Mülkiyeliler Birliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mülkiyeliler Birliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2013 Perşembe

Mülkiyeden Bir Portre





                                          MÜLKİYENİN DAVID NIVEN'İ
                            ŞÜKRÜ ESİRCİ

Şükrü Esirci’yi 1968 yılında mezuniyetten sonra Mülkiyeliler Birliği’ne üye olduğum sırada tanımıştım. 40 lı yaşlarda 1.80 m boyunda ve boynunda fuları ile çok şık giyinen bir adamdı.Yakışıklılığıyla ve temiz giyimiyle, havalı ve kendine güvenli duruşuyla dikkat çekiyordu.

Oradaki arkadaşlara kim bu adam diye sorduğumda “David Niven Şükrü” dediler. O zaman dikkatlice bakınca gerçekten Amerika sinema artisti David Niven’a çok benzediğini fark ettim. O günden beri bu ilginç adamın yaşam öyküsü hep dikkatimi çekmiştir.
Son yılları çok düşkündü. Bir ay önce bir huzurevine yatırılmıştı. Ara sıra Mülkiyeliler birliğine uğradığımda çaycı Tuncay’a “Şükrü ağabeyden haber varmı? “diye sorardım. En son dün sorduğumda Tuncay”Şükrü ağabeyi 17 ocak’ta kaybettik.”dedi.”Tuncay niye haberimiz olmadı.”dedim. Ölüm haberi Mülkiyeliler Birliği sitesinde yayınlanmış. Ben görmemişim. Tuncay”18 ocak’ta cenazesi Ankara Karşıyaka camiinden kaldırıldı. Cenaze’de oğlu, yeğeni ve Mülkiyeliler Birliğinde çalışan 3-4 kişi vardı. Başkaca da kimse yoktu.”dedi.Yaşam biçimi,dünya görüşü de dahil hiçbir ortak yanımız yoktu.Ancak renkli tipler benim hep ilgimi çekmiştir. Şükrü Esirci, Mülkiyenin yetiştirdiği çok renkli tiplerden birisiydi. Evet bu dünyadan bir Şükrü Esirci geçti.
Şükrü Esirci 1930 yılında Adana’da doğdu. İlk ve lise tahsilinden sonra Ankara’ya geldi.1953 yılında SBF’den mezun oldu. Adana’nın hali vakti yerinde bir ailesinden geliyordu.Yine GS Lisesi mezunu Mülkiye Basketbol takımı ve Milli takımın basketcisi sınıf arkadaşı Yılmaz Gündüz’le kanka olmuşlardı.Bu ikilinin yaşam öyküleri Yılmaz’ın 1997 de vefatına kadar birlikte anılmıştır. Mülkiye’nin gelmiş geçmiş en süzme insanlarıydılar. Okulda talebe cemiyeti para sıkıntısı içerisindeyken,cemiyete bir öneri götürdüler. FB ve GS’ya Ankara’da bir özel maç yaptıracaklardı.Kazancın yarısını cemiyete vereceklerdi. O yıllarda İstanbul ve Ankara ligleri ayrı yapılıyordu. Şahısların böyle bir organizasyonu yapmaları mümkün değildi. Cemiyetten aldıkları bir yazıyla FB-GS özel maçını Ankara’da oynattılar.İyi de para kazanmışlardı. Kazancı az gösterip çok azını cemiyete verdiler. Şükrü Esirci ile Yılmaz Gündüz kazancın gerisini İstanbul’a giderek kadınlarla pavyonlarda yediler. Bu olaydan sonra arkadaşlarının bir kısmı Esirci’ye sahtekar, diğer bir kısmı ise uyanık Şükrü lakabını taktılar.Yine arkadaşlarının anlattığı hikayelerden birisi de; Bu ikili yataklı vagonla İstanbul’a giderken restoranda İstanbullu bir işadamıyla tanışırlar. O gece sohbet sırasında iş adamının bir aylığına eşiyle İsviçre’ye gideceğini orada bir ay kalacağını öğrenirler. Adamın gittiğini öğrenince adamdan aldıkları bilgileri kullanarak tekrar İstanbul’a geldiklerinde firma yetkililerince garda karşılanırlar.Yeğenleri olarak Caddebostan’daki villasına yerleşirler.İşadamı İsviçre’dedir ve haberi yoktur. Evdeki Fransız mürebbiye ve hizmetçilerle aşk yaşayıp İstanbul gecelerinde eğlenirler. Bütün masrafları firma yetkililerince karşılanır.İletişim bugünkü gibi değildir.İsviçre’deki işadamının döneceğine yakın ortadan kaybolup okula dönerler. Bu ikilinin buna benzer hikayeleri çoktur.
Şükrü Esirci kısa bir süre kamu hizmetinde çalıştıktan sonra istifa ederek serbest çalışmaya başladı.Yılmaz Gündüz ile birlikte çeşitli konser organizasyonları da dahil birçok etkinliğe imza atarlar. Özellikle Yılmaz Gündüz’ün ses sanatçısı Sevim Çağlayan ile evlenmesi üzerine konserlere hız verirler. Yılmaz aynı zamanda film çevirip senaryo yazıyordu. Bir ara at besleyerek at yarışlarına girdiler.Kendisi de at besleyen ve yarışlara meraklı olan bir ağabeyimiz Şükrü’nün atı yarışlarda ya birinci gelirdi ya sonuncu. Atlara doping yapar, ya da jokeyleri ayarlardı. İyi paralar kazandı. Ancak Jokey kulübünün baskısıyla yarışlardan uzaklaştırıldı. Şükrü Esirci para gelecek her işte vardı. Zaman zaman iş takipçiliği yapardı. Gündemi çok iyi takip ederdi. Yazarlığı da vardı.

İlk kitabı “Menderes diyor ki” yi 1967 de çıkarmıştı. Çünkü Adalet Partisi tek başına iktidara gelmişti. Menderes’in idamına karşı basında sık sık yazılar çıkmaya başlamıştı. İşte bu noktada yayınlanan kitap çok ilgi görmüş ve Adalet Partisi bakanlarınca satışına özellikle yardım edilmişti. Bakanlar, kurumları dolaşması için Esirci’ye makam arabalarını bile veriyorlardı.Kitap 7-8 baskı yapmıştı. Şükrü Esirci de kitaptan epey para kazanmıştı.Yazarımız Şükrü Esirci 60 ların sonunda Almanya’ya çok miktarda Türk işçisinin çalışmak üzere gitmesini de değerlendirerek 1972 yılında “Almanya’daki Türk işçileri için Almanca” kitabını yazar.Kitabı %25 komisyon karşılığında Ticaret ve gümrük bakanlığındaki memurlara sattırır. Kitap 8-10 baskı yapar.Yine büyük paralar kazanır.Bu arada kankası Yılmaz Gündüz “Dağlar Kızı Reyhan” filmi’nin senaryosunu yazmıştır.Film çekilince görülürki, Almanya ya giden gariban işçinin elinde Esircinin Almanca kitabı vardır. Bu kitaptan almanca öğrenmektedir.

Ekşi sözlükte Şükrü Esirci için “Türkler için Almanca” cep kitabı adlı nadide eserin yazarı,demekte ve devam etmektedir.Kitabın arka kapağında şöyle bir vaad var.”Bu kitapla her yerde almanca konuşacak ve size almanca söylenen her şeyi anlayacaksınız”Yönteme dair açıklamayı ise kitabın başında buluyoruz;
Bu kitapta almanca konuşabilmek için lütfen aşağıdaki kısmı dikkatle okuyunuz….
1.Bu kitabın her sayfasında, her kelimenin veya cümlenin evvela almanca yazılışı, sonra okunuşu, sonra da Türkçe tercümesi yani, o cümlenin Türkçede ne manaya geldiği yazılıdır.
2.Kitabın içerisinde Almanya da size lüzumlu olacak bütün konuşmalar vardır. Nerede Almanca konuşmak istiyorsanız, kitabın o sayfasını açarsınız ve orada almanca konuşursunuz”
Örneğin aşık mı oldunuz, hemen 315. Sayfayı açıyorsunuz;aşık olunca söylenecek sözler. liebling-libling-sevgilim.Ich liebe dich-ih libe dih-seni seviyorum. sie gefallen mir sehr-zi gefalin mir zer-sizi çok beğendim.schatzchen-sets-hin-cicim,hazinem.
İşte bu kadar ! Buraya gelmeden önce “genç kızlarla tanışmak” “ve randevu istemek” bölümlerini başarıyla geçmiş olmak tabii.buraya kadar gerekli Almancayı sökenler için sıradaki bölüm ise;evlenme teklif etmek.
Almanya ya giden işçilere böyle bir kitap satmaz mı? Bu arada okul arkadaşları “Türk İşçiler için Almanca” kitabının yazarı Şükrü Esirci için tek kelime almanca bilmediğini söylerler.

