Emin Erdem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Emin Erdem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mayıs 2014 Perşembe

Kısa Hikayeler -AYAKKABILARI DENİZE DÖKEN ADAM

Bahadan Hikayeler

Baha'lar bir akşam oturmaya geldiler ama  daha oturmadan,
-Bu ne biçim apartman? Sen ne biçim adamsın? Alt katınızdaki dairenin kapısında iki çift ayakkabı var' dedi.
-Bahacığım toplantılarda konuşuyoruz ama... ne yapacaksın bazıları yine de...
-E, sen ne güne duruyorsun?
Fırsatı kaçırmadım, ilgilisine lâf dokundurdum:
-Bahacığım benim kendi evimde sözüm geçmiyor... elin herifine ne diyeyim?
-Öyle şey olur mu?  Ne zaman kapı önünde ayakkabı görsem götürüp çöpe atıyorum.
-Sahipleri ne yapıyor?
-Küfrediyor.
-Sen?
-Ben iki misli ediyorum.
-İş orada kalıyor mu,  koltuğunda rahat oturup 'oh ne güzel yaptım' diyor musun?
-Tabii... Birkaç yıl önceydi... baktım bir kapının önünde bir puset.... kaptım aşağı indim. Tam denize atacağım (Baha, işleri bu kadar iyi değilken bir yalı apartmanında  oturuyordu. E.E.) sahibi camı açtı, bir yalvarıyor, bir yalvarıyor! Bir daha kapının önüne koyacak mısın? dedim, vallah/billah koymayacağım dedi... puseti yere bıraktım, adama 'gel kendin taşı' dedim. Bizim apartmanı böyle düzelttim.' diye sözü bağladı Baha.
*
Demirel'in 'Yetmiş sente muhtacız' dediği zamanlardı, bir gün Baha'ya uğradım.  Yahudi bir müşterisi ile pazarlık yapıyordu. Varyeteyi izleyeyim diye yan odaya geçmeme engel oldu. Müşterisi kırık lisanıyla bin dereden su getiriyor, eski defterleri karıştırıp istikbalde ne parlak işler yapacaklarından bahisle beş milyonluk fiatı (*) aşağı indirmeye çalışıyor. Bizimki kabul etmiyor ve ne kadar çirkef ruhlu biri olduğunu göstermek için,
-Kusum inan, yapacağım makinanın en az dokuzyüzbin lira maliyeti olacak. Belki dokuzyüzelli...
Yahudi müşterinin gözleri tabak gibi açıldı,
-Kusum sen benimle eğleniyor? Maliyet dokusyusbin fiyat beşmilyon olur?
-Moşe bey bizde böyle. İsterseniz italyadan getirin. Fiat üç misli olur... Allah bilir artık ne zaman mümkün olur... Ama bizde böyle' dedi Baha.
Bunları Yahudi haydi haydi biliyordu. Çaresiz istenen peşinatı ve makine siparişini verdi, çünkü o makinaların projeleri Türkiyedeki makine mühendislerinde yoktu ama inşaat mühendisi bahanın kasasında vardı.
-Niye böyle yapıyorsun? dedim.
-Ruhi Sarıalp'le anlaştım, onun teknesini alabilmem ve Akdenizde üç ay dolaşabilmem için bu paraya ihtiyacım var. Moşe para bassa, bu makinanın çıkaracağı bantlar kadar para kazanamaz.
*
Arabasını satılığa çıkarmış ve bir doktorla anlaşmış. Notere gitmişler, doktor bir vekaletname çıkarmış ve arabanın karısı adına tescilini istemiş. Bizimki,
-Bi dakka, siz arabayı kendiniz için almıyor musunuz? demiş. Doktor,
-Hayır eşim için alıyorum.
-Bunu daha önce söylemediniz.
-Ne farkeder efendim?
-Farkediyor ki daha önce söylemeyip, sakladınız. Böyle şeylere gelemem' demiş, satmamış.
-Yahu böyle tuhaflıklara ne gerek var? dediğimde,
-İstiklal Caddesinde Galeri Edip mağazası var bilir misin? Vakko makko palavra. Caddenin, İstanbul'un en lüks mağazası oydu. Vitrininde beyaz gömlekler var. Her hafta sonu seyretmeye giderdim. Yemeyip içmeyip biriktirdiğim  para ile rahatça bir gömlek alabilirdim. Fakat gel gör ki tezgâhtarları bayan olan mağazaya cesaret edip  giremediğim için, daha yıllarca o gömleklerden alamadım. Bu manyaklıklarım belki ondandır' dedi.
*
Doktorlar,
-Ya sigara, ya bacağın! demişler. Ama buna rağmen sigarayı bırakamıyor. Ayaklar şişti, parmaklar mosmor. Bacağı kurtarmak için  birkaç parmağı kestiler, yine de sigaraya devam.
-Seni psikoloğa götüreyim' dedim. Kızıp dövecek sandım. Hayret, 'olur' dedi.
Psikologun yanına (Hâlâ öğrenemedim farkı, yoksa psikiyatrist miydi?) beraber girdik. Baha doktora değil de teftişe gelmiş gibi. Kalktı tabloları düzeltti. Biblo benzeri şeylerin yerini değiştirdi. Doktor,
-Tablolar eğri, biblolar asimetrik ve bu sizi çok rahatsız ediyor değil mi? gibi şeyler söyledi. Baha başıyla tasdik etti. Bir etkisi oldu mu bilmiyorum ama Baha sigarayı bıraktı.
Darısı Sebahattin Biber'in başına.
------------------------------------------------------------------
Emin ERDEM


