işlemeli bir tişört giymiş” eleştirisi yerine oturmuyor. Çünkü benim yazdığım simgesel/sembolik olarak onun angajmanına işaretediyor. Arkadaşımızın yazdığı ise, hiç kusura bakmasın lütfen, Nâzım’a ve angajmanına “Fransız kalıyor”. Mesele tişört değl. Mesele onun komünist olarak onca çile doldurmuş olmasıdır. Bunu sineye çekmesidir. Nâzım kendi yaşamı, kendi dönemi ile anlatılabilir, anlaşılabilir, günümüzün parametreleriyle onu açıklamaya çalışmak ona “Fransız kalıyor”. Ama kimseye engel olacak ta değilim. Elbette hekes kendi yorumunu yapabilir, hatta yapmalıdır da. Bundan alınmamak lazım. Buna da saygım var. Ne iyi ki hiçbir şey, hiç bir olay tek açıdan açıklanamıyor. Nâzım’in bize bıraktığı miraslardan biri de bu öğretidir.
Vatandaşlığının iade edilmesi meselesi binbir açıdan irdelenebilir. Ben denememde yazdığım gibi gördüm ve Nâzım’ın ağzından ama herkesin anlayabileceği gibi kendi görüşüm olarak açıkladım. Adında “hayali söyleşi” olasınndan da bu anlaşılıyor. Nâzım’la bugün söyleşi yapmanın başka türlüsü mümkün değildir zaten. Bu işte elbettte Nâzım’ı, Abidin Dino, Güzin Dino,Münevver Andaç ile dostluğum ve bunun yıllarca sürmesi sonucu biraz daha yakından tanımam da yardımcı oldu. Bütün eserlerini, onunla ilgili bütün yapıtları, ondan iki satırla bile bahseden kitapları okumamı saymıyorum. Çünkü bunu herkes yapabilir. Bunun da epey yararı olduğunu göz ardı etmiyorum. Ama Nâzım’ı birçok kişiden, özellikle onu çok yakından tanıyan birinci ağızlardan dinleyince “benim Nâzım’ım” böyle konuşurdu diyerek o hayali söyleşiyi oluşturdum. Elimi vicdanıma koyarak söylüyorum : Evet böyle konuşurdu 3 Haziran 1963’e kadarki zaman çetvelini sıkı sıkıya dolduran saçları rüzgarda kızıl bayrak gibi dalgalanan Nâzım Hikmet. Ezcümle şunu söyemek istiorum : Temmuz 1951’de vatandaşlıktan çıkarıldı ve Ocak 2009’da vatandaşlığı iade edildi. Aradan TAM 58 YIL GEÇTİ. Oysa benim bildiğim Nâzım Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından asla çıkarılmamış olmayı tercih ederdi. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes’e yazdığı şiir yeniden okunabilir.. Dahası vatandaşlıktan çıkarılmak, vatandaşlıktan çıkarılan için öyle kolay kolay hazmedilebilir bir mesele de değildir. Nâzım gibi duygusal, içindeki çocuğu öldürmemiş, içindeki kadına sayğılı ve bilhassa içindeki maçoyu ayaklarının altında ezmiş biri için hele , böylesi bir karar bir acıdır, bir darbedir, başınızdan kaynar suların boşalmasıyla eş anlamlıdır. Yani öyle kolay kolay sineye çekilemez, bir anda bütün mazinizin, toz dumanı içinde koşturduğunuz bütün sokak, bulvar, cadde ve meydan isimlerinin silinmek istenmesidir, hapishane duvarlarında bıraktığınız sigara dumanlarının püfff diye sönüp gitmeleridir, emin olun, kimliğinizin elinizden alınmasıdır. Nâzım vefatına kadar Polonya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti vatandaşı olarak ve bu cumhuriyetin pasaportuyla dolaştı. Ama soyismine ve ismine örneğin bir türlü alışamadı. Vaktiniz varsa hızla bir anısını aktarayım. Güzin Dino’nun bana anlattığı biçimde : Nâzım aktarma yapmak için Paris Havalanında birkaç saat beklemek zorunda kalınca, Güzin, Abidin ve Charles Dobzynski’ye telefon etmiş, onlar da gelmişler, sohbet ediyorlar. Nâzım bu, bildiğiniz gibi, hemen “Size son şiirlerimi okumayım mı?” diye başlıyor ve elbette her zamanki gibi yanıt filan beklemeden, belki de yanıt gelmiştir ama Şair Baba’nın keyiften ve heyecandan onu duyacak hali yoktur, “Çünkü kardeşlerim Türkçe şiir okuyacak!”, girişiyor Nâzım Hikmet...Sohbet bitmiyor...O arada sürekli olarak anons yapılıyor : “FalanFilanfişmekan uçağınız kalkmak üzere sizi bekliyoruz...” İki anons, üç anons, beşincisinde Nâzım”uyanıyor”, “Yahu çocuklar bu benim adım, beni çağırıyorlar, hemen gitmem lazım, na yazık” diyor ve kalkıyor. Anlatabilliyor muyum? Bir şey daha : SSCB hiçbir zaman Nâzım’a SSCB vatandaşlığını vermek istemedi Neden? Neyse uzatmayalım. Mesele öyle bir kağıt mesesi değil. İşin hissiyatı var. Bu acının hazmedilmesi veya hazmedilememis var. Nâzım bunu asla ama asla hazmedemedi. Nâzım memkeketine hasretkaldı. Budur beni mahveden. Budur. Yoksa ona yarım asır sonra atandaşlığının iad edilmesi devede kulak. Nâzım açısından. “İade edenler” bunu seçim yatırımı gibi kullanmak istiyorlar, bu çok belli oluyor ve tersine tepecek. Nâzım severler o kadarçık uyanıktırlar mutlaka.
Canımız kadar sevdiğimiz kutsal memleketimizde maalesef “vatan haini” ilan edilmek kolay : İşte Nâzım Hikmet örneği. Vatansever olmak ise çok zor : İşte yine Nâzım Hikmet örneği. Onun gerçek vatansever olduğu vefatından elli yıl sonra ançak farkedilebildi. Hatta “keşfedildi” bile diyebiliriz. Bu da bize yeter. Çünkü bu kötü örnek bile insanlık tarihi açısından son derece önemli bir örnek olarak yolumuzu aydınlatıyor. Evet Nâzım Hikmet aydınlatmaya hep devam ediyor/edecek.

Son bir-iki nokta daha :

Birincisi : “Gece” değil düzenlenen “öğleden sonra 14.30’dan itibaren başlayan” bir toplantı, bir anma toplantısı.

İkincisi : “tertipleyen” ben, M. Şehmus Güzel, değilim. Düzenleyenlerin kimler olduğu davetiyenin alltında sarih bir biçimde belirtiliyor. Ben sadace konuşmacılardan biriyim. Evet sadece bu anma toplantısı kapsamında yapılan konuşma/tartışma bölümünde Güzin Dino ile birlikte katılıyorum, “ Nâzım Hikmet ve Paris, Ma Rose” başlıklı tebligi sunacağım. Ve soru(lar) olursa yanıtlayacağım. Nâzım’ın Fransızca şiir kitaplarından birinin başlığını alarak Paris ile ilişkilerini anlatacağım. Uzakta olan ve bize katılamayacak olan değerli dost, tanıdık ve arkadaşlara ve yoldaşlara da “tadımlık” anlamında “Nâzım Hikmet, Paris gülüm” başlıklı makalemi gönderdim. Birçok ama gerçekten birçok arkadaş, yoldaş, dost ve tanıdıktan son derece olumlu yanıtlar aldım. Aynı şey “hayali söyleşi” için de geçerli. Nitekim birçok internet sitesinde yayınlandılar. Yayınlanıyorlar. İnternet sitelerinde gerçekten bir “akış” var ki kimsenin aklına gelmezdi...Birinde yayınlanan bir şey bakıyorsunuz bir anda beşinde, onunda yayınlanıyor....