80 lerin sonunda ise hızlı şehirleşme kırdan kentlere akın sonucu kentliler şikayetlere başlamıştır.Memleket maganda doldu.Görgü ve nezaket kalmadı diye.Şükrü ağabey oturmuş,buna da bir kitap yazmış. Bilgi yayınevinden 1989 yılında çıkardığı “Görgü ve Nezaket Kuralları”
Bu kitapta oldukça satar ve Şükrü Esirci’ye iyi para kazandırır.
Kankası Yılmaz Gündüz de film çevirmeye hız vermiştir.Senaryosunu kendi yazdığı filmlerde oymaktadır,yapımcılığını da kendisi yapmaktadır.Bir müddet sonra Sevim Çağlayan’dan ayrılmıştır.Şükrü Esirci de 20 sene evli kaldığı eşinden 90 ların başında ayrılmıştır. Bir oğlu vardır,o da annesiyle oturmaktadır. Bu ayrılıktan sonra oğlu ile ilişkileri hep kötü olmuştur.Yılmaz’’la birlikte kazandıklarını gece hayatında yemektedirler.
Şükrü Esirci ayrılmadan önce eski eşinin annesine ait Kuşadası’ndaki boş araziyi bir planla iş merkezine dönüştürmüş,birinci kata çıkıp parası yetmeyince bir holdinge yüklü bir bedel karşılığı devretmiştir.oradan kazandığı para ile de Ankara Çankaya’da bir arsa almış,çok lüks 8 daireli bir apartman inşasına başlamıştır. Parası yetmeyince de tefecilerden borç almış daha sonra tefecilerle mahkemelik olmuştur. Borçları ödemek için de daireleri tek tek elden çıkarmış ve tek oturduğu daireye düşmüştür.Yılmaz Gündüz’ün ölümünden sonra yalnız kalmıştır.Son 15-20 yılı Ankara’da geçmiştir.
Şükrü ağabey eşinden ayrılınca Kuşadası’n da inşaatını yapan mütahhitin sevgilisinin kızıyla nişanlanmış, ancak annesiyle ilişkisi ortaya çıkınca nişan bozulmuştur. Şükrü Esircinin olayları anlatmakla bitmez. 90 lı yılların başında Mülkiyeliler Birliğinde oyun salonuna çıktım. Ben pek oyun bilmem ve oynamam ama bir arkadaşıma uğradım.Yan masada Şükrü Esirci arkadaşlarıyla oyun oynamaktadır.Yanında kendinden 20 yaş küçük sevgilisi olduğu söylenen frapan mini etekli bir hanım vardır.Esirci’nin şansı o gün iyi değildir. Oyunda yenilmektedir. Arkadaşları Şükrü ile dalga geçmektedirler. Esirci “şimdi siz görürsünüz”der. Şükrü’nün eline kağıt gelir. Kağıtlara hiç bakmadan sevgilisinin eteğini kaldırır. Ayy nidaları arasında bacak arasına iskambil kağıtlarını sürer. Salonda kahkaha patlar. Arka arkaya 4 el kazanır.Esirci böyle enteresan adamdır.
Ayhan Açıkalın’ın başkan olduğu bir dönem, şubat ayında mali kongre vardı. Mali kongre seçim olmadığı için 5-6 kişiyle toplanırdı. Şükrü Esirci’nin Yılmaz Gündüz ve arkadaşlarıyla birlikte kongreye gelerek yönetimi ibra etmeyip seçim maddesi koyarak birliği ele geçireceği konusunda Ayhan ağabey bir duyum almıştı. Telefon zinciri ve evlere gelen arkadaşlarla 20-25 kişi Ayhan ağabeye destek için kongreye geldik. Ama korkulan olmadı.Şükrü Esirci ve arkadaşları gelmediler.
Son 10 yıl hemen her gün Mülkiyeliler Birliğindeydi. Artık çalışma ofisi de yoktu. İşlerini okuma salonundan götürüyordu. Bu arada bir Vazo hikayesi çıkarmıştı.
Elinde Fransa Kralı 15.Louis’in Osmanlı Padişahı 2. Mahmut’a hediye ettiği 282 elmas taşlı vazo’yu, babasının 1954 yılında Sotheby’s Galerisinden satın aldığını söylemektedir.Bu vazoyu değerlendirmek istemektedir. Kimine göre vazo 5-10 milyon dolardır. Kimileri ise 30 milyon dolar edeceğini söylemektedirler. Bunun pazarlanması ve iyi değerlendirilmesi için para gereklidir .Esirci karşılığında bu vazodan komisyon verecektir. Bu vazonun peşine bir çok insan düşmüştür.Bunlardan biri de devre arkadaşımız cacık Yüksel(Yüksel Erdoğmuş) ile yine Emlak Bankalı Ertan Süslü’dür. Banka’dan 30.000 TL çekmişler,Yüksel’de kefil olmuştur.Vazo satılmayınca kefalet nedeniyle Yüksel’in evi satılmak durumunda kalmış,ancak Ertan’ın borçları üslenmesi ve Yüksel’in de hakkını devir alması sonucu Cacık kurtulmuştur.Vazo niye satılmadı.İstanbul’daki müzayede salonlarının 5 milyon dolar değerinden müzayedeye çıkarmak istemeleri Şükrü Esirci’yi kızdırmış ve satışa sokmamıştır.Bu arada vazo 2 defa mahkemelik olmuştur. Bir vatandaşın bu vazonun Siirt’ten çalındığını iddia etmesi ve mahkemenin el koyması sonucu vazo Siirt’e gitmiştir.Vazo Siirt’te bir yıl kalmış, ancak iddianın haksız olduğu ortaya çıkınca tekrar Şükrü Esirci’ye teslim edilmiştir. 2. olay ise Esirci’nin yanındaki adam tarafından çalındığını iddia ederek, 1 Eylül 2009 da Beyoğlu savcılığına başvurmuştur.O günlerdeki gazete haberleri şöyledir.

“Kral Louis’nin 282 elmaslı vazosu mahkemelik

Fransız Kralı 15. Louis’nin, Padişah 1. Mahmud’a hediye ettiği 22 ayar altın üzerine 282 elmas taş işlemeli vazo, defalarca el değiştirdikten sonra mahkemelik oldu.
Fransa Kralı 15. Louis tarafından 1740′ta yaptırılan ve 2 yıl sonra Osmanlı Padişahı 1. Mahmud’a hediye edilen 22 ayar altın üzerine 282 elmas taş işlemeli vazo, birçok el değiştirdikten sonra, “tehdit ve haksız kazanç” davasının ana konusunu oluşturdu. Olay, Yazar Şükrü Esirci’nin Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı’na 1 Eylül 2009 tarihinde yaptığı şikayet başvurusuyla ortaya çıktı.
‘EVİMDEN ÇALINDI’
Vazonun 1954 yılında babası tarafından Londra Sotheby’s Galerisi’nden satın alındığını belirten Esirci, antik vazonun yanında çalışan ve evinin anahtarının bulunduğu Burçin Hakan Baykut tarafından çalındığını ileri sürdü. Esirci’nin Şişli Adliyesi’ne yaptığı başvuru takipsizlikle sonuçlanınca, suçlanan Baykut, iftira davası açtı. Esirci hırsızlık suçlamasında ısrar ederken, Hakan Baykut ise suçlamaları reddetti ve “Kendisinin vazoyu E.T. adlı işadamına sattığını duydum” diye ifade verdi.
‘TEHDİTLE ALDI’
Bunun üzerine, Osmanlı tarihi araştırmacısı diye bilinen işadamı E.T. tanık olarak mahkemeye çağrıldı. Esirci, bu sefer vazonun Baykut tarafından evden alınıp işadamına verildiğini, işadamının da kendisini tehdit edip noterde çok düşük bir paraya satış yaparak vazoyu aldığını öne sürdü. Esirci, E.T. hakkında “tehdit” suçlamasında bulundu.
5 MİLYON DOLAR
İşadamı E.T. ise Esirci’nin borçlarını ödeme taahhüddünde bulunarak vazoyu noterde satın aldığını, 70 milyon dolar ettiği söylenen antik vazonun en fazla 5 milyon dolar edebileceğini öne sürdü. Şükrü Esirci ise vazonun 700 bin TL karşılığı elinden alındığını öne sürdü ve “Vazo en az 25 milyon dolar eder” iddiasında bulundu.
Vazonun kısa tarihi
Antik Altın Vazo İnceleme ve Araştırma Komisyonu’na göre paha biçilemeyen vazo, Fransa Kraliyet Arması ve Kral Louis’in imzasını taşıyor. 1742′de Osmanlı Sarayı’na gelen vazo, 1893′te tekrar Fransa’ya geri götürülmüş, 1954′te ise Londra’da satışa çıkartılmış. Komisyonun araştırmasına göre Fransız kraliyet geleneğinde önemli yer edinen “zambak” motifleriyle süslü vazonun değeriyle ilgili tespitte bulunulurken, Picasso’nun “Pipolu Çocuk” tablosunun 70 milyon dolara müzayedede satışa sunulduğuna dikkat çekiliyor ve daha eski olan vazonun paha biçilemez olduğu vurgulanıyor. Uzmanların Osmanlı döneminde Darphane’de bakımdan geçtiğini belirttiği vazonun “Thomas Germain’in ürünü olabileceğini” söyledikleri bildiriliyor.

10 yıllık bir hikaye

Habertürk’ün vazo ile ilgili görüşlerine başvurduğu Antik AŞ yetkilileri ise şu açıklamayı yaptı: “Son 10 senedir fotoğrafları internette dolaşan, her sene yüzlerce kişi tarafından keşfedilip tekrar tekrar fiyatı sorulan bir vazodur. Sürekli farklı farklı hikayeler ile dolaşan elmaslarla süslü ve altın olduğu söylenen bu fotoğrafın denildiği gibi yüksek rakamları yoktur. Kendisini görmedikçe ne olduğu konusunda bilgi verilmez.”
İşte o günlerin gazetelerinde Vazo böyle haber olmaktadır.
Vazo şu anda Mühendis Erdoğan Turan’ın elinde olduğu söylenmektedir.İstanbulda İlhan adlı zengin bir işadamı da finanse etmektedir.Şükrü Esirci’ye de ömür boyu bakacağını vaad etmiştir.Çünkü Esirci son oturduğu daireyi de satmış,sigortası olmadığı için emekli maaşı da alamamaktadır.Birkaç yıldır iaşesi ve barınma giderleri bu insanlarca karşılanmaktaydı.Gündüzleri Birliğin okuma salonunda geçirmekteydi.Zaman zaman uzun koltuğa uzanır ve uyurdu.Bir gün okuma salonuna geldiğimde yine Şükrü ağabey uyuyordu.Okuma salonunda 2-3 ü bayan 7-8 kişi vardı.Şükrü esirci uyurken bir yandan horlamaya bir yandan da istenmeyen sesler çıkarmaya başladı.Başta hanımlar olmak üzere herkes kıkırdamaya ve gülmeye başladılar.Orada gazete okuyan rahmetli Ahmet Dirioğlu ağabeyimiz bana dönerek”Yahu Sudi,Şükrü “Görgü ve Nezaket kuralları”nın yazarı değilmi?Bu ne hal yahu.Allah Allah “diyerek salonu terk etti.Yaz sıcaklarında gömleğini çıkarır,fanilayla dolaşırdı.Kimsenin ikazlarına da aldırış etmezdi.Duayen olduğu için fazla da bir şey söylenmezdi.Şikayetler üzerine Birlikçe okuma salonundaki Şükrü ağabeyin uyuduğu üçlü koltuk kaldırıldı.Tabii çok sinirlendi.Yönetime bağırdı,çağırdı.Sinirlendiğinde herkesi kırar geçirirdi.Üçlü koltuk kalkınca öğleden sonraları teras katın olduğu yemek salonuna çıkmaya ve sandalyeleri birleştirip orada uyumaya başladı.
Bir gün Yüksel Caddesinde yer tezgahında sergilenen kitaplar arasında Şükrü Esirci’nin “Türk İşçileri için Almanca” kitabını gördüm.Fiyatı 1 TL idi.Satın alarak Okuma salonunda oturmakta olan Şükrü ağabeye getirdim.Çok mutlu oldu.Aziz kardeşim bu kitap bende kalmadı.İçeri Tuncay’a seslendi.Tuncay benim kitaptan getir,dedi.Tuncay da yeşil kaplı çok güzel kuşe kağıda basılı bir kitap getirdi.”Kendi kendine NAMAZ NASIL KILINIR” yazarı Şükrü Esirci.”Bana dönerek senin soyadın neydi” diye sordu.Bende “Kocaimamoğlu”dedim.Kitabın 1.sayfasına” Aziz Kardeşim Sudi Kocaimamoğlu’na sevgilerimle “diye imzalayarak hayret bakışlarım arasında kitabı bana hediye etti.Bende kendisine “Şükrü ağabey namaz kılmasını biliyor musun” dedim.Çünkü hiç namaz kıldığını ve oruç tuttuğunu ne gördüm, ne de duydum.”Ninem küçükken öğretmişti.Anlıyorum ne demek istediğini.Bu ülkede Namaz kitabı yazmak için namaz kılmasını bilmek gerekmez” dedi.
Emektar çaycımız Tuncay’dan öğrendiğime göre Vazo’yu devretmesi karşılığı 100.000 TL almıştı.AKP iktidarı nedeniyle günceli yine yakalamış,”Kendi Kendine NAMAZ NASIL KILINIR” kitabını bastırmış,birkaç ilahiyatçıdan ve diyanetten tavsiye kararı almıştı.Kitap iyi satarken hızını alamamış,bir kitap daha yazmış. Kitabın ismi “İSLAM DİNİ” Yazarı Şükrü Esirci.Bakın Esirci kitabin ön sayfasında ne yazıyor;
Bu kitabı niçin Yazdım?
“Bu kitabı Allahın emrini yerine getirmek için yazdım.
Kuran-ıKerim’in 47. Suresi olan;”Muhammed Suresi”inin 7.ayetinde;
Ey iman edenler,
Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder. Ayaklarınızı sabit kılıp kaydırmaz.”
Bu suretle Allah’ın dinine(İslam dinine)yardımcı olduğum ve Allahın emrini yerine getirdiğim inancındayım diyerek bu kitabı basan Şükrü Esirci, kitabın ön yüzünde islamın şartı 5 diye yazarken, arka yüzünde imanın şartı 6 yazmış ve Diyanetle ters düşmüş. Diyanette 2. Kitabı tavsiye etmediği gibi 1. Kitaba verdiği tavsiye kararını da çekmiş. Bunun üzerine Esirci, Diyanet İşleri Başkanına çıkarak “siz bu işi bilmiyorsunuz”diye kavga etmiş. Daha sonra da Diyanet’i mahkemeye vermiş. Tabii davayı kaybetmiş. Ondan sonra da kitaplar elde kalmış.
Son günlerinde sağlık yönünden de çok kötü idi. Onun en çok kahrını çeken çaycımız Tuncay idi. Bir ay önce finansörleri tarafından özel bir huzurevine yatırıldığını Tuncay’dan duydum. Ara sıra Birliğe uğradığımda Tuncay’dan sağlık durumu hakkında bilgi alıyordum. Dün ölüm haberini duyunca hiç ortak yanımız olmamasına rağmen üzülmedim desem yalan söylemiş olurum.
Mülkiye’den ve bu dünyadan bir David Niven Şükrü geçti. Filmlere konu olacak bir hayat öyküsü.Onun için yazdım. Huzur içerisinde yatsın.