30 Nisan 2014 Çarşamba

Bir Kısa Hikaye - BAHA

Öncelikle size bir teşekkür edeyim.
Yırtık bir kâğıdı  yapıştırdıktan veya bir koliyi hazırlarken kullandığınız koli bandı için,
-Hay Allah bunu yapandan razı olsun' demişseniz; işte o ettiğiniz dua büyük bir ihtimalle sevgili arkadaşım Baha'ya gitmiştir. Teşekkürüm, canım kadar aziz arkadaşıma ettiğiniz bu dua içindir.
Kartvizitinde 'mühendis' yazar.
Kartını verdiği kişilerin elektrik işlerini yapıyorsa onlar Baha'nın elektrik mühendisi olduğunu düşünürlerdi.  Makine mühendislerinin yapamadığı yapışkan kâğıt, bant, çıkartma gibi ürünleri üreten makinaları ona ısmarlayanlar Baha'yı makine mühendisi sanıyorlardı. Ama kendileri inşaat mühendisidir!
*
Oğlunun okulundan telefon ediyorlar:
-Baha bey telaşa mahal yok ama, yine de bilesiniz oğlunuz ufak bir kaza geçirdi, şu anda falanca hastanede....' dediklerinde,
-Benim işim var, eşime telefon edin, o ilgilensin' diyecek kadar iş manyağı bir adam. (İş manyağı, arkadaşımın kendisi için kullandığı sıfattır.)
*
Baha ünlü bir kişidir. Bu ünün yarısı kendi üstün kişilik ve yeteneklerinin karşılığı; diğer yarısı, benim hayranlık duygularıyla her önüme gelene onu anlatmalarımın sonucudur. İşime yarayan şeylerin yarısını  ondan öğrendiğimi sanıyorum. (Baha'nın bilgisayarı benim kadar bile kullanamaması ise en büyük moral nedenimdir.)
*
Almanya'dan sipariş ettiğim makine, konuşulandan erken geldi. İki yakamın bir araya geldiği hiç olmadı ama  büsbütün kamandım. Ben bütün bu sıkıntıları çekerken birinizden olsun beş lira borç istedim mi?
Ama Baha'dan istedim. Telefon ettim,
-Baha yavrum sıkıntıdayım. Durumun nasıl? Paran var mı?
-Var.
-Nasıl var? Sormayacak mısın 'ne kadar' diye?
-Çok şükür, kötü bir çantacının ihtiyaç duyacağı kadar para bende her zaman vardır.
*
Yukarda, Baha ünlü bir kişidir. Bu ünün yarısı kendi üstün kişilik ve yeteneklerinin karşılığı; diğer yarısı, benim hayranlık duygularıyla her önüme gelene onu anlatmalarımın sonucudur dediğimi hatırlatayım.
Bir gün Baha dükkânıma geldi. Oturuyorken telefon çaldı, Gayyur adlı tembel bir arkadaşım kahve içmeye çağırdı.
-Gayyurcuğum, hani Baha isimli bir arkadaşım var ya, onunla oturuyoruz, kusura bakma şimdi gelemem' dedim.
Biz konuşuyorken  Gayyur göründü, şaşkınlık belirtileri gösterdi ve duyduğum ama anlayamadığım şeyler mırıldandı.  
Baha aniden fırladı, gitmekte olan Gayyur'un önüne dikildi.
-Göster ulan ayak baş parmağını, nasıl ayak baş parmağıymış ben de göreyim!
Gayyur mahvolmuş... Gayyur perişan... Gayyur çaresizlerin en çaresizi...
-Nedir yahu Baha ne yapıyorsun? N'oldu?' dedim.
Baha'nın beni de, ayırmak isteyen diğerlerini de dinlediği yok. Hemen epeyce insan toplandı. Gayyur'u Baha'nın elinden kurtarmaya çalışıyorlar.  Neyse sonunda anlaşıldı: Gayyur,  kendisinden çokça bahsettiğim arkadaşımı merak etmiş, görmeğe gelmiş ve fakat boyunu beğenmemiş!
-Emin'in Baha Baha dediği de bu muymuş? Ayak başparmağım kadar bir şey bu yahu!' demiş.
Dünyanın bütün seslerine açık olan Baha'nın kulaklarından kaçar mı bu?
-Göstereceksin ulan' diyor. Madem ayak başparmağın boyum kadar, ben Bursalıyım ulan, bana göstereceksin...' diye yırtındı durdu.
Hakarete uğrayan Baha. Ama inanın Gayyur için üzüldüm. Bu duruma düşmüş insan gördüğümü hatırlamıyorum.
*
-Yahu Baha bırak artık... Boşver ya!  Hem adamın ayağının başparmağını göreceksin de ne olacak ?' dedim.
-Öpecem yahu, öpecem. Bizim büyüklere saygımız var.' dedi.
*
Baha'yı ben on forma da anlatırım, ama sizin şu sabırsızlığınız yok mu ya, serçe parmak kadar anlatımlara bile tahammülünüz yok, poflayıp duruyorsunuz!
Baki selam ve sevgiler.