Nihayet anma toplantısı herkese açıktır. Afişleri Paris’te ve yakın banliyölerinde günlerdir birçok mahallede duvarlarda görülebiliyor. Küçük el ilanları binbir yerde dağıtıldı. Birçok internet sitesinde, Fransızca yayın organlarında duyurusu yapıldı, Fransa’da, Türkiye’de birçok insana haber verildi.. Düzenleyenlerden biri Fransız Komünist Partisi olunca onun da dünya kadar yayın organları aracılığıyla duymayan kalmadı. Dahası Fransa’da “public” her toplantıda olduğu gibi burada da polis bulunacak mutlaka, ama elbette sivil olarak. Yani hani ne olur ne olmaz diye. Fransız polisi uyumaz (!) Evet toplantı “public”tir, yani herkese açıktır ve evet herkes gelebilir. Bu vesileyle ben de yakın dost, arkadaş, yoldaş ve kardeşlerimi davet ettim. O zaman elbette en başta da Cengiz Özkan gibi değerli bir Mülkiyeli kardeşimi de. Mülkiye camiasının da Nâzım Hikmet’le özel bir ilişkisinin, yakın bir akrabalığının olduğunu bizzat bildiğim ve yaşadığım için, camiamızın haberi olsun diye davetiyeyi, kısa tanımı yazısını, makalemi, denememi de ilettim. Aramızda bu kadarçık paslaşma da olmalı sanıyorum. Maksat herkesin haberi olsun. Yorumunu iletmek zarifliğini gösteren değerli arkadaşımız da belirtiyor : Nâzım öyle bir kişinin, bin kişinin “malı” değil ki, milyonlarca insana mal olmuş evrensel bir şair. Boşuna Mavi Gözlü Dev denmiyor..
Bitiriyorum : Bu yanıt yarınki toplantı için iyi bir alıştırma/önçalışma oldu. Yarın çünkü “çim sahada oynayacağımı” hiç kimse söyleyemez. Toplantının yapılacağı salonu görmedim ama bundan emin olabilirsiniz. Bilim adamı olan bilir : Her taraftan hücum geliştirilecek. Hiç kuşkum yok. O nedenle kalemi (aslında iyi bir kaleci arıyorum, duyduk duymadık demeyin. Şükrü hariç, şimdi BJK’lıları kızdırmadım umarım) ve savunmamı çok sağlam tutmam lazım. Bu, hiç gol yemeyeceğim anlamına gelmez, ama mağlup olmayacağımdan eminim. Musterih olun değerli Mülkiyeli kardeşlerim. Sevgili öğrencilerim ve meslektaşlarım. Hepinize en içten selamlarımı, sevgilerimi sunuyorum. Sağlıcakla kalın.

M. Şehmus Güzel
17.1.2009
*
Nazım Hikmet'in 107 nci doğum günü etkinlikleri çerçevesinde Paris'in Villejuif şehrinde yapılan etkinliklere katınılmış olup tespitlerimiz aşağıdadır.:
1-Eylem Fansız Kominist partisi Villejuif örgütü ile ASFA(Fransa ve Anadolu Dayanışma Derneği) tarafından parti örgütünde gerçekleştirilmiştir.
2-Toplantıya Şehrin Belediye başkanı da dahil olmak üzere 200 civarında Fransız ve Türk katılmıştır.
3-Toplantı başta Nazım Hikmet olmak üzere ölenlerin anısına 1 dakikalık saygı duruşu ile başlanmıştır.
4- İlk olarak Türk ve Fransız düzenleyiciler bier konuşma yapmışlar ve Nazım'dan bazı şiirler okunmuştur.
5-Nazı Hikmet'le ilgili bir belgesel gösterilmiştir.
6-Nazim Hikmet ile Paul Eluard'ın ortak noktaları anlatılmış ama ağırlık hep Nazım Hikmet üzerinde yoğunlaştırılmıştır.
7- Yeniden Nazım'ın birkaç şiri okunmuştur.
8- Bu arada hastalığı nedeniyle gelemeyen Güzin Dino ile başka ülkede oldukları için katılamayan Mihri ve Sevim Belli'nin mesajları okunmuştur.
9- Arkadaşımız M.Şehmus Güzel kürsüye davet edilmiştir.Adı geçen konuşmasında daha ziyade Nazım'ın Refik Erduran ile Türkiye'den kaçışı, bunun sebebleri ve yurt dışında ki yaşamı ve Fransa ile olan ilişkileri üzerinde durmuş ve bu bilgilerle ilgili kaynaklar göstermiştir.
M.Şehmus Güzel konuşması sonunda soruları cevaplandırmış ve özellikle bana hitap ederek benim herhangi bir sorum olup olmadığını sormuştur.
10- Konuşmaların hiçbir bölümünde halklar,Ermeni veya Kürt meseleleri gündeme gelmemiştir.
11-Toplantı bitiminde hafif bir kokteyl verilmiştir.

Bendeniz bu eylemde herhangi bir rahatsız olma durumuyla karşılaşmamanın verdiği neşe ve huzurla kendime ait olan evime avdet etmişimdir.
Saygıyla arzolunur.

Paris Temsilcisi
Cengiz Özkan
*

Sevgili Cengiz ÖZKAN..
Degerli Paris temsilcimiz..

Pariste yapılan..
Büyük Şairimizin 107 nci yaş..
Kutlamalarına katılman...
Ve bize ayrıntıları ile..
Bu güzel etkinlik hakkında ..ve bilgiler vermen..
Bizi çok memnun etmiştir..
Hepimiz sana çok teşekkür ediyoruz..

Ayrıca..
Mülkiyeden arkadaşımız olan..
Şehmuz GÜZEL'in
Nazım Hikmet ..Sevgisinden..
Ve..
Yurtseverligi konusundaki.. duyarlıgından dolayı..
Kendisini kutluyoruz..ı..
Ve..
Bu yoldaki gayretlerini destekliyoruz..
Başarılarılarının devamını diliyoruz..
Dümende ve başaltlarında insanlar vardı ki..
bunlar..
uzun egri burunlu..
Ve konuşmayı şehvetle seven insanlarda ki..
Sırtı lacivert hamsilerin ve mısır ekmeginin zaferi için..
Hiç kimseden hiçbirşey beklemeksizin..
Bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler..

N.HİKMET... 939 İstanbul Tevkifhanesi..
940 Çankırı Hapishanesi..
941 Bursa Hapishanesi..

Evet.. degerli dostlarımız....
Fransada ve Pariste öyle insanlar vardıki..
bunlar..
İnsan sevgisinin..
yurt sevgisinin
ve Nazım hikmet sevgisinin...
zaferi için..
Hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin..
Bir şiir söyler gibi ölebilirdiler..

Birkaç iyi insanın... gönülden gayreti ile..
yurt sınırları dışına taşınan..
Çok önemli...
Anlamlı ..
Bir şehir olan Pariste..
gerçekleştirilen
Bu Nazım Hikmet etkinligine..
Katkıda bulunanlara..,
Bu toplantıya katılanlara..
Saygılarımızı sunuyoruz..

Mekan DEMİRKAYA..
Sermuharrir..
19.1.2009
*

17 Ocak 2009 Cumartesi

Mülkiyelilik

Kaymakam Beyin Rozeti

Yıl, 1978.
O yılki programımda, Doğu ve Güney Doğu bölgesinde olmanın verdiği avantaj ile memleketimin hiç görmediğim yerlerini görmek ve insanlarını tanımak istiyorum.
Yolum, Yüksekova'ya düştü. Teftiş ve birkaç soruşturma dan sonra dönüş için müsaade istemiştim ki, gelen telgraf hayallerimi suya düşürdü. Çünkü, telgraf iki cümleden ibaretti:"Postadan gelen evrakı bekleyiniz."
Mecburen, iki hafta daha bekledim.
Gelen evrakla beraber, yolumuz çevrildi bu defa Esendere' ye.
İran hududunda derin bir vadide yer alan Esendere hudut kapımızda soruşturmayı tamamladıktan sonra, tekrar Yüksekova'ya dönüyorum.
Aşağı yukarı 3 ila 5 km gitmiştim ki, Emniyet Bölgesi içinde olmamız dolayısıyla Jandarma tarafından durduruldum ve ufak çapta bir arama ile bazı suallere tabi tutuldum. Jandarma erinin araması ve sualleri bitince bu defa ben ona sordum.
-Ne arıyorsun evladım ?
-Ben bilirim abi ne aradığımı.
-Mesela?
-Kaçak eşya.
-Nedir kaçak eşya? Bak burada bir fotoğraf makinası, bir radyo var.
Bunlar sence kaçak mı ?
Jandarma eri, baktı ki sorular biraz karışık ve gerisi geleceğe benziyor, işi uzatmadan:
-Abi, hadi sen yoluna devam et. Hem zaten sen de "Kaymakam Beyin Rozeti" nden var!
demesi üzerine, bu yiğit ve dikkatli Anadolu evladını hayırlı tezkereler dileyerek yanaklarından öptüm ve yakamdaki Mekteb-i Mülkiye rozetini şöyle hafifçe okşayarak yoluma devam ettim.