Sudi Kocaimamoğlu

5 Ağustos 2011 Cuma

İTİL /İDİL/ ETİL NEHRİ..( şimdilerde ona "VOLGA" deniliyor..)

Volga'nın
Esas adı.. İtil (yada idil veya etil  ) dir..
Kuzeyden gelen..viking ve slav kalabalıkları MS.8 yy.da..
bu nehire  Volga adını verdiklerinde..
MÖ  7 yy.da bu nehrin adı türkçe itildi.. zaten ..
Hala İtildir..
İtilin
En önemli Kolunun adı türkçe "Kama'dır..
Adı hala rus haritalarındada "Kama"dır..(Türkce meali .. delici bıcak..
türklerin yakın dögüş silahına verdikleri ad..)
Hatta 8 yy.da müslüman olan Bulgar'lar( türkler)
bu nehrin kenarında kurdukları
başkentleri "bolgar" kentinde..
yaptıkları 
(türklerin yaptıkları en eski)  hala durur..
Birgün .. 
Tataristana (Başkent Kazan'a) giderseniz
kazanın 45 Km güneyindeki..
Eski bulgar başkentine ugrayıp 
türklerin yaptıgı ilk türk
camisini mutlaka görün..
Bu şarkının üstüne okundugu haritada adı geçen..
Rusların.. Korkunç İvan döneminde..
türklerin elinden aldıkları  itilin batıya uzanan bu kolu üzerinde kurdukları..
korkunç "Ninji Novgorad" şehrinin adı..
rusca  "Yenişehir" anlamına gelir..
Devrimden sonra
 adı "Gorki" olarak degiştirilmişti..
şimdi tekrar eski adını aldı..
Ruslar.. 
türk okyanusu büyük bozkırı işgal hazırlıgı  öncesinde..
kurdukları
bu derme çatma karakolları..
bilahare
arkadan gelen göçlerle şehir haline getirmişlerdir.
Bu tür şehir kurma teknik ve taktiklerini vikinglerden almışlardır..
Senin gönderdigin "Volga nehri"nin resimlerine dikkat edildiginde..
Burada gösterilen diger şehirlerin tümü türk şehirlerinidir..
(Kuzeyden Güneye..) 
Kazan,
Bolgar,
Samarra,
Sarayova,
Saray,
İtil,
Astırhan
Tümü.. Hazarlardan,Bulgarlardan, Peçeneklerden, Kıpçaklardan,
Mogollardan, Altınordudan,  Kırım hanlıgından, Astırhanlıgından,
Nogaylardan, Kazan hanlıgından, Kasım Hanlıgından, Osmanlılardan
çalıp kopardıkları,  
türk şehirleridir..
işin acıklı yönü ise
yeryüzünde bizde dahil
herkesin arkasını dönüp görmemezlilige geldigi..
bu..
Türk toprakları üzerindeki..
400 yıldır kesintisiz süren rus İşgali halen devam etmektedir..
Haritada
volgadan sonra Asyanın
diger üç büyük akarsuyundan..
biri olan  
"Obi"nin adı ise
türkçe "irtiş"tir..
Ural Nehrinin adı ise..
binlerce yıldan beri adı.. türkçe "yayık"tır..   
Yenisey (Yeniçay) türkçe adını..  Ruslar ne hikmet ışıksa.. degiştirmediler..
Degerli Dost..
O cografya...
türkçe konuşan insanların vatanıdır..
o cografyada..
herşeyin orjinal bir türk adı vardır..Buna "Tuna Nehri"de dahildir.. 
Bu orjinal türkçe cografi isimler..
işgalciler tarafından..
tıpkı anadoluda oldugu gibi 
uyduruk isimlerle .. uyduruk ırklar yaratılarak (kürdler  tokarlar amuriler samuriler çeçenler sıçanlar gibi)
ya da kadavra kültürler.. (hurrilert gurriler urartular morartılar gibi)  zombileştirilerek 
Özellikle şu sıralarda unutturulmaya çalışılmaktadır
Miladi 155 lerde ..
Büyük Hun etnosu çatladı.. 
Kendi aralarında 4'e bölündüler..
Bu büyük parçadan kopan  hemen hemen hepsi silahlı,
deneyimli..
ve hiç maglup edilmeyen
esaretide kabül etmeyen..
300.000 kişilik bir hun  kolu..
Baykalın batısından
Batıya hareketlendiler..
Kimak ve Masaget gibi yürk federasyonu katılımları ile güçlenerek
bir sel  batıya akmaya başladılar.. 
Hem arkalarında hem önlerinde sürekli savaşarak...
1000 gün içinde 2600 km. yol katettiler..
Bu müthiş bir süratti..
Herhalde.. ölülerini gömecek vakitleri bile olmamıştır..
bu maglup edilemeyenler..
MS. 158 yılında.. 
Donmuş İtil'i (volgayı) yıldırım gibi dört nala bir gecede geçtiler..
Aşagı Don nehrine kadar bütün ovalara saçıldılar.. 
Çok iyi teşkilatlanmışlardı..
Çagdaşı olan avrupalılardan daha barbar degillerdi.
Bu yeni etnosa önceleri  "gun" dediler
(Cografyacı..Dionysios Periegetes hikayesinden alıntı..)
 Bu bozkır bahadırları..
Artık Avrupalı idiler..
Volga onların sırtlarını dayadıkları..
güç topladıkları..
çocuk büyüttükleri atlarını besledikleri..
ve ilerde tarih yazacakları günlerin gelmesini bekledikleri vatanlarıydı..
 şimdi..
bu büyük etnostan 1850 yıl sonra..
"Volga Volga..  sen bizim babamızın malısın .."
gibi
bu tuhaf rus şarkısı bana hep bunları hatırlatıyor.
Bana...
hep zülmü,  kıyımı, 
zayıfın ezilmesini, yokedilmesini sürülmesini hatırlatır.. Bu "volga river" lafı ..
Hile, entrika, kan, işkence ile koyun bogazlanır gibi bogazlanan insanları hatırlatır.. bu rusca .."volga volga" şarkısı..
Bana
aç gözlügüğü..
yayılmacıgın en çirkinini hatırlatır..
Bana
bu şarkı..
demiryaylı
top kekilli oguz beylerinin
kızılatlı fırtına binici peçeneklerin..
atları pusatları ellerinden alınıp üzerlerinde bir tırnak çakısı bile bırakılmayan
gururlu havalı özgür duruşlu
kırım tatarlarının..
Samur kürklü Hazarların..
uzun konç çizmeli bulgarların
yeşil gözlü kumral kıpçakların
çerkes
kumuk kalmuklar ahıska laz çeçen  lak lezgi abaza gibi kafkas halkının
bogazlanmasını sürülmesini
hatırlatır..
bana..bu şarkı..
Deli Petroyu
korkunç ivanı
çariçe katerina
ve
çariçeyi 16 gözdesi içinde
en iyi o memnun ettiği için..
haybeden general olan..
ellerini hergün tatar kanıyla yıkayan..
tatar katliamcısı
potemkini
hatırlatır.. 
Volga lafı... bana hep gözyaşını hatırlatır... Nedense...?
Sevgiler.. Saygılar ve Selamlar..
Mekan DEMİRKAYA

9 Mayıs 2011 Pazartesi

KEMALİST BAKIŞ AÇISINDAN SELANİK-KAVALA GEZİSİ

  Mülkiye Dostluk Grubu üyeleri tarafından gerçekleştirilen Selanik -Kavala gezisi sonrasında, katılımcı arkadaşımız Hamdi Küçükkırca,  bu seyahati farklı bir yaklaşımla değerlendiren aşağıdaki yazıyı kaleme almış ve gruba göndermiştir. Bu farklı ve güzel  seyahat anısı, grup üyeleri dışında tüm mülkiye camiasından ilgi duyanların ulaşabilmesi için buraya alınmıştır 
mkırali

Değerli arkadaşlar,

Bu yazımda Selanik-Kavala gezimizi Kemalizm’in ilkeleri ışığı altında irdeleme gayreti içinde olacağım. Daha öncekilerde olduğu gibi bu yazımda da çok gerekli olmadıkça kişi adlarından söz etmemeye çalışacağım.

ATATÜRK’ÜN DOĞDUĞU EVDE YAŞANAN HOŞ SÜRPRİZ:

Gezimizin ilk durağı olan Atatürk’ün doğduğu evin ziyaretinde beni en çok etkileyen olay, 1988 Mülkiye mezunu olduğunu öğrendiğimiz Selanik Başkonsolosu’nun, Adana Lisesi’nden matematik öğretmeni olan gezi arkadaşlarımızdan bir hanımefendinin elini saygı ve sevgiyle öpmesiydi.