Emin ERDEM

Bir Kısa Hikaye - Muavin Bey

Şükür, şimdi de hepten gözümü yumup başımı çevirmiyorum ama anlatacaklarım, aşkî durumlara biraz daha mütemayil olduğum gençlik yani 8-10 yıl öncelerine ait. Kesinlikle aynen vaki. Belki az biraz süslenmiştir; ki bunu da inkâr eden yok.
*
Sıcak bir yaz günü,  minibüsümüz ayakta dikilecek yolcuları da aldıktan sonra yola koyuldu.
Yeniyetme muavin 'paralar' diye seslenince, yolcular inecekleri yeri söyleyip ödeme yapıyorlar.  Ücretler ödenirken,
-Şşşşşt, şurdan bir Topkapı alsana...
-İki Çobançeşme alsana.......               
-Hey ufaklık, İncirli kaç para?
-Baksana! Üç Şirinevler al şurdan...' denilerek hitap edilen muavine birinin,
-Muavin bey, iki Merter alır mısınız?' dediğini duyduk.
Muhtemelen annesi olan bir kadınla beraber önümdeki koltukta oturmakta olan, en fazla en fazla 'muavin bey' ile yaşıt, cici mi cici bir genç kız adayı, hepimizinkinden farklı, kulağa hoş gelen âhenkli bir sesle söylemişti 'Muavin bey, iki Merter alır mısınız?' diye. Hadi bakalım şimdi de para üstünü aldıktan sonra,
-Teşekkür ederim' demez mi?
De varın kendinizi o yeniyetme oğlanın yerine koyun. (Elinizde ise gerçekten koyun ve lütfen hayata ordan devam edin. Söylemeye gerek yok, hanımlar da....)
Oğlan, her baktığında güzel bir yüz görmekten memnun;  kızımız, göya dışarıya bakıyormuş gibi ama.... hissediyor dönüp dönüp kendine bakan gözleri.
*
(...)
Muavine kalsa, Topkapı'ya Edirne üzerinden gidilsin ister!
Ama işte Merter'e geldik bile.
Kızımız -muhtemelen annesi olan kadınla- inme hazırlığında. Muavin gözlerini artık hiç ayırmıyor kızımızdan. Şoföre,
-Merter'de inecek var' diyor, muhtemelen içi kan ağlayarak.
Ve Allah sizi inandırsın, minibüs durunca muavin ayaktaki tüm yolcuları indirdi, genç kız ve yanındaki kadın, kimseye değmek zorunda kalmasın diye...
Kız oğlana şöyle bir baktı...

*
(Gültekin Emre ''Bir kadın kendini bırakarak geçti gitti yanımdan'' diye yazmıştı.)