Bahri ÖKTEM (1971)
***

Bir Rozet Hikayesi Daha

Bahri'nin rozet anısını okuyunca benim de aklıma bir tane geldi.
Okulun birinci ya da ikinci sınıfındaydım. Hani otobüste özellikle sol elimizle askılara tutunup gittiğimiz ya da Kızılay'da sol omuzumuz önde yürüdüğümüz, sessiz naralar attığımız zamanlar.
Biz Seha Merayların, Cahit Talasların, Mümtaz Soysal'arın öğrencileriyiz diye.
Konya'dan bir mahalle arkadaşımın -ki onlar Akademiliydi- birbirleriyle nişanlı olan arkadaşlarıyla tanışmıştım; kızın adını hatırlamıyorum, babası Yalçın DOKUZOĞUZ'du. (Bana devrem demişti -o 49 mezunu ben 49 doğumlu.-)
Yalçın amcanın -belki de ağabey demeliyim- nefis bir rozeti vardı. Oltu taşına altın kakma bir rozet. Ama öyle sıradan kuyumcularda satılanlardan değil. Rozetin tüm şekilleri haritası, MM si vb. Oltu taşına oyulmuş, altın bölümler içine yerleştirilmiş bir rozetti. Üstüne elinizi sürdüğünüzde herhangi bir pürüze takılmıyordu. Yüzümü kızartıp bir gün onu bana verip veremeyeceğini sordum bana şu anısını anlattı.
Erzurum'un bir ilçesinde kaymakamken 50li yıllarda; bir ustadan bu rozeti yapmasını istemiş. Aradan çok uzun süre geçmiş nerdeyse ısmarladığını unutacakken, usta çıkagelmiş kaymakamlığa rozetle. Yalçın amca hemen cebine davranmış parasını verecek, usta demiş ki: Kaymakam Bey, bu rozete para vereceksen maaşın yetmez ama sana hediyem olsun.
Bu nedenle rozetini bana vermedi Yalçın amca.
Ama geldik 70lerin sonları ya da 80 lerin başına. Emlak Kredi Teftiş Kurulunda Başkan Yardımcılığına vekalet ediyorum. Bir kardeşimiz de Erzurum' a teftişe gidiyor. Tayfun Bilgili. Adettendir üstad bir istediğin var mı diye sorduğunda hemen böyle bir rozet istedim. Tayfun kendine de yaptırmış. Şimdilerde de –ceket giyersem- o rozeti takıyor ve Yalçın amcayı anıyorum.
Yaşıyorsa daha uzun yaşlar, değilse ruhu şadolsun.
Nevzat Üner

***
MÜLKİYELİ OLMAK (1)

Tam hatırlamııyorum ama 1967 veya 68 yılının şubat ayı idi.Tatil vesilesiyle ailemin yanına Balıkesir'e gitmiştim.Tatilimin 3. veya 4. günü sabahı telefon sesiyle uyandım.O tarihlerde telefon sahibi olmak kolay değildi.Zaten bizde telefon sahibi değildik ve çalan telefon rahmetli babamın emniyet başkomiseri olması dolayısıyla eve bağlanmış polis santrallı telefondu.Başkomiser deyip geçmeyin.O dönemde şimdiki gibi müdür bolluğu yoktu.Koskoca Balıkesir şehrinde bir emniyet müdürü,bir emniyet müdür yardımcısı,bir emniyet amiri üç şubeye (1.şube,2.şube ve 3.şube) bakan üç başkomiser ve 6-7 komiser ile 10-15 civarında komiser muavini vardı.Polis teşkilatına ait sadece üç araba mevcuttu.Ama herşey sakindi.
Neyse..Odamın kapısı açıldı ve rahmetli annem endişeli bir bakışla babamın beni hemen beklediğini söyledi.Arkasından da ilave etti.
"Ne halt ettin yine?"
Acaba ne halt etmiştim.Düşündüm.
Ankara'da heyecanlı günler geçirmiştik.En son olayım Dernek Başkanı Uluç Gürkan'ın önderliğinde bizim fakülteden Kızılay'a kadar olan bölgede üzerinde Atatürk'ün bir resmi olan ve "Mağdur Milletler Zalimleri Er Geç Mahv Ve Perişan Edecektir" "SBF Öğrenci Derneği" yazısı bulunan afişleri yapıştırmaktı.Yapıştırmanın son zamanında Fransız Kültür Merkezi civarında ben ve zannediyorum ya İsmail Hakkı Belgin ya da Turan Kayaoğlu bir sivil polis arabasına nazikçe (!) bindirilmiştik.Allah'tan sevgili Uluç imdadımıza koşmuş ve ne zamandan beri Atatürk'ün resmini ve sözlerini içeren afişlerin yapıştırılmasının yasak olduğunu sivil polislere bağırarak sormaya başlamıştı.Tabii polisler tedirgin olmaya başladılar.Bağırmaları duyan halk toplanmaya başladı.İşlerin karışmasından istifade eden Uluç'da bizi arabadan çıkarttı.O hengameden yararlanarak dolmuş ve taksilere atlayıp okula kaçtık.
Bunu niye anlattım.Çünkü bu afişlerden birini Balıkesir'e gelirken beraberimde getirmiş ve mezunu olduğum Balıkesir Lisesi içinde herkesin kolaylıkla görebileceği bir panoya asmıştım.Panoyu asarken eskiden talebesi olduğum Lise Müdürü geldi ve bana bu afişi asmanın doğru olmadığını nazikçe söyledi.Ben de hemen Uluç'tan aldığım dersi hatırlayarak nazikçe kendisinin Atatürk'e karşı olup olmadığını,ne zamandan beri Atatürk afişi yapıştırmanın suç olduğunu sordum.Adamcağız ne yapacağını bilemedi ve yanımdan ayrıldı.
Acaba yediğim halt bu muydu?
Vilayet binasına gittim.O tarihde Emniyet Müdürlüğü de diğer birçok müdürlük gibi Valilik binasındaydı.Babamın odasına girdim.Bana şöyle bir baktı ve gel benimle diyerek yürümeye başladı.Emniyet Müdürünün odasına geldik,kapıyı çaldı ve içeriye girdik.
Odada masanın arkasında gözlüklü,orta yaşlarda bir adam oturuyordu.Beni oradaki bir koltuğu işaret ederek oturttu.Babam ayakta kaldı.
"Dün akşam nerdeydin?" sorusunun Emniyet Müdürünün ağzından çıkması beni rahatlattı.
"Emek sinemasındaydım" cevabını verdim.Hakikaten de oradaydım.Güzel bir fim vardı.Onu seyretmiştim.
"Seni başka yer de görenler var." diye ilave etti.
Birden bire belki de haklı olmanın verdiği duyguyla babama karşı sert bir şekilde " Sinemadaydım.Oradan da eve geldim.Geliş saatimi biliyorsun"dedim.Hatta film arasında sinemanın sahibi Ahmet Dönderdi ile sohbet ettiğimi de ilave ettim.
Emniyet Müdürü bana dönerek babamla böyle sert konuşmamam gerektiğini,hakkımda ihbar olduğunu ve dün gece 52 evler semtinde yollara "6.ncı Filo Go Home" yazan kişinin ben olup olmadığını bu ihbar yüzünden araştırdıklarını söyledi.
İyice sinirlenmiştim.
Ben Mülkiyeli'yim dedim.Sonra da Ankara'da öğrendiklerimi sıralamaya başladım.
"Ben Ankara'da yollara yazılar,duvarlara afişler yapıştırdım.Bunun cezası belediyeye ödenecek bir temizlik parasıdır.Eğer gerçekten yapsaydım söylerdim.Hele haklı bir konuda yazılmış bir yazıyı yazan ben olduktan sonra katiyetle inkar etmem,bilakis şeref duyar cezamı da öderim" dedim.
Emniyet müdürü babama baktı.Babam titrek bir sesle "benim oğlum yalan söylemez"dedi.
Emniyet müdürü gürledi.
"Rasim bey o senin oğlun olduğu için değil Mülkiyeli olduğu için böyle bir basit konuda yalan söylemez"
Arkasından masanın üzerinde duran bir zarfı aldı,açtı ve içinde ki fotoğrafları benim önüme sürdü.
Cengiz Özkan afiş yapıştırırken,bir mitingde bağırırken,yürürken,Tuslogu taşlarken.....
"Biz senin Ankara'daki yaşamını biliyoruz."
Ankara'da duvarlara afiş yapıştırdığımı söylememin ne kadar önemli olduğunu o anda anladım.
Emniyet Müdürü bana 'ben de Mülkiyeliyim.Mülkiyeli ülkesi için iyi olduğuna inandığı şeyleri yapar ve bundan dolayı da pişman olmaz,yalan söylemez.bravo sana' dedi.Sonra babamın beni yalnız bırakmasını istedi.Bize çay söyledi.Gördüğüm gibi hakkımda dosyalar olduğunu,takip edildiğimi dolayısıyla dikkatli olmam gerektiği hususunda bana tavsiyelerde bulundu.Başım sıkışırsa Ankara'da temas kurabileceğim yine Mülkiyeli bazı polis şeflerinin ad ve adreslerini vedi ve beni uğurladı.
Bayağı duygulanmıştım.Bizim Ankara'da tanıdığımızı zannetiğimiz polislere hiç benzemiyordu.Babama ismini sordum ve adını Hüseyin Talu olduğunu öğrendim.
Daha sonra Ankara'da ya valilik ya da Emniyet Müdürlüğü yaptığını hatırlıyorum.
Daha sonraları beni ihbar edenin bizim eve girip çıkan ve babamın yanında çalışan bir sivil polis olduğunu babamdan yıllar sonra öğrendim.Niye beni ihbar ettiğine gelince gerçekten yazıları yazanlar hakkında bir fikir sahibi olmayan bu şahıs benim Mülkiyeli ve her Mülkiyelinin de potasiyel bir komünist olduğundan hareket etmiş.Her halde babama karşı da bir problemi vardı ki buna cesaret etmiş.Neyse benim olaydan sonra uzak bir yere tayin etmişler.
Yine babamın ifadesiyle emniyet Müdürü çok erkek adammış.İsteseymiş bu araştırmalara girmez ve bana çok çektirir ve istikbalimle oynayabilirmiş.Doğrudur seneler boyunca neler gördük.
İşte sevgili arkadaşlar.Bu da Mülkiyeli bir emniyet Müdürü.....
Sevgilerimle.
Cengiz Özkan
***
MÜLKİYELİ OLMAK (2)

1971 yılının kabuslu günleri devam ediyordu.Yurt kapatılmış,bizlerde bekar evlerinde sığınabildiğimiz yerlerde yaşama savaşı veriyorduk.Protesto amacıyla alınan karar gereğince yıl sonunda birçok arkadaşım gibi bende sınavlara girmedim ve tabi olarak bütün derslerden güz dönemine kaldım. Her neyse güz dönemi geldi,sınavlara girdik ve bende mezun olmuş oldum.