Başkonsolos, isteseydi öğretmenini tanımamış gibi davranıp, görmezden gelebilirdi; ama tam tersi bir yaklaşımla öğretmeninin elini samimi bir saygıyla öpmesi doğrusu çok hoş bir görüntüydü.

Başkonsolosu, eğitimine katkı veren öğretmenine gösterdiği içten saygı nedeniyle taktirle anıyorum. Ama öte yandan Başkonsolosun Türk kültürüyle örtüşen bu davranışını, bir sevgili arkadaşımızın ablası olan öğretmen hanımın mesleki ve pedagojik yeteneğinin bir kanıtı olarak da görüyorum.

Dönüş yolunda bu öğretmen hanımla yaptığım görüşmede, A.Ü. Fen Fakültesi Matematik Bölümü mezunu olduğunu öğrendim. Bizim gençliğimizde, Fen Fakültesi çok saygın ve kazanılması en zor fakülteler arasındaydı. Bu da öğretmen hanımın iyi bir mesleki eğitim aldığını ortaya koyar.

Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evde yaşadığımız bu hoş görüntü bana, Kemalizm’in öğretmene ve akıl ile bilimi esas alan laik eğitime verdiği önemi ortaya koyan şu çarpıcı olayı anımsattı:

23 Nisan 1920’de TBMM’nin toplanması, ülkemizde öğretmen örgütlenmesi için de bir kıvılcım işlevi gördü. Ankara’da kurulan Muallim ve Muallimeler Cemiyeti, ihtiyaç üzerine Mayıs/1921’de diğer öğretmen örgütlerinin üst kuruluşu haline gelir,  Muallim ve Muallimeler Cemiyetleri Birliği adını alır. Kurtuluş Savaşı’nın önderi Mustafa Kemal Paşa, bu öğretmenler birliğinin de fahri başkanıdır. Bu birliğin yönetim kurulunda milletvekilleri çoğunluktadır. 15 Temmuz 1921’de, bu öğretmen örgütü ve Maarif Vekaleti’nin ortak çabasıyla, Polatlı’da top sesleri sürerken Ankara’da Maarif Kongresi toplanır. Mustafa Kemal cepheden gelir, öğretmenlerin tek tek ellerini sıkar. Kongrede önemli bir konuşma yapar.(www.autocadokulu.com)

İşte Selanikte, Atatürk’ün doğduğu evde Mülkiyeli Başkonsolosun lise öğretmenine gösterdiği içten saygı, hiç kuşkusuz ki ilhamını, Atatürk’ün bu örnek davranışından almıştır.

Gerek Mülkiyeli Başkonsolos’u, gerekse cumhuriyetin öğretmenini sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

GRUBUMUZUN TÜRKİYE’NİN TANITIMINA KATKISI;

Gerek yolculuğumuz sırasında ve gerekse Selanik ve Kavala’da gittiğimiz tavernalarda, Mülkiyeli erkeklerin, eşlerinin ve kızlarının özgürce şarkı ve türkülere katılmalarına, halk oyunu oynayıp dans etmelerine karşı en küçük bir olumsuz tavır içine girmemelerini büyük bir mutluluk ve hoşnutlukla izledim. Bu durumu, kadın-erkek eşitliğini hedefleyen Laik Cumhuriyet Devriminin, Mülkiyeli kadınlar ve erkeklerin oluşturduğu ailelerce nasıl özümsenip benimsendiğini ortaya koyması açısından önemsediğimi belirtmeliyim.

Bu bağlamda 1998 Mülkiye mezunu iki kızımızdan söz etmeyi gerekli görüyorum. Yaptığım sohbette, içlerinden birisinin babasından iki yaş daha yaşlı olduğumu belirleyince, bu iki değerli hanımefendiye kızımız sözcüğü ile hitap etmeyi daha sıcak ve uygun buldum. Bu iki değerli kızımız, özellikle Kavala’daki tavernada birlikte yaptıkları ve tek tek katıldıkları halk oyunları ile gerek grubumuzun ve gerekse Yunanlı’ların sempatisini çekmeyi başardılar, bizleri gururlandırdılar.

Okuldaşımız olan bu iki değerli hanımefendiden birisinin çok özgün bulduğum sesiyle yol boyunca söylediği Türk kültürünün seçkin türkülerini kolay kolay unutabileceğimi sanmıyorum. Tam bu noktada özellikle Selanik Türküsü’nden söz etmeliyim. Rumeli göçmeni bir ailenin çocuğu olmamın, bu türkünün beni etkilemesinde rolü olabileceğini kabul ediyorum. Ama bundan daha çok bu sevgili okul arkadaşımızın söyleyiş tarzının beni çarptığını belirtmeliyim. O’nun sayesinde Selanik Türküsü’nün,  ruhuma adeta bir nakış gibi işlendiği duygusuna kapıldım.

Sevgili Mekan’ın, neredeyse oğlu yaşındaki Yunanlı bir palikarya ile zeybek oynaması görülmeye değerdi doğrusu…

Zeybeği, Yunanlı delikanlı Yunan tavrıyla, Mekan ise Anadolu(Ege) tavrıyla oynadı. Anadolu tavrıyla oynanan zeybek, bana daha sıcak ve yakın geldi. Ayrıca Mekan’ın, zeybek oyunundaki figürlerinin müziğin ritmiyle tam bir uyum içinde olması çok hoş bir görüntü verdi. Oyunun sonunda her iki zeybeğin birbirlerini kutlamaları dostluk açısından güzel bir manzara oluşturdu.

Grubumuzun, gezi boyunca gittiğimiz her yerde ülkemizi aydınlık ve uygar yüzüyle temsil edip tanıttığını kıvançla söyleyebilirim.

YUNANLI’LARIN GRUBUMUZA DÖNÜK TAVIRLARI:

Selanik’te ve Kavala’da, bu arada uğradığımız Drama, İskeçe, Gümülcine ve Dedeağaç’ta kaldığımız otellerde, gittiğimiz taverna ve lokantalarda, meydanlarda, parklarda ve yollarda muhatap olduğumuz Yunanlı’lardan bizlere yönelik en küçük bir ırkçı söylem ve eylemle karşılaşmamış olmamızı Türk-Yunan dostluğu ve Kemalizm’in en önemli ilkelerinden olan “Yurtta Barış Dünyada Barış” ilkesi açısından çok olumlu bulduğumu belirtmeden geçemeyeceğim.

Gezimizin fedakar ve sevimli rehberi Dimitris’in ırkçılığa pirim vermeyen, bu konuya büyük özen gösteren ve bizleri kırmaktan kaçınan örnek tavrını saygı ve sevgi ile anıyorum.

Yine Dimitris’in, bizleri alış-verişe özendirmekten, tahrik etmekten yönlendirmekten kaçınan tavrını, “bunları İstanbul’da çok daha ucuza satın alabilirsiniz” uyarılarını bir yandan iş ahlakına uygun bir davranış olarak görürken, öte yandan ırkçılığı reddeden bir davranış olarak da değerlendiriyorum.

Bir başka açıdan ise Dimitris’in, doğduğu ülkesi Türkiye’ye sevgiyle bağlı olduğunun bir göstergesi olarak görüyorum.

YUNAN YÖNETİMİNİN OSMANLI DÖNEMİ YAPILARINA YAKLAŞIMI:

Kavala’da Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın külliyesi içinde yer alan İmaret’in, ahşap malzeme ile aslına uygun bir şekilde restore edilerek otele dönüştürülmesini ve adının da İmaret Oteli konulmasını Türk-Yunan dostluğuna ve dolayısıyla barışa hizmet eden bir yaklaşım olduğunu söyleyebilirim.

Yine Kavalalı Mehmet Ali Paşa Külliyesi’ne yakın bir yerde bulunan, 17. Yüzyıl Osmanlı yapımı olup, cami iken kiliseye dönüştürülen bir yapının restore edilerek, müze olarak kullanılmak üzere tekrar camiye dönüştürülmüş olması da bu bağlamda değerlendirilebilir.

Buna karşılık gezimiz sırasında uğradığımız yerlerde kiliseye dönüştürülmüş birçok camiye rastladığımızı da belirtmeden geçemeyeceğim.

İKİ HALKIN KÜLTÜREL ETKİLEŞİM VE YAKINLIĞI:

Kavala’da gittiğimiz tavernada kemençe sanatçısının müzik grubuna katılmasından sonra çalınan oyun havasına(horona) Yunanlıların  genci-yaşlısı, kadını-erkeği ile katılmaları ve adeta bir dinsel tören ya da ayin yapar gibi huşu içinde oynamalarından çok etkilendim.

Kemençenin ülkemizde de çok sevilen ve gerek halk müziğinde, gerekse klasik Türk müziğinde yaygın olarak kullanılan bir enstruman olması kaçınılmaz olarak grubumuzu da hareketlendirdi ve birçok arkadaşımız Yunanlı gruba katıldı. Yunanlı grubun kendilerine katılmak isteyen arkadaşlarımızı içtenlikle aralarına almaları dostluk açısından çok hoş bir manzara oluşturdu.

İtiraf etmeliyim ki, kemençenin Yunan müziğinde de kullanıldığını o ana kadar bilmiyordum. Bu durumu grubumuzun üyelerinden birisi,”Lazların, kemençe çalan bizden değildir. Tulum çalan lazdır” dediklerini söyleyerek açıkladı.

Ankara’ya döndüğümde bu konuyu bir laz arkadaşımla görüştüm. O da bu söylemi onayladı. Ancak, bunun ırkçı bir yaklaşım olarak görülmemesini, bu ifade ile kemençenin daha çok Trabzon ve havalisinde yaşayan insanların, tulumun ise Lazların enstrumanı olduğunu anlatmayı amaçladıklarını belirtti. Lazların horonu tulum eşliğinde, Trabzon ve yakın çevresinde yaşayanların ise kemençeyle oynadıklarını, yine gerek Trabzonluların ve gerekse Lazların horonu geleneksel olarak kadın erkek bir arada oynadıklarını laz kökenli arkadaşımdan öğrendim.

Kemençenin, Farsça küçük keman anlamına geldiğini; Giresun, Trabzon, Batı Rize ve Kuzey Gümüşhane’de Türkler ve 1923(mübadele) öncesinde Doğu Karadeniz Rumları tarafından çalındığını; Rize’nin doğusunda yerini tuluma, Samsun’un batısında ise zurnaya bıraktığını; Ağasal ve Giresun Çepnileri tarafından yaygın kullanımına rağmen, Anadolu’nun diğer bölgelerine dağılmış Çepni Türkmenlerince bilinmemesinin(örneğin oldukça yakın olan Sivas ve Kastamonu Çepnilerinde), Hemşinlilerin(Trabzon kültürüne adapte olmuş Cimil vadisi hariç), Lazların, Haltların(Gümüşhane, Bayburt, Erzurum) bu enstrumanı tanımamasının, yöreye başka bir bölgeden taşınmış olsa bile Trabzon, merkez ve sahil ilçelerinde geliştiğine işaret ettiğini internette kemençe ustası Mehmet Gündoğdu’nun sitesinden öğrendim. Bütün bunlar da bende, kemençenin Doğu Karadeniz Rumlarının enstrumanı olabileceği izlenimini uyandırdı.