Emin ERDEM

17 Ekim 2009 Cumartesi

EMİN ERDEM SANATÇILARIMIZI ANLATIYOR

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA'DAN KALEM ALAN ÇOCUK

.... Geldiği yere kalemiyle gelmiş olan Vecdi SEVİĞ'in 'aferin'inden duyulan mutlulukla.
-----------------------------------------------------------------------
BİRİNCİ ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA'YA SAYGI....
Pertevniyal Lisesi de, Kabataş gibi, Vefa gibi İstanbul'un eski ve daha çok da orta ve ortanın altı ekonomik durumdaki ailelerin çocuklarının okuduğu bir okuldu bizim zamanımızda. Aşure günlerine katılıyorum da ordan biliyorum, şimdi de durum değişmemiş.
Değişen şu: Bilirsiniz, Lisemiz Aksaray'da Valide Camisi bitişiğindedir. Özellikle güzelim caminin görünümünü bozan üst geçit, benim okuduğum 1966/68 yıllarından sonra yapıldı. Bizim lisemizin tam karşısında, o zamanki bakışımla çok lüks bir ŞÖLEN PASTANESİ vardı. Çok çok istediğim halde bir şey alıp yediğimi hatırlamıyorum. Yoksa, ya tadının güzelliğiyle, aksi halde verdiğim onca paranın acısıyla mutlaka hatırlardım. Pastaneyi solunuza alıp Aksaray Meydanına doğru 50 adım kadar ilerlediğinizde, büyükçe bir kitap/kırtasiye dükkanı görülürdü:
KALEM KİTAP. Tabeladaki isme rağmen, kitaptan çok kırtasiye ile dolu bir yerdi. Bariz özelliklerinin birincisi, vitrin camlarına en büyük boy kartonlara yazılmış şiirlerin yapıştırılması ise, ikincisi içerisinin çok loş olmasıydı. Sahibinin bir şair olduğunu bilirdim de doğrusu önemi hakkında bir fikrim yoktu. Kalem, silgi, dosya kağıdı vb ihtiyaçlarını ordan alan diğer arkadaşların da benden çok farklı bir bilgi sahibi olduğunu da sanmıyorum.
Çok net hatırlıyorum, ufak bir çocuk denecek birinden başka kimseyi de çalıştırmıyordu. Yaptığı işten hiç ama hiç hoşnut olmayan birinin davranışlarını sergiliyordu. Bir dükkancıdan çok, otoriter bir öğretmen görünümündeydi. Sonraları, hakkında biraz bilgi edinince, sevmediği bir işi sırf geçim nedeniyle yapan birinin ruh haline, asker kökenli olması, çok ileri yaşına kadar evlenmeyip yalnız yaşaması ve hatta belki de kitaplarla hiç ilgilenmeyen bizleri sevemediği için böyle asık yüzlü olduğunu da ihtimallere katmışımdır. Bir başka ilginçlik, çok çok iyi hocalarımızdan birinin bile 'bakın şurada değerli bir ozan var' dememiş olmalarıdır.
Sanıyorum Dağlarca hayatının her aşamasında tanınmak, gündemde olmak için gayret etmek bir yana, kendi kozasında -kendi seçtikleriyle- bir arada olmayı seçmiş ve şiirinde nasıl istediği yere gelmişse, özelini de hep korumuştur.
Dağlarca'yı okumayı bir ihtiyaç görmeyenler mutlaka olmuştur. Ama ona şiiri nedeniyle dil uzatanı hatırlamıyorum, olduğunu da sanmıyorum.
Size, çok ünlü ve bir o kadar da hüzün veren AĞIR HASTA şiirini sunuyorum:

Üfleme bana anneciğim korkuyorum
Dua edip edip geceleri
Hastayım ama ne kadar güzel
Gidiyor yüzer gibi, vücudumun bir yeri
.
Niçin böyle örtmüşler üstümü
Çok muntazam, ki bana hüzün verir
Ağarırken uzak rüzgarlar içinde
Oyuncaklar gibi şehir
.
Gözlerim örtük, fakat yüzümle görüyorum
Ağlıyorsun nur gibi
Beraber duyuyoruz yavaş ve tenha
Duvardaki resimlerle nasibi
.
Anneciğim büyüyorum ben şimdi
Büyüyor göllerde kamış
Fakat değnekten atım nerde
Kardeşim su versin ona, susamış
.
(Keşke sağlığında ziyaret edip, '...yavaş ve tenha' nın onun ustalığının bir sonucu mu, yoksa türkçenin bir mucizesi mi olduğunu sorup öğrenseydim).
*
Dağlarca l950'li yıllarda 'Çocuk ve Allah'ı yazdığında çok farklı bir ses olarak algılanmış, ama yine de kimse onun gibi olmaya çalışmamış -belki cesaret edememiş-, ayrıca mesela NAZIM'a hiç aykırı düşmemiş ama kesinlikle ona benzemeye de çalışmamıştır.
Anısına saygıyla...