Okulu bizden önce bitirmiş arkadaşlar bize hemen müfettişlik sınavlarına (Hesap uzmanlığı,kontrolörlükler dahil) girmemizi ve en iyi oralarda para kazanıldığı tavsiyelerinde bulundukları için gözü kapalı olarak o arada hemen hemen birkaç gün arayla açılan Maliye ve Çalışma Bakanlığı müfettişliği sınavlarına girdim ve derhal aklımda olan bilgilerle bu tür sınavların kazanamayacağımı da anladım.

Ders çalışmak bahanesiyle hazır oluncaya kadar bu tür sınavlara girmemeye karar verdim.Uzun sözün kısası zamanımın büyük bir kısmını Mülkiyeliler Birliğinde geçirmeye başladım.Memur olan babam normal geçim standartının altında bir para havale edebiliyordu ve ben de onunla yaşamaya çalışıyordum.

Hangi nedenle bilmiyorum ama kız arkadaşlarımdan Ayşegül Özbay' la da işsiz olduğumu konuşmuş olmalıyım ki birgün bana babasından randevu aldığını ve ertesi gün Maliye Bakanlığında olmam gerektiğini söyledi.Babası Muhsin Özbay Bakanlık müşaviriymiş.Sonradan öğrendim o devirde Bakanlık Müşavirliği neredeyse Müsteşar düzeyinde ve sadece iki kişi bakanlık müşaviri.Bakanlıkta bir müsteşar, bir Hazine genel sekreteri ile üç tane de müsteşar yardımcısı var. Yani Müşavirlik makamı sonradan gördüğümüz kızak makamı değil.Buradan hareketle de Kurullarda niye Müsavir Müfettiş,Müşavir Hesap uzmanı,Müşavir Murakıp olduğu anlaşılıyor.Sonradan müşavirlik teriminin ayak altına düşmesi nedeniyle Kurullarda da bu ünvan kaldırıldı. Neyse biz hikayemize dönelim.

Denilen saatte Bakanlığa gittim ve hepimizin tanıdığı o eski Maliye Bakanlığı binasının haşmeti karşısında ilk defa görenlerde olduğu gibi ben de çok etkilendim. Neyse beni Muhsin Bey'in odasına soktular.Yaşlı ve haşmetli bir adam büyük ve işlemeli,cilalı tahtadan yapılmış bir masada oturuyor ve bazı kağıtları imzalıyordu.Odada eski tarzda deri koltuklar,büyük bir toplantı masası, Atatürk resmiyle birlikte duvarlara asılmış birkaç tablo ve bir de kütüphane vardı.

Musin Bey bana oturmamı işaret etti ve imzaladığı kağıtları bana göstererek ne olduğunu hakkında bir bilgim olup olmadığını sordu.

Kağıtların üzerinde resime benzeyen bazı şeyler vardı ve Fransızcaydı.Tabi ki ben hiçbirşey anlamadığımı dürüstlükle ifade ettim.O da bunların Fransızlardan alınan bir borç için hazırlanan senetler olduğunu izah etti.Sonra odacı için bir zile bastı ve gelen odacıya bize çay getirmesini söyledi.Çaylar hemen geldi,bu arada o da imza işlemlerini bitirip kağıtları odacıya verdi.Bu zamana kadar benim orada bulunma sebebim ile ilgili hiçbirşey konuşmamıştık.Bana şöyle derinden süzücü bir bakışla baktı ve "demek işsizsin" dedi.Daha ben ağzımı aşıp tek kelime söyleyinceye kadar masanın yan tarafında bulunan birkaç telefondan birini aldı ve bir düğmeye bastı ve hemen konuşmaya başladı.

"Nasılsın Feyyaz'cığım."
Herhalde karşıda ki şahıs bir cevap verdi.Muhsin Bey devam etti.

"Azizim bu ülke batıyor.Yanımda bir Mülkiye mezunu var.İşsiz.Düşünebiliyor musun nereye gidiyoruz."

Ben hiçbirşey söyleyemeden dediklerini dinliyor ve ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.Ne de olsa körü körüne girdiğim müfettişlik sınavları haricınde iş arama ile ilgili hiçbir çaba göstermemiştim ve bu konuşma beni bu bakımdan biraz sıkıntıya sokmuştu.

Muhsin Bey konuşmasını bitirdi ve bana konuştuğu kimsenin Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürü Feyyaz Sancar olduğunu ve hemen beni beklediğini söyledi.(Genel Müdür Başyardımcısı da olabilir.Tam hatırlıyamıyorum)

Odacısını çağırdı ve odacı beni Feyyaz Bey'in odasının önünde Feyyaz Bey'in odacısına teslim etti.Kapıyı çaldık.Orta boylu gözlüklü bir beyefendi beni ayakta karşıladı ve oturacağım bir koltuk gösterdi.Oda Muhsin Bey'in odasına benziyordu.Burada da çay söylendi ve ben yine hiçbirşey söyleyemeden Feyyaz Bey aynı Muhsin Bey gibi yandaki telefonlardan birisini alarak karşısında ki kişiye aynen<_script /><_script />

"İnanmayacaksın Behiç Bey ama yanımda Mülkiye mezunu bir genç var iş bulamamış.Nereye gidiyoruz.Kasıtlı olarak bizim gençlere iş vermiyorlar.Mülkiyeyi yok etme çalışmaları bayağı hızlanmış."

Telefonu kapattıktan sonra bana döndü ve Behiç Bey'in Genel Müdür Yardımcısı olduğunu şimdi beni onun yanına göndereceğini söyledi.Bu arada kapıdan biri girdi.Ona da Mülkiyeyi bitirenlerin artık iş aramak zorunda kaldıklarını ve durumun kötüye gittiğini söyledi.Sonradan bu kişinin de o tarihlerde Bütçe Genel Müdür Yardımcısı olan Ertuğrul Kumcuoğlu olduğunu öğrendim.

Feyyaz Bey'in odacısı beni birkaç koridordan geçirdikten sonra üst katlarda bir odaya götürdü.Herhalde ortada diğer odacıyı göremediğinden olacak kapıyı çaldı ve Feyyaz Beyin misafirini getırdiğini söyledi.

Uzunca boylu,ince,gözlüklü bir kişi benim elimi sıktı.Kendini takdim etti.Adının Behiç Erdem(soyadın da yanılmadığımı tahmin ediyorum.Sonradan Sayıştay Üyeliğine seçilmişti.)olduğunu ve benim ona bağlı Emeklilik Şubesinde çalışacağımı söyledi.Ben şaşkın bir şekilde ne zaman çalışmaya başlayacağımı sordum.Birisini çağırdı.Benden birkaç evrak istediler ama önemli olan iki tanesini(zannediyorum birisi nüfus örneği öbürü de mezuniyet belgesi idi) hemen getirmemi böylece ertesi gün işe başlayacağımı söylediler.Aylardan Şubattı ve 29 çekiyordu.Ayın 27 sindeydik.29 unda işe başladığım takdirde Mart ayının maaşını hemen alabilecektim.Aksi halde yeni mali yıl 1 martta başladığından maaşımı ancak Nisan başın da alabilecektim.

Belgeleri getirip teslim ettim.Behiç Bey beni odasına çok yakın bir odaya götürdü kapıyı açtı.Oda da 5 kişi vardı.(bunlardan birisi Bizim Ertuğrul Tiftikçioğlu idi).Onlara beni takdim etti ve beraber çalışacağımızı söyledi.Odadakilerle tanıştıktan sonra çıktık.Ben odada bana masa olmadığını söyledim.Cevabı aynen şu oldu." Bir Mülkiyeli burada da memur olarak çalışmaz.Yarın seninle devre arkadaşı olanlar Maliye müffettişliğinden,hesap uzmanlığından buraya genel müdür yardımcısı olarak gelirler.Onların altında ilerleme imkanı olmadan burada kalman seni ezer.Onun için masaya filan gerek yok.Arada bir görün.Diğer zamanlarında evinde ders çalış ve müfettişlik sınavlarına hazırlan."