Yine konuyla ilgili olarak internette gezinirken, Aclan Sezer Genç adlı bir horon eğitmeninin sitesinde yayınlanan vidyoların tümünde horonun erkekler tarafından oluşturulan ekiplerce tepildiğini ya da oynandığını gördüm. Horon aslında geleneksel olarak kadın-erkek birlikte oynanan bir oyun olarak bilinmesine rağmen bu sitede, adı geçen eğitmen tarafından kadın-erkek birlikte oynanan horonun, karma horon olarak adlandırıldığını ve horon türlerinden biriymiş gibi gösterildiğine tanık oldum.

Gerçi Doğu Karadeniz’deki yayla şenliklerinde ve düğünlerde horonun kadın-erkek birlikte tepildiğini televizyonlarda zaman zaman izlesek de, son yıllarda toplumumuzun giderek dinselleştirilmesine paralel olarak kadının toplumsal yaşamdan her geçen gün biraz daha uzaklaştırılmasının, bu alanda da kendini hissettirdiğini ve horonun artık daha çok erkek erkeğe oynanan bir oyuna dönüştürüldüğünü görmemek mümkün değil.

Anayasamıza göre Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlettir; oysa din ve devlet işlerini birbirinden ayıramayan ve anayasasında devletin Ortodoks olduğu belirtilen Yunanistan, Avrupa Birliği’nin tek laik olmayan ülkesidir. Buna karşılık konuya, laikliğin en temel özelliklerinden olan kadın/erkek eşitliği bağlamında bakıldığında, kağıt üzerinde yazılanlardan çok farklı bir durumla karşı karşıya kaldığımız görülmektedir.

Tavernaların, Yunan halkının kadınlı/erkekli bir arada bulundukları, yiyip, içip birlikte eğlendikleri geleneksel mekanlar olduğu dikkate alınırsa, grubumuzun üyeleri dışında, Türkiye geneliyle karşılaştırıldığında, toplumsal yaşama özgürce katılım açısından, Yunanlı kadınların Türk kadınlarına oranla daha ileride olduklarının  rahatlıkla söylenebileceği kanısı bende uyandı. Bu da doğrusunu söylemek gerekirse, bir cumhuriyetçi olarak beni üzdü.

Bu değerlendirmelerimin, bilgiden çok dar bir bölgede yapılan gözlem ve izlenimlere dayalı olduğunu biliyorum. Bu nedenle de, Yunanistan’ı, Yunan halkını, folklorunu, eğlence ve yemek kültürünü bilen arkadaşların bu konuya katkı vermelerini bekliyorum.

İSTANBUL’DA YAŞAYAN YUNAN UYRUKLU RUMLARIN 1964 YILINDA SINIR DIŞI EDİLMELERİ OLAYI:

Gezimiz sırasında Rehberimiz Dimitris’in, Heybeli Ada Rumlarından olduğunu ve 1964 yılında ailece Yunanistan’a(Atina’ya) göç ettiklerini hepiniz anımsayacaksınız sanırım. Bu açıklamasından sonra yaptığımız bir ikili görüşmede Dimitris’e, Kıbrıs’ta 1963 Noel’inde yaşanan olaylardan sonra gönderilen Rumlardan olup olmadığını sordum. Dimitris bu sorumu, “Benim Kıbrıs’la ne işim olabilir? Bana ne Kıbrıs’tan” diyerek, biraz öfkeli, biraz da konuyu geçiştirmeye çalışan bir yaklaşımla yanıtladı.

Aslında Türk/Yunan ilişkileri açısından büyük önem taşıyan bu olayı, Dimitris’in duygusal tepkisini de dikkate alarak, objektif bir yaklaşımla ele almayı ve yazımı bu olayın değerlendirmesiyle tamamlamayı gerekli gördüm.

İnternette yaptığım araştırmalar sonucunda yazımın bu bölümünü, Ege Makedonya’sından İstanbul’a göç etmiş bir ailenin çocuğu olan 1953 İstanbul doğumlu araştırmacı yazar Bojidar Çipof’un İlk Kurşun Gazetesi’nde yayınlanan 24 Mart 2011 tarihli  “1964’te YUNANİSTAN VATANDAŞI RUMLAR TÜRKİYE’DEN SÜRGÜN DEĞİL SINIR DIŞI EDİLDİLER” başlıklı yazısından yararlanarak yazdım.

1964’te Yunanistan ile Türkiye, Kıbrıs’tan ötürü savaşın eşiğindeydiler. Aralık/1963 sonunda Kıbrıs’ta, Rumlar tarafından tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen trajik olaylar gerçekleşti. 20 Aralık’ta Türk köylerinde kıyıma başlayan dini bütün Hıristiyanlar, “24 Aralık Noel Gecesi” ellerindeki silahları Binbaşı Nihat İlhan’ın savunmasız ailesine çevirdiler ve eşi Mürüvvet ile küçük çocukları Kutsi, Hakan ve Murat’ı acımasızca katlettiler. Bir banyo küvetine sokularak katledilen bu insanların fotoğrafı Türkiye’de büyük bir infial yarattı. 103 köy boşaltıldı, toplam 25.000 soydaşımız sürgün edildi.

Bu arada 1964 başlarında bir gelişme oldu ve Beyoğlu’nda gizli faaliyet gösteren bir Yunan derneği ortaya çıkarıldı. Bu derneğin adı “Elliniki Enosis” yani “Helenik İlhak” tı. Savaşın eşiğine gelinmiş bir ortamda böyle bir adla gizli faaliyet gösteren ve kayıt dışı makbuzlarla Rum Cemaati’nden bağış toplanması İsmet İnönü Hükümeti’ni harekete geçirdi. Bilindiği gibi Enosis yani ilhak, Kıbrıs’ın Yunanistan’a katılması anlamına gelir.

Makarios, Kıbrıs’tan önce İngiltere’nin Başpiskoposu’ydu ve adadaki Yunanlılardan/Rumlardan zorla bağış ya da haraç topladığı için yapılan ihbarlar sonucunda ve İngiltere’nin tepkisi üzerine, devrin Rum Patriği Athenagoras tarafından Kıbrıs’a tayin edilmiş ve yeni görevine başlamasından kısa bir süre sonra da Kıbrıs olayları patlak vermişti.

Derneğe yapılan baskında binlerce –ki bunların tümüne yakın kısmı 1930 anlaşmasına dayalı olarak bulunan ve TC vatandaşı olmayanlardı- bağış sahibinin adı ortaya çıktı. Bu gerçek, ne yazık ki, çok sınırlı sayıda kaynakta bulunur ve gizlenen tarihtir.

İşte bu durum karşısında henüz “Kanlı Noel” in acısı içinde bulunan Türkiye,  1930 yılında İnönü ve Venizelos arasında imzalanan  “İkamet Ticaret ve Seyrüsefanin Anlaşması” nı İsmet İnönü Hükümeti’nin 16 Mart 1964 tarihli Genelgesi ile feshetti ve Türkiye’de yerleşik Yunanistan vatandaşlarının altı ay içinde ülkeyi terk etmesi şeklinde bilinen süreç başladı.

1964’te gönderilenler ya da sınır dışı edilenler TC vatandaşı olmayan Yunan uyruklulardı. O tarihte hiçbir  TC vatandaşı Rum sınır dışı edilmedi. Bir ülke, kendi vatandaşı olmayanı uluslar arası hukuk çerçevesinde her zaman hudut dışına çıkarabilir ve bunu adı sürgün değildir. Sürgün;  bir ülkenin kendi vatandaşlarını sınır dışı etmesine denir. Yalnız TC vatandaşı oldukları halde 1964 yılında Yunanistan’a giden birçok Rum’un bulunduğu da göz ardı edilemez; ancak bunlar aile ve akrabalık bağları nedeniyle kendi istekleriyle gidenlerdi.

Ama bu konu, Türkiye’ye hiçbir zaman dost olmamış iç ve dış odaklarca sürekli çarpıtılarak Yunanlılar mazlum, Türkiye de zalim olarak  gösterilmek istenir.

Yaşanan olaylar ve belgeler ilgili herkes tarafından bilindiği halde, başta Agos Gazetesi olmak üzere kimi Türk gazeteci ve yazarlarının, 1964 yılında İstanbul’da yaşayan Yunan uyruklu Rumların sınır dışı edilmeleri olayını ısrarla sürgün olarak nitelendirdiklerini internette yaptığım araştırmalar sırasında üzüntüyle saptadım.

İşte 1964 yılında İstanbul’da yaşayan Yunan vatandaşı Rumların bir hükümet genelgesi ile sınır dışı edilmeleri olayının ardındaki gerçekler özetle yukarıda anlatılanlardan ibarettir. Muhtemelen Dimitris ve ailesi de söz konusu uygulama kapsamında İstanbul’dan Atina’ya göç etmiş olabilir.

İnönü Hükümeti, bu kararlı, uluslar arası hukuka ve ülkemiz çıkarlarına uygun uygulamasından ötürü asla suçlanamaz; aksine takdirle anılmalıdır.

İnönü Hükümeti’nin hukuki yönden en küçük bir açığı olsaydı ABD ve Avrupa hep birlikte Türkiye’nin üzerine çullanırlardı. Bilindiği gibi ne ABD ve ne de Avrupa gıklarını bile çıkaramamışlardır.

Yazımda Türk ve Yunan halklarının dostluğuna ve kardeşliğine ilişkin değerlendirmelerimi hep ılımlı, ölçülü bir iyimserlikle yaptığımı özellikle vurgulamalıyım. İki ulusun özgür iradelerine dışarıdan bir müdahale olmasa barış ortamının kolaylıkla inşa edilebileceğine bütün kalbimle inanıyorum. Bunun en inandırıcı kanıtı, son yıllarda sağlanan kolaylıklar sayesinde alış/verişlerini Ayvalık’tan yapmaya başlayan Midillili Yunanlılar ile Ayvalıklı vatandaşlarımız arasında oluşan dostluk ortamıdır. Ama bu dostluğun iki ulus arasında kalıcı bir barışa dönüşmesini kısa vadede mümkün görmüyorum. Çünkü buna Yunan Kilisesi ve Yunanlı politikacıların izin vereceklerine inanamıyorum.

Yunan Kilisesi, 1821 Mora ayaklanması ile başlayan ve dün denecek kadar yakın geçmişe kadar süren tüm Rum isyanlarının tahrikçisi ve düzenleyicisidir. Bu başkaldırıların hemen hepsine Rum Ortodoks papazlar önderlik etmiş ve bu isyanlar sırasında isyan bölgesinde yaşayan Türkler vahşi katliamlara tabi tutulmuşlardır.