Emin ERDEM
15 Ekim 2009
*


'' ....ELLİYEDİ BENİM GENÇLİK YAŞIMDI.''

Anlatamıyacağımı biliyorum. 4 yıl beklemem de bundan. Gayret, bir filmde 'İngrid BERGMAN varsa mutlaka izleyenler'e düşüyor.
---------------------------------------------------------------
26 Temmuz 2005. Muhtemelen gazete almaya bakkala doğru gidiyordum. İnsanın bir duyduktan sonra artık hep duymak isteyeceği güzel bir sesin, kulağa çok hoş gelen bir türkçeyle
-Afedersiniz, Mehtap Sokağı biliyor musunuz? diye sorduğunu duydum.
Çok narin, sade giyimli, kısa saçlarında beyazdan başka bir tek renk bulunmayan aydınlık yüzlü yaşlı bir hanım adres soruyordu. Yirmi yıldan fazladır, yazları burada oturuyor olmamıza karşın, bir tek, evimizin bulunduğu RAUF MUTLUAY Caddesini biliyordum. Yardım istiyordu ama, bir yandan da yardımcı olma gereği duydu
-Bakkala gittim, dönüşte evimin bulunduğu sokağı kaybettim'.
İş kolaylamıştı, beraber bakkala gidecek sokağı öyle arayacaktık.
-Efendim ihtiyarlık kötü, aciz duruma düştükten başka, bir de böyle benim gibi, etrafını rahatsız ediyorsun.
-Hanımefendi ne rahatsızlığı... bir adres sormayla... zaman zaman hepimiz bunları yaşıyoruz. Sonra, ben de genç değilim, elliyedi yaşımdayım.
Durdu. Mutlaka düzeltilmesi gereken yanlış bir sözü, ertelemeden hemen düzeltir gibi
-Siz elliyediye yaşlı mı diyorsunuz? Elliyedi benim gençlik yaşımdı' dedi.
-Efendim iyi ki Mehtap Sokağı bana sordunuz, iyi ki kolunuza girip beraber yürümeme izin verdiniz. Güne, ağzından bal akan biriyle konuşarak başlıyorum...
*
Alman Lisesi Edebiyat öğretmenliğinden emekliymiş. Sevgili hocam Şükriye TÜTENGİL lisemize ordan gelmişti. Arkadaş imişler. Sorularım üzerine Şükriye/Cavit Orhan TÜTENGİL, Rauf MUTLUAY, Tahir ALANGU, Oktay AKBAL, Fazıl Hüsnü DAĞLARCA, Hilmi YAVUZ, Cahit KÜLEBİ ile ahbaplıkları ortaya çıktı. Bir ara, 'eşim de öğretmendi' dedi. Sonra sanki, 'bugün hava sıcak olacak' der gibi 'Behçet NECATİGİL' diye ilave etti.
(Kabul edin ki siz de olsanız şu saçma soruyu sorardınız:)
-Hanımefendi siz Behçet NECATİGİL'in eşi misiniz?
-Tanıyor musunuz?
-Hanımefendi NECATİGİL'i kim tanımaz?
Ben bu güzel tesadüften memnun, sevgili Huriye NECATİGİL -hangi nedenledir bilmem- memnun, yürürken, aklıma birkaç gün önce Cumhuriyet Kitap Eki'nde okuduğum röportaj geldi.
-Hanımefendi sizin kızınız da bu yılki Sait Faik Ödülünü kazandı değil mi? dedim.
Huriye Hanım, demek ki bunu dahi(!) biliyor olmayı bana yakıştıramadı, marifet sahibi ben imişim gibi övgülerde bulundu. Onları yeterli bulmadı,
- Lütfen beni kırmayın, şimdi bize geleceksiniz size kitaplar armağan edeceğim, dedi.
Bunları konuşuyor, yürüyorken, sokağa da yaklaşmış olduk, derken evi bulduk.
Eve buyur etti, bir başka zamana söz vererek izin istedim.
-Olmaz, bekleyin size kitaplar getireceğim.
Almamak nezaketsizlik, kabul etmek, yol göstermenin bir karşılığı gibi olacak....
Neyse ki Huriye Hanım aceleden, kızı Ayşe SARISAYIN'ın Sait Faik Ödülü kazandığı ve kendisi için imzaladığı YORGUN ANILAR ZAMANI kitabı da dahil imzalı kitapları vermiş.