Böylece Maliye Bakanlığı Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğü Emeklilik Şubesi 1 inci mümeyyizi olarak çalışma hayatına başlamış oldum.Ünvanın haşmeti çok hosuma gitmişti.Gerçi netice olarak memurluktu ama ünvan çok güzeldi.

Gel zaman git zaman çok kısır bir döneme girmiştik ve doğru dürüst bir sınav açılmıyordu.Açıkçası evde de canım sıkılmaya başlamıştı.Behiç Bey'e çok ısrar ettim.Netice de odaya bir masa daha ilave edildi ve bende emeklilik şubesinde bizzat çalışmaya başladım.Çalışma dediysek haftada bir on-obeş dosyaya bakıyordum.Emeklilik şubesi Emekli sandığı ile birlikte çalışıyordu.Benim yaptığım iş 25 yıllık emeklilik süresini doldurmadan vefat edenlerin eş ve yetimlerinden gelen dilekçelerini bir dosya açarak üstüne hak sahibinin ismini yazmaktan ileri gitmiyordu.Bu dosya daha sonra TBMM ye gidiyor ve Dilekçe komisyonunda çalışma süresinin emeklilik tarihine yakınlık dercesine göre hak sahibine emekli,dul ve yetim maaşı bağlanmasını sağlıyordu.

Bir gün Kaya Bey (Mülkiyeli olmayan bir diğer Genel Müdür Yardımcısı) beni çağırdı ve telaşlı şekilde Müsteşar yardımcısı(Maalesef şu anda ismi aklıma gelmiyor.Maliye Müfettişi kökenli ve Sıvaslı bir Mülkiyeliydi.Kızı da bizim zamanlarımızda bizim okuldaydı.İsmide galiba Şule idi.) nın beni çağırdığını söyledi.Hemen gittim.Kapıdan girer girmez kükredi."İki tane dosyayı düzenlemekten acizsiniz.Hazırladığınız dosya ile hak sahiplerinin dilekçeleri birbirini tutmuyor.Bu ne biçim iş yapmak..."

Ben birşey söyleyemedim.O yine bağırarak bu dosyaları alıp gözden geçirip düzelterek akşama kadar geri getirmemi,hata olursa ne yapacağını bildiğini söyledi.

Ben dosyaları alıp dışarı fırladım ve doğru eve gittim.Mülkiye rozetimi takıp dosyaları da düzenledikten sonra akşam 5 civarında odasına gittim.Odacısı biraz sonra geleceğini ve beklemem gerektiğini söyledi.Zannediyorum saat 7 ye doğru geldi.Paltosunu çıkartırken beni gördü ve aynı anda gözünün rozetime takıldığını farkettim.Odacısına bize çay getirmesini söyleyerek beni kolumdan tutarak odasına soktu ve bir koltuğa oturttu.

İlk sözü "demek Mülkiyelisın. Ne işin var emeklilik şubesinde " oldu.Arkasından aynı Behiç Bey'in bana sözlerini tekrarladı ve eğer üç ay içerisinde beni yine memur olarak görürse her bakımdan beni hiç affetmeyeceğini ve de benden utanç duyacağını söyledi.Ben cesaret bularak sınavlara hazırlandığımı ifade edince telefon açıp birisiyle konuştu ve Bakanlıkta iki ay sonra Bankalar Yeminli Murakıplığı,daha sonra da Hesap Uzmanlığı ve Maliye Müfettişliği sınavlarının açılacağını,kendisinin Maliye Müfettişliğinden geldiğini benimde Müfettiş olmamdan memnun olacağını ama Hesap Uzmanlığı ve Yeminli Murakıplığın da fena olmadığını izah etti.

Ben cevap olarak muhakkak bunlardan birisini başaracağıma dair söz verdim.O zaman getirdiğim dosyalara bakmadan hepsini bana geri verdi ve iyi şanslar dileyerk bana güvendiğini belirtti.

Artık yapacak birşey kalmamıştı.Eve kapanıp çalışmaya başladım ve ilk açılan Bankalar Yeminli Murakıp Muavinliği sınavına girdim ve kazandım.

Bugün bilmiyorum.Eğer yukarıda bahsettiğim kişiler bana Mülkiyeli olduğum için bu destekleri vermeselerdi acaba şimdi olduğum yerelere gelebilirmiydim? Herhalde hayır.Belki başka bir yöne giderdim ve başka bir hayatım olurdu.

Evet Mülkiyeli olmak çok güzel.Size kapılar açıyor ama sorumluluklar da yüklüyor.En azından size kapıları açan,yol gösteren abilerinize mahçup olmamak gibi.
C engiz Özkan, 13.2.2008

***
Mülkiyeli olmak kuşaktan kuşağa hiç değişmedi.

Yıl 1995 Muhsin Özbay ın kızı sizin dönemin Ayşegülü genel müdürlüğümüze uzman olarak geldi.Kendisini tanımıyordum sadece Osman Birsenin danışmanıyken bir kaç kez karşılaşmış hazine bürokrasisine hiç uymayan tipi ve tarzıyla dikkatimi çekmiş ve onun o binada bulunması hoşuma gitmişti.Odasına hoşgeldine gittiğimde ayağı kırık bir koltukta oturuyordu.Çok utandım koşarak odama gidip bir koltuğu iterek ona getirdim çok şaşırdı kimseyi tanımadığı bir yerde mülkiyeli bir kardeşinin olduğunu hatırlatmıştım .Ayşegül bunu hiç unutmadı hep anlatırdı.Sonra onunla dost oldum iş arkadaşı oldum ve 2003 yılında kaybedene kadar hep birlikteydik. Birkere çok güzeldi sadece fiziği değil ruhuda güzel ve doğaldı çok zekiydi aynı anda ingilizce fransızca müzakere yapabilirdi ,hırsı da hiç yoktu.Sonra o daire başkanı ben gen müdür yardımcısı olarak 1998 e kadar keyifle çalıştık.Çok kültürlüydü bana çok şey oğretti bardak deseniz size yarım saat bardağın tarihini anlatabilirdi .
Dönem arkadaşınız şimdi Muhsin beyle birlikte cebecide yatıyor ,hala cebeciye gidince onu ziyaret etmeden ayrılamam .Sevgili Ayşegülü sevgi ve saygıyla anıyorum.
Aynur Ataklı, 15.2.2008

***
1971-1979 ARASI FAZIL KAFADAR BASKANLIGINDAKI MULKIYESPOR YONETIM KURULUNDA GOREV ALMISTIK. BASKET VE VOLEYBOL MACLARINA YONETICI OLARAK FAZIL ABIYLE BIRLIKTE, BAZEN DE YALNIZ GIDERDIK.MAC SIRASINDA PEK DE KIMSENIN OLMADIGI SELIM SIRRI TARCAN SPOR SALONUNUN KARSI TRIBUNLERINDE CILIZ BIR SEY DUYARDIK
- MULKIYE-MULKIYE
DIYE
DORT BES SEVIMLI UFAKLIK (7-8 YASLARINDA )BIZE CILGINCA TEZAHURAT YAPARDI...
BU SEVIMLI UFAKLIKARI FAZIL ABI COK IYI BILIRDI....
KULUBUMUZUN KAYAK SUBESININ KARTALKAYADAKI ETKINIGINE ILK DEFA KATILAN BIR BEY OTELDE AKSAM YEMEGI SIRASINDA BIZIM MASADA OTURDU. VE MASANIN UCUNDAN COK HAFIF BIR SESLE TEZAHURAT YAPTI
-MULKIYE - MULKIYE
-BEN COCUKKEN BIZIM EV SELIM SIRRI TARCANNIN YANINDAYDI. HEP SIZIN MACLARA GELIR MULKIYE MULKIYE DIYE TEZAHURAT YAPARDIK.MULKIYENIN NE OLDUGUNU DA BILMEZDIK .KADERE BAK 28 YIL SONRA MULKIYELI OLMAK VARMIS..
DEDI
MURAT ARKADASIMIZ KULUBUMUZUN YENI KAYAKCILARINDANDIR..YESILYURT DEVLET HASTANESINDE DOKTORDUR.
Akın özçekirge 18.2.2008
**

İlk Mektup-Mülkiyelilik
Mektubuma başlamadan önce büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öperim.
Bana da sabah sabah yukarıdan bir meyil geldi. bu mil zaten bana sık sık gelir. çok eminim size de geliyordur. ama ben yine de yazıya döküp, sizlerle paylaşıyım dedim. meyil şöyle;
MÜLKİYE sadece bir sevda,bir mektep adı degil, bir yaşam biçimidir.
MÜLKİYELİ'lik sadece bir mektep arkadaşlığı yahut sadece tanışık insanların aradabir sosyal tatminine yönelik çay ve sempati (muhabbet)zemini değil,
MÜLKİYELİ'lik asırlık köklü bir çınar'ın bir minik parçası olan minik bir yaprak misali, kökü çok derinlerde bir aidiyet,bir gurur,bir dünya görüşüdür.
Son zamanlarda,bana göre verdiği (veya vermediği) görüntü ile mülkiye'yı giderek köklerinden ve felsefesinden uzaklaştıran bir davranış sergileyen bazı mülkiyeli yöneticiler bizleri şaşkınlığa ve karamsarlıga iterken, MİLLİYET gazetesinde cıkardıgı yazı ile mülkiyenin yurdum insanına hatırlatılmasını, mülkiyenin aynı zamanda bir avuç insanın degil tüm türk insanınında tarihi,geçmişi oldugunu bildiren , dolayısıyla bize de ait olduğumuz kaynagı bir kez daha anımsatan Degerli hocam, Sn başkanımız İ.FEVZİBEYOĞLU'na (soyisme bakarmısınız?harflerini tuğla yapsan bir gökdelen çıkar) VEEE... bu konuda yıllardır bıkmadan, usanmadan, aglaşmadan maddi ve manevi zorluklara rağmen ugraş veren KEL MUZO'muza yürekten selamlar....(bana bak muzo! senin şimdi bana " selam verecegine para ver... gel yardım et oğlum " dedigini biliyorum.oglum benim selamım yürekten, benim yüregim de çooook büyük bunu ben söylemiyorum.- Nur içinde yatsın- annem meryem hanım söylerdi. "10 yavrumun en gözeli koca yürekli yamuk mekan'ım" diye beni severdi. yaaaaa...