Osmanlı yönetimine karşı verdiği bağımsızlık mücadelesini gerekçe gösteren Yunan Kilisesi, Yunan Devleti’nde payı olduğu iddiasından ve Türkiye’ye yönelik emellerinden hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Dolayısıyla başta siyaset olmak üzere tüm kamu alanlarının Yunan Kilisesi’nden, ruhban sınıfından, Ortodoks Hıristiyanlığın kurallarından ve tüm simgelerinden arındırılmadığı ya da daha özlü bir deyişle Yunan Devleti laik bir yapıya kavuşturulmadığı sürece kalıcı bir Türk/Yunan barışı beklemenin ham hayalden öte bir anlam taşıyamayacağı düşüncesindeyim.

Bu noktada Yunanlı politikacılar için ise şunlar söylenebilir:

Kilisenin ekonomik gücünden ve toplumu yönlendirme yeteneklerinden endişe duyan Yunan Hükümetleri de ne yazık ki, kilisenin 190 yıllık statüsünü değiştirmeye cesaret edemiyorlar. Ama her şeye rağmen yine de politikacılardan umut kesilmemesi gerekir. Çünkü politikacıdan umudu kesmek demokrasiden umudu kesmek anlamına gelir. Yunan Devleti’nin laikleştirilebilmesi için Kiliseye karşı devlet ve halk ittifakının mutlaka gerçekleştirilmesi gerekir. Bu ittifakı gerçekleştirecek olanlar da kuşkusuz ki, politikacıdan başkası olamaz.

Selanik/Kavala gezimiz sırasında kuzey Yunanistan’da kapısına kilit vurulmuş onlarca fabrika gördük. Uğradığımız yerlerde, ülkemizde olduğu gibi özellikle eğitimli gençler arasında çok yaygın bir işsizlik olduğundan yakınıldığına tanık olduk. Yunan ekonomisinin çok derin bir kriz içine girdiğini zaten biliyorduk; ama gezimiz sırasında bölgesel de olsa bu duruma gözlerimizle de tanık olduk. Yunanistan’ın, bırakınız kısa vadeyi, orta vadede bile bu krizi kolaylıkla atlatabileceğine pek ihtimal vermiyorum.

Ekonomisi bu durumda olan bir ülkenin politikacısı, sıkıştığında halkın dikkatini kolaylıkla kaydırabileceği Türkiye kartından vazgeçebilir mi?

Yazımı karamsar bir değerlendirme ile bitiriyor olmam beni üzse de, pişmanlık içinde değilim; çünkü doğruları yazdığıma inanıyorum.

Türk/Yunan barışının kalıcı, yıkılmaz bir temel üzerine inşa edilmesi samimiyetle isteniyorsa, her iki ülkenin arşivlerinin tarihçilerden oluşturulacak kurulların incelemesine açılması ve gerçeklerin ortaya çıkarılması gerekir.

Ama böyle bir bilimsel yaklaşıma Ermenistan nasıl yanaşmıyorsa, Yunanistan’ın da yanaşabileceğini hiç sanmıyorum.

Sadece Mora ayaklanmasından başlayıp günümüze uzanan 190 yıllık sürecin incelenmesi bile Yunan isyanları nedeniyle yüz binlerce Türk’ün bebek/çocuk, yaşlı/genç, kadın/erkek demeden vahşice katledildiklerini ortaya koyacaktır.

Batının şımarık çocuğu Yunanistan’ın, tarihinin bu karanlık sayfalarıyla yüzleşmeye hazır olduğunu kim söyleyebilir?

SON SÖZ: Bütün bu olumsuzluklara rağmen ve Kemalizm’in barış çağırısının, emperyalistleri ve yerli işbirlikçilerini kapsamadığını vurgulayarak, ”YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ”

Hepinize sevgi ve saygılar sunarım.
Hamdi Küçükkırca
07 Mayıs 2011

15 Mart 2011 Salı

KONFERANS NOTLARI- "40.yılında Tanıklarıyla 12 MART"

saat 15.00 de başlayan söyleşi (12.3.2011)
5 saat sürdü..
salon  genç- yaşlı mülkiyelilerle  
Tıklım tıklım..
 
Mümtaz Soysal Hocam ..
Sanki derse girer gibi salona girdi..
yine
tıpkı 40 yıl öncesindeki gibi
sandalyeye (oturmadan) dayanarak 
dersine başladı..
soluksuz dinledik..
ardından 934 dogumlu
mülkiyenin diger bir dehası..
Tuncer Bulutay Hocam anlattı..
daha sonra.. 
zamanın devrimci ögrenci liderlerinden
Zafer Kutlu
ve oktay Etiman anlattı..

12 mart nedir..
türk demokrasisinde bir kırılma noktasımıdır..
yoksa sadece bir askeri darbemidir
iktidar anlayışı ve ideolojisini degiştirmedigine göre
sadece Anayasa degişilikligini gerçekleştirdigine göre.
bilinen siyasi anlamda bir darbe tanımına girmedigine göre
buna post modern darbemi diyecegiz..
 
61 Anayasası dedikleri gibi 
türk halkı için  gerçekten "bol" mu geliyordu..?
neden 12 marta gelindi..
Neden Önce Mülkiye
Neden önce Mülkiye dekanı  hedef alındı..
yoksa 61 Anayayasısının
24 anayasasından tepkiye neden olan farkı ne idi ..? 
TRT ve
Üniversite özerkligi..mi..
61 Anayayasına darbeyi hazırladı..?
gibi soruların cevapları verilmeye çalışıldı..
 
Anlayacagın
Mülkiye Mektebi ..
tasarımına kazındıgı..şekilde..
ve
herzaman oldugu gibi
150 yıldan buyana  
türk halkının yanında
demokratik hukuk savaşımına  devam ediyor..
 
 
keyfiyet arzolunur..

 
SSS..mekan

25 Ocak 2011 Salı

ANILAR VAPURU II.BÖLÜM 2

1967 de,
İlk kıpırtılar başladı.
O yıllara kadar ,1960 ihtilalinden öncesi hariç,
sokaklara sadece Kıbrıs Mitingleri ile inen Üniversite gençliği,
artık kendisi için de birşeyler istiyordu.
 
1965 te
ABD ile Kuzey Vietnam arasında başlayan ve 55.000 .Amerikan askerinin ölmesine neden olacak savaş,
Emperyalist emeller uğruna,
"Özgür Dünyanın savunuculuğu" yalanı ile,
"Özgürlük bekçisi " olduklarına inandırılan,
Amerikan Üniversitelerini ayaklandırdı.
 
Bir yanda "Çiçek çocukları" hipiler'i,
Diğer yanda,
Vurulmuş,
yaralanmış,
yanmış,
sakat kalmış.
Bedeninden,ruhundan şuurundan çok şeyleri kaybetmiş gençleri görenler,
Ve gerçeklerle yüzyüze gelenler,
Hipiler'in sloganlarına sarılmışlardı
"Savaşma, seviş "
"Savaşmak değil,sevişmek istiyorum"
 
Bu dalgalar,
1968 yılına doğru,
Okyanusu aşarak,Fransaya ulaştı.
Fransada,gençlerin buluşma noktası,
"Quarter Latın" de, " Saint Michel" de,
Binlerce genç,
Benzer sloganlara sarılarak,daha fazla özgürlük istediler.
 
Mayıs 1968 de
O,pazartesi,Tarihe,"kanlı pazartesi " olarak  geçti.
Fakat,sloganlar ve duvar yazıları,
Hiçte şiddeti ve kan dökülmesini gerektiren içerikler taşımıyordu.
" Barikatlar sokakları kapatır, ama yolları açar "
" Kaldırım taşlarının altında kumsal var "
 
Aslında,
Politikaları beğenilmeyen siyasi iktidarlar,
Bu eylemlere karşı,
İkinci dünya savaşının etkisinden kurtulmuş,
Belli bir refah düzeyine ulaşmış,
Bunun için,
Hayatından,bedeninden dişinden tırnağından ,bir sürü bedel ödemiş.
Artık,daha fazla özgürlük,için,
Kişisel hakları ve halkları için,
Kıpırdanmaya başlayan gençleri.
Zaptı,rapt altına almak,
Ve polis copunu,
Üniversitelere sokmak için,
Provokatif eylemler düzenliyorlardı.
 
O yıllarda,
Türkiyede de durum böyle idi.
Üniversite gençliği ilk kez,
"Özel okullar Devletleşsin" yürüyüşü ile,İstanbul dan yola çıktı.
Ankaralı gençler,
Onları Kızılcahamamda karşıladılar,
ve beraberce Ankaraya girip,yeri göğü inlettiler.
 
"Ankaranın taştır yolu,
Özel okul sağı solu,
Özel okul devletleşssin,
Yoktur bunun başka yolu "
 
1967 nin,
Siyaset ve şiddet kokan ilk eylemlerinden birisi,
Kıbrıs sorunu ile ilgili,
Johnson'un özel temsilcisi olarak Ankaraya gelen "Cyrus Vance"a gösterilen tepkidir.
Öğrenciler,
"Vance"nin uçağını Esenboğa'ya indirmemek için,
Hava alanında pist üzerinde oturup,
birde.pankart açmışlardı,
"USA can not stop us"
"Cyrus Vance " ise,
gizlice askeri havaalanına indirilmişti.
 
Buna öfkelenen gençler,
Doğruca Kızılay meydanında toplanıp,
O tarihlerde "Gökdelen"in,hemen sağında bulunan ve "Güven Park" a bakan ,
Amerikan Ofisinin önündeki bayrağı indirmeye kalkışınca,
Toplum polisi,"Fruko"lar ile ilk çatışmalar çıkmış ve,
Gençler,Kızılaydan,sıhhiyeye doğru yürüyüşe geçince,
Gözaltılar ve tutuklamalar başlamıştı.
 
 
selam ve sevgilerim ile,
 
 
Saner Gürdil
 
 
 

ANILAR VAPURU 7

Devam..
 
Uzaktan.gökyüzüne doğru püsküren, gri dumanlar gözüktüğünde.
Köşeli, kabartma taşlarla inşa edilmiş,
Ahşap kanapelerin olduğu, bir bekleme salonu.
Ortadaki, dökme demirden,kocaman bir odun sobasının arkasında,bilet satılan bir gişe.
Ve gişenin yanında,
Camlı kapısı her açıldığında,
İçeriden,telgraf tıkırtıları gelen,İstasyon Şefinin  odasının bulunduğu,Küçük istasyon binasının önünde.
Heyecanlı ve telaşlı bir dalgalanma oldu..
 