Bir iki gün içinde aynı kitapları aldık. Onları imzalatmak (yanlışlıkla verilenleri de teslim etmek) için 30 Temmuz 2005 cumartesi günü -eşimle- evlerine yöneldik.
*
(Huriye Hanım iki kızına olayı öyle bir anlatmış ki, sanki ben olmasam anneleri kaybolacakmış gibi karşıladılar. Meğer Ayşe SARISAYIN oğlu da İTÜ'de istediği bir bölümü kazanmış. Bahçede bir sofra kurmuşlar, kutluyorlar. Yalnız o zamanlar kallavi, bembeyaz bir sakalım var, genellikle hacıamca ve hatta hacıdede hitaplarına muhatap oluyorum. Beni eşimin babası zannediyorlar, öyle davranıyorlar. Bu da eşimi tarifi imkansız memnun ediyor. Bahçede bizi önce baba/kız zannettiler. Hiç unutmuyorum, Ayşe Hanım elinde kadeh, -ben hacı sakallı- şarap ikram teklifinde bulunsun mu tereddüdü yaşamıştı.)
***
Kendisi çok önemli olmasa da, Selim İLERİ'nin yargısı çok ilginç: 'Behçet NECATİGİL türk şiirinin en büyük şairidir.'
Hadi o Selim'dir, öbürlerine bakalım deseniz, önemli isimlerin hiç biri, ilk on dışında tutmazlar. Kendisi çok önemsenmiş, söyledikleri en az bir ATAÇ kadar yankı bulmuştur.
***
Şimdi gelelim kızı Ayşe SARISAYIN'ın babasını anlattığı 'Çok Şey Yarım Hala' adlı, YKY arasında çıkmış kitabın 92. sayfasındaki (tıpkıbasımını da sunduğum) bir paragrafına. Özetle, '...babam annemle nişanlandığı akşam, sıkılıyor, siz oturun, ben biraz dolaşır sonra gelir anne/babamı alırım deyip nişan evini terk ediyor, kendini sokağa vuruyor.'' İlginç değil mi?
Kızları (Ayşe SARISAYIN ve Selma ESEMEN) yine YKY yayınlarından SERİN MAVİ'de de babaları Behçet NECATİGİL'i anlatıyorlar. Yere göğe sığdıramamacasına...
***
Bir sac sobanın bile lazım olduğunda hemen alınamadığı, Beşiktaş'taki kira evinin bir odasında herkes çıt çıkarmadan yaşıyor, diğerinde baba dur durak bilmeden çeviriler yapıyor, kitaplar, şiirler yazıyor. Bu düzeni adeta kutsal bir görevi yerine getirir gibi Huriye Hanım kurmuş ve sürdürmüş. Kitaplardan öğreniyoruz ki yatalak anneanneye Huriye Hanım bakıyor. Sağlığı sık sık bozulan Behçet Beye Huriye Hanım bakıyor. Evin tüm yükü Huriye Hanımda. İkisi de iyi okullarda okuyan kızların bütün sorunlarıyla beraber büyümeleri, ihtiyaçları, tatilleri... Huriye Hanımın kendisini adeta yok sayarak hayatını Behçet Bey ve çocuklarına vakfetmesi ile geçmiş.
***
Herkes bunları olağan karşılamış. En çok da Huriye Hanım.
Benim şaştığım bu. Halbuki her şeyi babalarına mal eden kızlarının kitabından şu sonucu çıkardım: Behçet Beyin eşi Huriye Hanım olmasa -bırakın yarımı- çok şey yarımdan da daha az olurdu.
***
''Ardımdan dökülen su,
Ben gidince nem kalır'' diyen şairi seviyorum, ama..
***
Huriye Hanıma bu hayranlığım bilmem ki birkaç ayda bir aramalarımda, benim kibar biri olduğumu söylemesinden midir, yoksa yukarda bir resmini de gördüğünüz insanın, hiç bir söze ''Ben....'' diye başlamamasından mıdır? İnanın karar veremiyorum.
Beni İngrid BERGMAN filmlerine çeken O'nun tamamen O'na ait mahzunluğuydu. Bakın işte onu biliyorum.

Baki selamlar. Emin ERDEM
12 Ekim 2009