Mekan

***

Trenci Müfettiş

1986 yılı yaz teftiş programı ne zaman belli olacak diye heyecan içinde bekliyorduk.

Müfettişliğin en zevkli taraflarından biridir, memleketin değişik yerlerini görmek heyecanı.
Her yıl başka bir memleket köşesini görmek, ayrı bir zevk verir insana. Müfettişler dört gözle beklerler teftiş programını.
O yıl yaz teftiş programımda bana, Kars ve Akyaka Gümrük İdarelerinin teftişi verilmişti. Genelde böyle uzak yerlere giden müfettişlerin yanına bir de Muavin verirlerdi. Ancak daha henüz bir görevlendirme olmamıştı. Programımdan ve halimden çok hoşnuttum doğrusu. Fakülte yıllarında Kars folklor ekibinde oynamıştım ama oyununu oynadığım yöreyi bilmiyordum. İşte şimdi bu imkanı yakalamıştım. Kars'a gidişi uçakla yaptığım için fazla bir yer görememiştim.
Kars Tayyare Meydanına indiğimde oldukça heyecanlıydım.
İşte Kars'taydım. .
Gümrük Müdürlüğü binası istasyonda idi. Ve belli ki Ruslardan kalma, mükemmel taş bir binaydı. Müdür odasındaki seramik sobayı hala unutamam. Teftişi aşağı yukarı 15 gün içinde bitirdim. Hem de Kars'ı doya doya tadarak. Her taraflarını gezerek, insanlarıyla sohbet ederek.
Programın ikinci ayağında Akyaka Gümrük Başmemurluğu vardı.
Akyaka, eski adı Kızılçakçak olan bu kasabamız, Rus hududunda idi. Ve trenle gitmek gerekiyordu.
Her gün muayyen bir saatte kalkan tren bir saat içinde Akyaka'ya varıyordu. İşin ilginci, Akyaka - Kars arasında çalışan tren, buharlı lokomotifli oldukça eski bir trendi.

Hazırlıklarımızı bitirip, trenin kalkış saatine doğru, zaten gümrüğün çok yakınında olan istasyona vardık ve o güzelim kompartımanımıza geçtik. Kompartımanda 3, 4 kişi idik. Unutmadıysam içlerinden biri de, Akyaka Nahiye Müdürü idi. Üç beş sohbet ediyor, hemen ayağa kalkıp dışarıları seyrediyordum. Ara sıra gözüme kaçan kömür parçaları ve suratıma gelen kor parçaları beni çok rahatsız ediyordu ama keyfime diyecek yoktu. İşte böyle kırk yılda bir gelip trene binersen keyif alırsın, ama sen bu keyfi bir de her gün bu trenle seyahat edenlere sor; Onlar anlatsınlar sana keyif mi eziyet mi?. Onlar için eziyet olduğunu sohbetler sırasında anladım. Meğer sıkıntıları çok büyükmüş trenden yana. Yazın ekinler yanarmış bu trenin attığı çıngılardan, kışın da soğuktan donarlarmış. Öyle işte, acıyı çeken bilir. Hamam da kimse anlamaz dışarının ne denli soğuk olduğunu, bizim ki de o hesap.
O yıl Ulaştırma Bakanımız, sınıf arkadaşlarımızdan Veysel ATASOY idi.
E, artık, sınıf arkadaşın bakan olur da insan hava atmaz mı? Kompartıman arkadaşlarıma, siz merak etmeyin. Ben bu durumu Veysel'e yazarım. Buraya bir dizel lokomotif ve pulman koltuklu vagonlar getirtirim dedim. Onlarda hadi bakalım müfettiş bey görelim seni dediler. Akyaka'ya bu şekilde vardık. Dediğim gibi gümrük hudutta olduğu için karşı tarafı da görmek, hatta yolcuların ve yolun pozisyonuna bağlı olarak, trenle bir miktar Rus topraklarına girmek te mümkün idi. Bu işi Rus trenlerine binerek yapıyordunuz. Bu iki ülke arasında, rayların farklı boyutlarda olmasından kaynaklanıyordu herhalde. Rus trenine binince, Veysel'e mektup yazma isteğim bir kat daha arttı.
Neden, çünkü adamların trenleri hem dizeldi, hem pulman koltuklu idi ve oldukça görkemli idi. Bizimkisi ise, aksıra tıksıra zor giden, hem de yolcusuna eziyet veren bildiğiniz "kara tren"idi. Neden bizde daha iyisi olmasın dı?
Biz Ruslardan neden geri olalım, diye düşüne düşüne teftişi tamamlayıp, İstanbul'a döndüğümün ertesi günü, oturdum, yıllardır kendisini görmediğim, arkadaşım Veysel ATASOY'a bir mektup yazdım. Üstümdeki emaneti yerine ulaştırdım. Gerisi ona kalmıştı artık. O mektubuma bir cevap gelmedi, gelmesine amma...
Aradan birkaç yıl geçdikten sonra; Kars'a tayin olan bir gümrük müdürü arkadaşımla İstanbul'da yaptığımız görüşmede, adımın "Akyaka'da trenci müfettiş" olarak anıldığını, herkesin bana dua ettiğini, sayemde dizel trene kavuştuklarının söylendiğini öğrendim.
Bunda sınıf arkadaşımın büyük rolü olmuştu muhakkak.
Çok duygulanmıştım.
Bu duygulanma da, Mülkiye kardeşliğinin o hiç bitmeyesi "Mülkiyelilik Ruhu"nu, ta içimde hissetmiştim.
Yaşasın "Mülkiyelilik Ruhu"
Bahri Öktem

Yurt Baskını 2

2/1/2009

Yurt Baskını 2

Sevgili Cengiz;

Ben de hazır konu açılmışken, hayatımı ve kaderimi değiştiren o mahut

baskında yaşadıklarımı Bilay ailesiyle paylaşmak istiyorum:

Servet, Koray ve ben 5. katta aynı odayı paylaşıyoruz. Ben de baskın öncesi

dışarıda olup, son anda odamızı talandan kurtarmak için içeri girenlerdenim.

Ama sizlerden önemli bir farkım var. Pantalonumun arka cebinde bir polis

kartı taşıyorum. Bu kartın varlığını Servet ve Koray'dan başka da bilen yok.

Polis Koleji çıkışlıyım ve Mülkiye'de Emniyet hesabına hizmet karşılğı

burslu öğrenciyim.Yani resmen polis değilim. Cebimdeki kart ise, Kolej

bitiminde başlayan ve Mülkiye'ye kaydımla birlikte sona eren 4 aylık

stajer polis memurluğu için verilen kart. Sanırım stajer kartı olduğu için

geri almadılar. Ben de onu, belediye araçlarında ve stadyum girişlerinde

dört yıl boyunca serbest giriş kartı olarak kullandım. İşte polisin basacağını

göre göre son anda Yurda girişimin bir nedeni de o karttan aldığım cesaret

ve özgüvendir.

Odaya geldiğimde Koray ve servet odadaydı. Hemen ardıdan da kıyamet

koptu zaten. Korku ve panikle ne yapacağımızı düşünürken, Korayın

önerisiyle polis kapıya dayanıncaya kadar kapımızı kimseye açmamaya

karar verdik ve öyle de yaptık. Polisin her katı tek tek zaptederek bizim

kata gelişinin hikayesini zaten biliyosunuz. Neyse, kattaki o unutamadığımız

gürültü patırtı arasında bizim kapı da "açın polis!" nidalarıyla gümbürdedi.

Hani ben onlardanım ya! O güvenle arkadaşlarıma siz geri durun deyip

kapıyı polise ben açtım. Kendimden endişem yok da, Servet'le Koray'ı

kurtaracağım aklım sıra. Kapıyı usulca açtım, üç toplum polisi. Buyurun

deyip odaya davet ettim. İçerde rahatça anlatacağım derdimi. Bana "sen gel"

dediler. Adımımı dışarı atmamla birlikte, üçü birden coplarla üstüme çullandılar.