Cebindeki,
Küçük,dikdörtgen,karton bileti tekrar kontrol etti.
Gişedeki,
Lacivert elbiseli,Siyah kolluklu,Kartal kanatlı yakalık taşıyan, memurun,
Hemen arkasındaki,küçük cekmece yuvalarının birisinden alıp,
Masasının üzerindeki,kırmızı,"tulumba " kollu,mekanik bir aletle,ve alışkın hareketler ile damgaladığı bu bilet.
O'nu,
Şu yaklaşmakta olan,siyah,demir canavar ile,
Ailesinden ayırıp,uzaklara götürecekti..
 
İstasyon şefi,
Kırmızı şapkasını taktı..
Ceketinin parlak ,maden düğmelerini kontrol edip,ilikledi..
Bir tarafı yeşil,diğer tarafı kırmızı,Rakete benzeyen işaret levhasını eline alıp,
Binanın kapısına çıkarak,
İstasyondaki kalabalığı şöyle bir süzdü..
Sonrasında,
Yaklaşmakta olan ,Tren'i karşılamak üzere,
Ağır ve önemseyen adımlar ile,Peron'a çıktı..
Lokomotiften gelen,
iki tiz düdük sesini duyduktan sonra,
levhasını kontrol edip,Kırmızı tarafını,makiniste doğru kaldırdı..
Lokomotif,
Kızgın bir kara boğa gibi,
Her tarafından buharlar püskürterek,
Ve tekerlerini gıcırdatarak,
Kırmızı şapkalı şef'in,tam önünde durdu..
 
Uzun, yolcu vagonlarının,kapılarına doğru,
Aceleci bir hareketlenme başladı.
Elden ele taşınan bavullar,
Sepetler,paketler,torbalar,
Vagonların yüksek basamaklarından,
aşağıdaki uğurlayıcılar tarafından,yolculara aktarıldı..
Geride kalan son eşyalar da,
Kompartıman camlarından yarı beline kadar sarkmış ellere teslim edildikten sonra,
Sarılmalar,gülüşmeler,ağlaşmalar arasında,kapılar bir bir kapandı..
En arka vagondan gelen,
İnce uzun bir düdük sesinden sonra,
Yeşil levha kalktı.
Kara Boğa,
Önce ayakları ile yeri eşeledi,
Sonrasında,uzun canhıraş feryatlar ,Buharlar,dumanlar arasında,
Arkasında,hüzünlü bir kalabalık bırakarak,istasyondan uzaklaştı..
 
"O",şimdi,
İçerisinde bambaşka duygular taşıyarak.
Yaslandığı,
Kompartuman'ın,yeşil,deri kaplı,rahat koltuğundan,
ve önündeki geniş cam'dan,
Dağları, vadileri,
Ormanları,ovaları seyrediyor.
Anadolu'nun bitmek bilmez güzellikleri.
Penceresinin önünden akıp giderken,
Kendisini bekleyen geleceğin,ne olabileceğini düşünüyordu..
Çocukluk,talebelik,haylazlık derken,
Üniversite sınavları için,
İşte şimdi,
Bu trende,
Bu kompartumanda,
Tek başına,
Geleceğini belirlemeye gidiyordu..
 
Eskiden,öyle,
Şimdiki çocuklar gibi,
Analar,babalar,
kardeşler,bacılar
Amcalar,dayılar,
Konu,komşu,yedi sülale bir araya gelip,
Düğün dernek sınavlara girilmezdi..
Hele,Üniversite sınavlarında,
Anadolu'nun,yol bilmez,iz bilmez çocukları,
Anaları'nın çıkınında,bu günler için biriktirilmiş,
Ceplerinin en kuytu köşelerine saklanmış,
Yitirilmemesi için,binbir kere tembihlenmiş,bir kaç buruşuk kağıt para,
Ve,okunup üflenerek,boyunlarına asılmış,
Bir muska, eşliğinde,sınavlara girerlerdi.
 
 
Gözleri,kadının boynundan, aşağılara kaydı.
Göğüs pensleri ile sıkıştırılmış,tuvaletin açık yakasından,
Hemen avuçlanacakmış gibi dışarıya taşmış iki kabartı arasındaki,
Sırlar ile yüklü çatal vadiye girdi.
Kadını,kadın yapan sırlardan, biriside bu idi.
Cinsellik ve Analık,
Bu memeler de birleşiyordu.
Yumurtadan çıkmaksızın,dünyaya gelen her canlı,
Her doğan çocuk,
Daha,gözleri bile açılmamışken,
Hırslı bir iştah ile,Anasının memelerine saldırırken,
Sevdalı,yetişkin bişr erkek'te,
Bilinmez bir dürtü ile,
Bilinerek kendisine sunulan bu güzelliklere ulaşmaya çalışırdı.
 
Hafifçe öne eğildi,
Kadının kuğu boynuna,küçücük bir öpücük kondurdu.
Elinin altındaki bedenden gelen,ürpertiyi hissetti.
Ve elini,
Kadının açık sırtından,
Beli ile,kalçasının birleştiği noktaya kaydırıp,
Gecenin büyüsünü bozmaktan korkarak,
Boşluğun içerisine yuvarlandı..
 
 
Gözleri boşlukta,
Elinde kağıt kalem,Öylece duruyordu.
Şu, alt alta yazacağı her isim.
Alacağı puanlara göre,geleceğini belirleyecekti..
İlk dördü sıraladı..
Hukuk,iktisat,Basın Yayın Yüksek okulu,Siyasal Bilgiler Fakültesi...
Kağıdı kapattı..
Artık geriye dönüş yoktu...
 
 
Kadını iyicene kendine çekti,
Hırsla öptü,
Artık geriye dönüş yoktu..
 
 
 
Saner ( Tuncer ) Gürdil.
 
Selam ve sevgilerim ile..1.nci bölümün sonu..
 
 
Değerli Arkadaşlarım
Bugünlerde Tartışmaları olan
Ve Basiretsiz siyasiler,Faşizan idareler,İhtilaller ve sıkı yönetimler tarafından heder edilen,
Çoğunluğu,Öğretmen,asker.memur çocuğu,
Azınlığı,,çıftçi,işci, köylü çocuğu, 68 kuşağı,
İşte Üniversite sıralarına,,
Şu yukarıda,anlatmaya çalıştığım evrelerden geçerek gelmişlerdi.
 
Hikayemizdeki gemi,
Altımızdan kayıp giden hayat'ı,
Gemideki güzel kadın,yaşam içerisinde karşımıza çıkan fırsatları belirtmektedir.
Bu hikaye
Bu güzel gemiden,
Filikalara binerek erkenden ayrılan Tüm arkadaşlarımın anısına yazılmıştır..

13 Kasım 2010 Cumartesi

12'nci Nüzhet Erman Şiir Ödül Töreni'nde yaptığım konuşma

Sayın Bakanlarım,
Nüzhet Erman Şiir Ödülünün Değerli Seçiciler Kurulu Üyeleri,
Bu törenimizi teşrif eden Sayın Ahmet Oktay ve değerli eşi,
Kıymetli şiir sever konuklar,

Mülkiyeliler Birliği tarafından düzenlenen Nüzhet Erman Şiir Ödülü törenine hoş geldiniz.

Mülkiyenin geçen yıl 150. kuruluş yılını kutladık. 3 hafta sonra 151 inci yaşımızı da geride bırakacağız.

Mülkiye’nin kuruluşu, öze önem veren, halka ve halk diline eğilen, divan şiirindeki bireyci anlayışın yerini toplumsalcılığın aldığı Tanzimat şiirinin sonlarına rastlar.

Serveti Fünun şiiriyle birlikte Mülkiyeli şairler Türk edebiyatındaki yerlerini almaya başlarlar.

19’uncu yüzyılın sonlarına doğru siyasal iktidara karşı güçlenen muhalefet içinde Mülkiyeli öğrenciler de vardır. Ancak, Hüseyin Siret gibi bir iki istisna dışında, imparatorluk döneminde yetişen Mülkiyeli şairlerin eserlerinde muhalif karakter pek fazla öne çıkmaz. Bunun nedenleri arasında Serveti Fünun şiirinin genel özellikleri olduğu kadar, öğrencilerin geldikleri çevrenin ve mezuniyetten sonraki beklentilerinin de etkisi vardır. Son 40 yıllık dönemde ise toplumcu şiir anlayışını benimseyen bazı şairler bu özellikleriyle öne çıktılar.

Mülkiyeli şairler hemen hemen tüm şiir akımlarının içinde yer almışlardır.

Örnek vermek ve anımsamak için birkaç isim sayılabilir:

-Cemal Yeşil ve Mehmet Çınarlı divan,
-Ahmet Reşit Rey, Süleyman Nesip, Hüseyin Siret, Faik Ali Ozansoy Serveti Fünun;
-Enis Behiç Koryürek ve Ömer Bedrettin Uşaklı hece,
-Vasfi Mahir Kocatürk Yedi Meşaleciler,
-Cahit Sıtkı Tarancı, Sabahattin Teoman, Muzaffer Uyguner ve Şinasi Özdenoğlu Yenilik;
-Nüzhet Erman hem Birinci Yeni hem Yeni Gelenekçiler ,
-bu konuşmayı hazırlarken antolojisinin ön sözünden yararlandığım Cemal Süreya ile Sezai Karakoç, Ece Ayhan, Tevfik Akdağ İkinci Yeni
-İsmet Özel hem toplumcu hem de Yeni İslamcı
Şiir akımlarını sürdüren, temsil eden, kuran ya da geliştiren şairler arasında öne çıkan isimler olmuşlardır.

Saydığım isimler arasında bu yıl 100’üncü doğum günü kutlanmakta olan Cahit Sıtkı Tarancı da var. Bilindiği üzere bu büyük şairimiz bir süre Mülkiyede okumuş ancak mezun olmamıştır. Bir yere, bir kuruma aidiyet için standart bir kriter bulmak zor olabiliyor. Bir görüşe, örneğin Cemal Süreya’ya göre, Mülkiyeyi bitir(e)meyen kişi başka bir okuldan mezun olmaz ise Mülkiyeli sayılabiliyor.

Bazı Mülkiyelilerin Mülkiyeliliği ise katmerli. Bu akşam burada buluşmamızı sağlayan Nüzhet Erman hem Mülkiye mezunu, hem de uzun süre Mülki Amir. Üstelik oğlu da Mülkiyeli.

Nüzhet Erman Şiir Ödülü törenlerini düzenlemekten dolayı mutluluk duyuyoruz.

Bunu sürdürmek kararındayız. Bir adam daha atarak önümüzdeki yıldan itibaren 11 Kasımın içinde bulunduğu hafta söyleşi ve toplantılar düzenlemeyi düşünüyoruz. Böylece bu akşam olduğu gibi hem Nüzhet Erman Şiir Ödülü törenlerini düzenlemeye devam edeceğiz hem de daha çok şairi anmış ve anımsatmış olacağız. 2 yıl önce Sayın Mustafa Şerif Onaran’ın katılımı ve katkıları ile Bir Cemal Süreya Akşamı söyleşisini düzenlemiştik.