Neye uğradığımı şaşırdım. Coplar yağmur gibi her yerime kıyasıya iniyordu.

Önce, başımı kolarımın arasına saklayarak aşağıya çöktüğümü, sonra bütün

gücümü kullanarak ayağa kalkarken "yapmayın ben polisim" dediğimi, daha

olayı demin yaşamış gibi hatırlıyorum. Bunu duyunca beni hemen boş bir

odaya çektiler. Biri sert şekilde "göster kartını" dedi. Arka cebimden üzeri

naylon kaplı kartımı çıkartıp verdim. Üçü de kuşkulu gözlerle kartı incelemeye

başladı. O sırada kapıdan, Kolejli ağabeyim ve hemşehrim Komiser Ruhi İmatoğlu

girmez mi! "İbrahim ne işin var senin burada" diye bağırdı önce. Oysa Mülkiye'de

okuduğumu biliyordu. Yine de orada bulunmama çok şaşırmıştı. Ben çabucak

hikayeyi anlatırken, onun devresiden Komiser Kasım abi de çıkageldi.

İkisi birlikte beni aralarına alarak odadan çıkardılar. Koridora çıkınca etrafa

bakındım, Servet'le Koray'dan eser yoktu. Çoktan uçurmuşlardı onları.

Bunu her hatırlayışımda, yüreğimin derinliklerinde onları kurtaramamış olmanın

burukluğunu ve ezikliğini hissederim.

İki komiserin arasında olmama rağmen, koridorda ve merdivenlerde rastladığımız

her polis üstüme saldırıyor, cop, tekme, tokat Allah ne verdiyse nasibimi

alıyordum. Meğer iki rütbelinin arasında görünce, beni azılı ve önemli biri sanıp

hizmete katkıda bulunmaya çalışıyorlarmış. Aşağı indiğimizde, başlarındaki

sivil giyimli Müdür de aynı teşhisle "kim bu" diye kükredi. Durum kendisine

anlatılınca da, "ne bok işi varmış burda, atın dışarı s..tir olsun gitsin" diyerek

nihai talimatını verdi. Beni güvenli bir mesafede bıraktılar. Ara sokaklardan

yürüyerek önce Kızılaydaki Gökdelenin tuvaletine girip, yüzümdeki ve kafamdan

sızan kan lekelerini olabildiğince temizlemeye çalıştım. Sonra da Sabahattin'lerin

oturduğu bekar evine kapağı atmayı başardım. Daha sonra,19 Mayıs Karakoluna,

oradan da Emniyet Sarayına götürülen arkadaşlarımızın yaşadıklarını öğrenince,

hepimiz dehşete kapıldık.

Daha çok ayrıntı var ama, sözü uzatmak istemiyorum. Asıl vurgulamak istediğim

şey, bu olayın benim hayatımı nasıl değiştirdiği. İçimde polis olma hevesi ve isteği

hiç kalmamıştı. Bu yüzden okul biter bitmez, hizmet borcuma rağmen Emniyete

girmeyip Ziraat Bankası'nın açtığı müfettişlik sınavını kazanarak kapağı oraya attım.

Burslardan ve parasız yatılı eğitimden doğan tüm borcumu da Devlete geri ödedim.

Sevgili Bahri'nin de belirttiği gibi, bu olay, hangi arkadaşlarımızın üzerinde ne derin

ve unutulmaz izler bıraktı kim bilir?

Sevgiyle, sağlıkla ve hep mutlu kalın.

Halil İbrahim Mısır

***

Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin en önemli seçimlik dersi Mülkiye Yurdu idi.

Bazı dersler bir kere okunur; maliye, iktisat, hukuk, muhasebe gibi dersler 4 yıl boyunca çeşitli kılıklara sokularak tüllabın karşısına çıkarılırdı. Mülkiye Yurdu dersi ise, sermuharririmizin hatıralarında da anlatıldığı üzere, yaz ve sömestre tatillerinde de alınırdı.

Mülkiye Tarihinde ve Mülkiyelilikte en önemli kırılma noktalarından birisi yurt baskını ve daha sonra yurdun kapatılmasıdır.

Bu olay Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni sıradanlaştırma, Mülkiye ruhunu zayıflatma sürecinin başlangıcıdır.

Mülkiye'nin kuruluş tarihine ilişkin tartışmalardan hareketle hazırladığım ve e-posta grubumuza gönderdiğim bir iletide, 150.yıl etkinliklerinden bazılarının Mülkiye tarihi için önemli sayılabilecek olayların vuku bulduğu günlerde gerçekleştirilmesini önermiş, bu tarihlerden birisinin de 24 Ocak 1971 olduğunu ifade etmiştim.

Bu çok önemli olayı dün yaşamış gibi ayrıntılarıyla anlatan Cengiz'i ve anılarını ileten diğer arkadaşlarımızı kutluyorum.

İhsan

***

Sevgili Cengiz,

Günaydın yazını ağlayarak okudum.Hiç unutulmayacak anılar.Çok etkilendim fazla birşey yazamıyorum.

Hoşçakal

Sevim Alpaslan

***

1968 Mülkiye Mezunu,Daire Başkanım,Üstadım,Sn.Gürsel Demirok,Yurt Baskını hatıralarından etkilendi ve ilişikteki yazıyı sizler için kaleme aldı.Sevgiler,saygılar.

Emine PAMUK

GEÇMİŞLE YÜZLEŞMEK

Emine Pamuk elinde bir bilgisayar çıktısıyla odama girdi. "Başkanım bunları okuyun, bizim çocuklar Mülkiye'de unutamadığı anılarını yazmışlar.

Emine Hanım'la aynı kamu kuruluşunda çalışıyorum. O da benim gibi Mülkiyeli. Benden birkaç yıl sonra mezun olmuş.

Emine Hanım'ın elime tutuşturduğu 70'li Mülkiyelilerin kurduğu BİLAY Vakfı üyelerinden gelen bilgisayar çıktısına göz atıyorum. Hemen hepsi hHemenHemenenenenenHepsi 70'li yıllarda Siyasal Bilgiler Fakültesine yapılan polis baskınlarıyla ilgili. O tarihlerde polisin ne denli şiddetine, hakaretine maruz kaldıklarını, bu şiddetin yaşamlarında ne denli izler bıraktığını anlatıyor.

Okudukça geçmiş yıllara dönüyorum. Fakülte'den mezun olduğum yıl 1968. Bu itibarla sırası geldikçe "Ben de 68 kuşağındanım" diye öğünenlerdenim.

Almanya'da Başkonsolos olarak görev yaptığım tarihlerde Almanya'da doğup büyüyen ve üniversiteye devam eden gençlerimiz "Lodos" adlı bir dergi çıkartmışlardı. Derginin ilk sayısında benimle de bir söyleşi yapmışlardı. Söyleşide gençler fakülte günlerime ait sorularda yöneltmişlerdi. Verdiğim yanıtta:

"Biz Siyasal Fakülteler öğrencileri solcuyduk. Faşistlerin, sağcıların yuvası olarak gördüğümüz diğer fakülteleri beğenmezdik. Şimdi hala o günlerin acılarını çekiyoruz. Çünkü o tarihlerde farklı görüşlerde olan öğrenciler arasında diyalog ortamı yoktu. Sorunları tartışma ve çözüm arama kültürü gelişmemişti. Başlangıçta taşlı sopalı olan tartışmalar, zamanla silahların konuştuğu, kanların döküldüğü ve sağcısıyla solcusuyla nice gencimizin yaşamında önemli izler bırakan, acılı anılara dönüştü."

Gençler sormuşlardı "Bu acılı olaylardan siz ne çıkardınız ?" yanıt olarak: "Farklı görüşlere sahip olan gençler aralarında diyalog kurabilseydi ve sorunlara hoşgörü ortamında çözüm arama yoluna gidilebilseydi, bu acıları yaşamazdık. Almanya'ya geldikten sonra geçmişte faşist olarak nitelendirdiğimiz insanlarımızla tanışma fırsatı buldum. Gördüm ki onlarda vatanlarını seviyorlar, onlarında belirli kaygıları var, inandıkları değerler var. Her bakış açısının doğruları vardır. Bunları ortaya koymak ve birlikte konuşarak çözümler bulmak gerekiyor."

Bu söyleşi dergide "Başkonsolos: Biz Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğrencileri Solcuyduk." başlığıyla yayınlanmıştı.

Sağcısıyla, solcusuyla farklı görüşteki kişilerden bir kısmı 70'li ve 80'li yıllarda Avrupa ülkelerine iltica etmişlerdi. Söyleşide ifade ettiğim gibi, Başkonsolos olarak görev yaptığım tarihlerde, kendileriyle zaman zaman görüşme fırsatı bulmuştum. Hepsinin ortak yanı Türkiye özlemi, vatan özlemiydi. Hepsinin Türkiye'nin sorunlarına bakış açıları üç aşağı beş yukarı birbirine benzerdi. Bu durumu gördükçe çok hayıflanır, çok üzülür ve kendime sorardım. "Nerede hata yaptık? Neden sorunlarımıza, Avrupa ülkelerinde olduğu gibi hoşgörü ortamında tartışıp, çözüm aramadık. Yoksa birileri bizi kullandı mı, kullanıldık mı ?"

Bu soruların yanıtı ne olursa olsun şu bir gerçek: O yıllardaki öğrenci olayları ve arkasından gelen askeri müdahaleler, Türkiye'ye çok zaman kaybettirdi. Kan kaybettirdi.

Hala, 2000'li yıllarda, o tarihlerde kıymeti anlaşılamayan, özgürlükçü, 1960 Anayasası düzeyini arıyoruz. Avrupa kapılarında Türkiye'nin insan haklarına saygılı, demokratik bir hukuk devleti olduğunu anlatmaya çalışıyoruz.

***

SEVGİLİ MÜLKİYELİ ARKADAŞLAR..

Sevgili Bahri Öktemle başlayan ..

Sevgili Cengiz Özkan ,

H. İbrahim Mısırlı Ve Savaş Özkan'la ile ivme kazanan..

Sevgili Melih Aşıkla boyut degiştirmeye başlayan

Ve Sevgili Başkanımızın

"Yurt baskını Mülkiye Tarihinde bir kırılma noktası' dır.." tesbiti ile de

BİLAY'ın ve tüm mülkiye camiasının Mülkiye tarihine sahip çıkma kapsamında..

Hedef politikamıza dönüşen ..

İktidar tarafından Ankara Polisi marifetiyle sahneye konulan...

24 Ocak/1970 tarihli

Kanlı

Büyük Yurt Baskını...

Anıları...

Aslında Sadece anıyı anlatan 3 ögrenci arkadaşımızın bir olayı degildir..

Bu olay... 61 Anayasasının Hüküm sürdügü 70lerin Türkiyesinde..

Her fakülte ögrencisinin başına gelebilecek türden "vakay-ı adiye" de degildir..

Bu olay ...basit bir ögrenci nümayişinin engellenmesi degildir..

Bu olay.. ..egitimin saglanması yada adli bir vaka gerekçesiyle..

Bir Fakülteye polis davet edilmesi degildir...

Bu olay ..Bir fakültenin boykotla yada konsey kararıyla yada polis zoruyla kapatılması hiç degildir..

Bu olay ..Cumhuriyet Tarihinde bir fakülte yurduna üst üste polis baskınları ve baskıları yapılarak..

İlk kez bir ögrenci yurdunun kapatılması amaçlı...

İktidar polisinin planlı bir eylemidir..

Bu Olay.. tüm Mülkiyelileri derinden etkileyen bir felaket oldugu kadar..

Türkiyede iktidar güçlerinin...

Özerk üniversiteleri yok ettigi..

Üniversite Gençligini bilim ve çagdaşlık yolundan çevirdigi..

Cumhuriyetin Emanetçileri gençlerin...

Pasifize depolitize edilmesi harekatında en büyük hedefini ele geçirdigi..

"Gomonist" diye adlandırdıkları...

Mülkiye ögrencilerinin "ana karargahı" diye belledikleri ..

Mülkiye dayanışmasınıögreten....mülkiye ruhuna veren yurtlarının kapatılması süretiyle.. toplumsal bilinci yurt bilinci ve tarih bilinci Erozyona ugratılmış.bir gençlik yetiştirilmesi projesinin...

İlk ayagının gerçekleştirildigi bir dönüm noktasıdır....

İlk yurt baskını...

Bu büyük yurt baskınının öncüsü...

Yurt'un birdaha açılmamak üzere kapatılmasını saglayan üçüncü baskın ise..

Arkadaşlarımızın anlattıgı büyük baskının artçısıdır..

Bu olayın gerçek tanıkları sadece ve sadece

O gün ve o gece yurtta yada göz mesafesinde çevrede olan mülkiyeli ögrencilerle birlikte ..

Özellikle polis ve köpekköy çocuklarının...

Onur kırıcı insanlık dışı davranışlarına maruz kalan Ögrencilerdir..

Ve o ögrenciler bugün 58-61 yaşlarındadırlar..

Ve o ögrencilerin 38 yıldır hiç konuşmadılar..

Kamu oyuna ..

Yada Yargıya hiçbir şey anlatmadılar..

Ermeni ve kürt' lere..

Türklerin yaptıkları Soykırım...(!) la ilgili..

Kitap üstüne kitap...

Tez üstüne tez..

Yazan isimleri malum Mülkiyeli Hocalar da

Bu konuda tek bir satır yazmadılar..

Hiç tanımadıkları hiç bilmedikleri ermenilere..

Hiç yaşamadıkları dönemlerde kendi öz babasının ne işkenceler yaptıgını..

Mülkiyeli arkadaşının suratına haykıran ..

mülkiyeli arkadaşlarımız..

Bizzat yaşadıkları gördükleri İktidarın polislerince arkadaşlarına yapılan..

İnsanlık dışı işkenceleri görmemezlikten geldiler..

Bu konuda ne bir şiir yazıldı.. ne bir kitap..

Bu konuda ne bir dava açıldı...

Ne de medyada bir kampanya başlatıldı....

Ve dövme sövme hakaret onur kırıcı hertürlü işkenceye maruz kalmış...

Ya da tanıgı olmuş..

Bu ögrenciler...

Bir kısmı olayı tekrar yaşamak için hep suskun kalırken..

Bir kısmı ise..

Yıllar sonra sadece dost meclislerinde..

Maruz kaldıkları insanlık dışı muameleyi..

O anda yaşadıklarından duydukları dehşetten yılgınlıktan yalnızlıktan hiç bahsetmeden yorum yapmadan..

Sadece olayın polis yönü ti'ye alınarak..

"hatırlarmısınız" diye başlayan eski bir ögrencilik anısı olarak anlatılıp...

Geçiştirilmesini tercih etmişlerdir....

Vee Gelinen noktada..

Bu tarihi dramatik olayın..

Her yönüyle ilk agızdan tanık ve yaşayanlar tarafından anlatılması anlatılanların kayıt altına alınması .

Artık bir zorunluluk haline gelmiştir..

Özellik Kız ögrencilerin bu konuda daha aktif olmalarının gerektigi..

Üzerinden 40 yıl geçen bu olay artık kimsenin şahsi özel kişisel bir olayı olmadıgı...

Artık bu anıların Mülkiye Tarihinin bir parçası haline geldiği ..

Düşünceyiz..

Tüm beyanların bir kitapta yada bir dosyada toplanıp

Birbirini teyid eden beyanlardan..

Baskın oldugu o günki 24 saatin..saat saat ..dakika dakika..

Tam bir hikayesinin çıkarılmasının..

Mülkiyeli Hocalar .. gazeteci ve Televizyoncuları ile temas kurulmasının..

Onlarla bu konunun enine boyuna konuşulmasının..

Gerekirse anma toplantılarının düzenlenmesinin

Bu amaçla.... anlatanların..

Mümkün mertebe...

Yer, zaman, yanındaki arkadaşı daha sonra görüştügü arkadaşının isimlerinin..

Keza.. muhatap oldugu polislerin isim ve rütbe yada akıllarında kalan belirgin tarifleri..

Yazmalarının gerektigi..

Böylece yıllar geçtikten sonra bile...

Bir hakkın teslim edilmesini..

Hukukun üstünlügünün galebe çalmasını..

Veeee ...bize en azında bir özür borcu olanların ..

Bizden özür dilemelerinin saglanması..

Gerektigi düşüncesindeyiz..

O tarihte işkence gören..

Yurtsever bir fakülte ögrencisi olmaları dışında..

Mülkiyeli olmaları dışında..

Hiçbir günahları olmayan..

Dolaplarındaki 3-5 kitap 5-10 fotograf...

Annesinin ördügü bir kazak

4 dandik gömlek ..

4-5 iç çamaşırından başka malvarlıgı bulunmayan..

Ve bu degerli malları polisler tarafından daha önce yapıldıgı gibi yani..

Alınmasın, yakılmasın, atılmasın... kaygısıyla...

Odasında malının başında durmak niyeti dışında...

hiçbir art niyetleri olmayan..

Ve yurt baskını sırasında üzerlerinde ve odalarında bir tek silah bile bulunamayan..

Hiçbir örgütle fiili bir baglantıları tesbit edilmeyen

Buna ragmen..

Bir pkk militanına gösterilen bu örgütün başına gösterilen ilginin yüzde biri bile gösterilmeyen

Pkk lılar adeta kahraman ilan edilirken ..

Hepsi birer terörist ilan edilen..

Bu ...dürüst ..yigit ve vatansever ..

Özgür ve bagımsız düşünceye sahip...

Tüm mülkiyeli arkadaşlarımızın önünde...

Saygıyla egiliyoruz..

Onlar bizim kahramanlarımız olarak...

Mülkiye tarihinde en degerli yerleri almışlardır......

Saygılarımla..

Mekan DEMİRKAYA

Ankara. 03.01.2009..

***


*