Mülkiyeli şairlerle ve genel olarak Türk şiiriyle ilgili diğer bir niyetimiz yayına başlamak için çalışmalar yaptığımız Radyo Mülkiye’de her hafta şairler ve şiirler saati yapmak. Bunun için tüm şiir severlerin katkılarına ihtiyacımız var.

Sözlerimi güzel bir haber vererek bitireceğim. Mülkiyeli şair Nihat Etiz bey İzmir’de genç Mülkiyelilerle birlikte bir süre önce başladığı Mülkiyeli Şairler Antolojisi çalışmasını başarıyla sonuçlandırdı. Birkaç ay sonra bu yapıtı bir Mülkiyeliler Birliği Yayını olarak sizlere sunmayı umuyoruz.

Hepinizi Mülkiyeliler Birliği adına saygıyla selamlıyorum.

14 Mart 2009 Cumartesi

DOĞAN AVCIOĞLU- KIRKINCI YILINDA 'TÜRKİYE'NİN DÜZENİ'


İhsan Feyzibeyoğlu: Değerli konuklar, sevgili Mülkiyeliler, Doğan Avcıoğlu’nu anmak amacıyla düzenlediğimiz toplantıya hoş geldiniz.

Dostlarının, hakkında,

-Tek başına bir üniversite gibiydi. Türk düşünce hayatına adını kazımıştı.
-Kemalist solun, üzerinde gelişeceği ve sosyalizmle buluşacağı platformu oluşturmaya çalışmıştı.
-Tüm yaşamı inançlı bir yurtseverin büyük çalışkanlığını yansıtır.
-Değeri her geçen gün daha da fazla anlaşılacak büyük bir araştırma, düşünce ve eylem adamıydı.
-57 yıllık yaşamına on insanın hayatını sığdırdı; günlerini aylara, aylarını yıllara dönüştürdü, dopdolu bir yürekle gözlerini kapadı.

gibi değerlendirmeler yaptığı Doğan Avcıoğlu’nu 25 yıl önce 4 Kasımda yitirdik.

Biz onu, 1968 yılının Aralık ayında yayınlanan; Türkiyenin tarihi ile sosyolojik ve iktisadi yapısı hakkında yapılmış en önemli araştırmalardan birisinin ürünü olan ve bugün hâlâ bir başucu kitabı özelliği taşıyan “Türkiye’nin Düzeni’ nin 40. yılında anmak için bu toplantıyı düzenledik.

1968’in üzerinden 40 yıl geçti. Pek çok şey unutulup gitti. Ama unutulmayanlar da var, özellikle o yıl yayınlanan iki kitap ve yazarları hiç unutulmadı.

Bu kitaplardan biri “Türkiye’nin Düzeni’ydi. Diğeri, kendi ifadesiyle, ‘her yıl önündeki sıraları dolduran genç insanları düşünmeyi ödev bilen’ bir hoca tarafından, ‘bu ödevi yerine getirmenin sevinciyle’ yazılmıştı. ‘Bu kitap alışılmış anlamda bir ders kitabı değil’ cümlesiyle başlıyordu ve adı ‘Anayasaya Giriş’ idi.

O sırada ben ve arkadaşlarım Mülkiyede birinci sınıftaydık ve en çok çalıştığımız derslerin başında anayasa hukuku geliyordu.

Sınavlardan sonra ‘Anayasaya Giriş’, kitaplıklarımızda en kolay ulaşabileceğimiz yerlere konuldu, gündemimizden hiç eksilmeyen anayasa tartışmalarında pusulamız oldu.

Alışılmış anlamda ders kitaplarına alışık olanlar; Mülkiyelilerin yanısıra, başka üniversitelerden gelen öğrencilerin de büyük anfide ayakta dinledikleri hocayı, 18 Mayıs 1971 günü,dekanı olduğu fakültede, o yılın son anayasa dersinde, halkın anayasaya sahip çıkmasının önemini anlatırken, 12 Martı ve hadiseyi alkışlarla protesto eden öğrencilerinin arasında, gözaltına aldılar, tutukladılar; 6 yıl 8 ay ağır hapise, 2 ay 20 gün Kuşadası'nda emniyet gözetimi altında bulundurulmaya ve ebediyyen kamu haklarından mahrumiyete mahkum ettiler.

O, yılmadı, yorulmadı. Öğretim üyesi, hukukçu, yazar, gazeteci, milletvekili, bakan, parti genel başkanı, cumhurbaşkanı danışmanı olarak, doğru bildiklerini savunmayı sebatla ve sabırla sürdürdü. Çekilmek gerektiğinde de vuruşarak çekildi.

Doğan Avcıoğlu’nu anmak üzere düzenlediğimiz bu toplantı için yaptığımız daveti; Sayın Erol Toy, Sayın Uluç Gürkan ve Sayın Nazif Ekzen birlikte, o da kabul edip geldi.

Hoşgeldiniz hocam. Öğrencileriniz sizi dinlemeye hazır.

Mümtaz Soysal:Ben…(ayağa kalkar, dinleyiciler alkışlar-o.e.) Çok sima yabancı gelmiyor bana. Ama herhalde bilirler eski öğrencilerim oturarak ders vermekten pek hoşlanmıyorum. Ayakta durmak ta bazen yorucu oluyor. Onun için ortalama bir çözümüm vardı. Böyle kenarlıklı bir sandalye, kenarına hafifçe ilişirdim. Gerekirse ayağa kalkardım. Tahtaya filan bir şey yazılacaksa. Şimdi şu günlerde gene devam ediyorum hocalığa. İnsanın kanına işleyince vazgeçemiyor. Antalya’daki Akdeniz üniversitesinin hukuk fakültesinde ders veriyorum. Anayasa Hukuku. On beş günde bir gidip bir günde iki haftalık dersi altı saat arka arkaya yaparak bitirip geliyorum. Orda da altı saat ayakta gelip böyle kenarı olmayan, buna benzer bir sandalye ile ders verdiğim için hiç öyle endişelenmeyin kolay kolay yorulmam. Ama herhalde farkına varmadan bir yerlere dayanıyorum.

Şimdi Avcıoğlu’yla, Allah rahmet eylesin demek lazım, Avcıoğlu’yla arkadaşlığımız yine Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde başladı. Siyasal Bilgiler Fakültesinde okumuş değildi. Orda asistan da değildi. Fakat Amme İdaresi Enstitüsü, şimdiki adıyla yine o zaman….adıyla Türkiye Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü, bizim fakültede başladı. Önce, spor salonunun girişinde bir malzeme odası vardı, spor salonunda, onu kullandılar. Buna birkaç bölme yapıldı içine. Orda başladı. Bir İsveçli profesör gelmişti. Ben de fakülteyi yeni bitirmiştim. Haziran sonunda bitirdim hemen 1 Temmuzda ‘sen araştırma asistanı falan ol’ dediler. Ben öyle girmiştim. Sonra o enstitü biraz terfi etti, vaktiyle bizim zamanımızda yatakhane olan şimdi de bir kısmı sondaki kısmı dershane, ondan önceki kısımlar da profesörlerin odaları, teker teker.

O bölüme aktarıldığı zaman tabi ben başta ilk asistan gibi girmiştim. Sonra çoğaltıldı. İki üç kişi daha geldi. Onlar arasında gelen Doğan Avcıoğlu Paris’ten yeni dönmüştü. Ve orada bir süre beraber çalıştık. Sonra oradayken yine Halk Partisinin araştırma bürosunda çalışıyordu. Gidip geldiğinde orada buluşuyorduk. Ama hatırladığım olaylardan biri: Turan Güneş devam ediyordu, tanıdığı için görmeye gelmişti bir gün. Ve orada sonradan Mülkiye cuntası denen ve içinde şimdi … genel başkanının da bulunduğu grubun bana sorarsanız fikir babası sayılacak olan Turan Güneş, gelir arada birlikte sohbet ederdik. Arkadaşlığımız demek ki aşağı yukarı yarım yüzyılı geçmiş oluyor. Ama tesadüf siz kitabı başlangıç ya da bir mihenk taşı olarak almışsınız. Ve bu tarihi ona rastlatmışsınız 40. yıl diye. Ben o kitabı birlikte getirdim. 12 Martta hangi evde bulunuyorsa… gitmişti. Benim ders kitabım daha önce aynı akibete uğradı. …Onun için bunu da getirdim. Siz tabi önemli olarak o kitabı zikrettiniz…siz çoğunu söylediniz zaten. Ama zannediyorum o kitapta da ifade edilen düşünceler bu yön hareketiyle ortaya atılmış düşüncelerdir. Kısaca söylemek gerekirse benim etkilenme alanım tabi doğrudan doğruya Türkiye oldu ve Türkiye’deki okullar oldu. Zonguldak’taki ilkokulum. Zonguldak ki emeğin merkezi diye bilinirdi ve Türkiye’nin ilk sanayileşmesi ve tomurcuklarının doğduğu yerdi. Sonra parasız yatılı okudum. O parasız yatılı okurken Beşiktaşlı olmama rağmen Galatasaray’da okudum. Fransız kültürüyle ve Fransız etkisiyle temasa geçtim. Doğan ile yakınlığımızı biraz daha pekiştiren de bu oldu. Çünkü Türkiye’den sonra Fransa’ya gidip yüksek öğrenimini orda yapmıştır. Ve zannediyorum kişiliğinin oluşmasında özellikle 1950’lerin Fransa’sının çok büyük etkisi olmuştur. Çünkü o Fransa batı dünyasında yani o dönemin Fransa’sı batı dünyasında az gelişmişlik kavramını azgelişmişliğin ekonomik ve sosyal gelişmeyle olan ilişkisini, rejimlerin özelliklerin özellikle az gelişmiş ülkelerdeki rejimlerin nedenlerini, tarzlarını ve sonuçlarını inceleyen belki de tek batı ülkesi oldu. Başka yerde böylesine yoğun ve bu nokta üzerinde yoğunlaşmış olan bir entelektüel çaba bilmiyorum. Almanya’da yoktu. İngiltere ve Amerika’da hayda hay yoktu. Olsa olsa biraz İtalya’da olabilirdi. Ama İtalya faşizmden yeni çıkmıştı. Orda tabi sol partiler önemliydi. Sosyalist parti, komünist parti vs. ama orada böyle bir çaba yoktu. Dolayısıyla Doğan’ın yetişmesinde, daha doğrusu kendi kimliğinin oluşumunda o etki çok önemlidir. Yani az gelişmiş dünyaya bakış ve az gelişmişliğin sorunlarını, gelişme sorunlarını çağdaş dünyanın genel sorunlarıyla bağdaştırabilmek, rejim sorunu. Ekonomik gelişmenin rejim sorunu.

Onun için ikimiz de farkına varmadan sonradan bir araya gelip de aynı arkadaşlığı kurduğumuz temelde plancılarla aynı kafayı, aynı düşünceyi geliştirmiş ve onu sahiplenmiştik. Yani Türkiye mutlaka planlı kalkınma ve ekonomik ve sosyal bütün boyutlarıyla planlı kalkınma ülkesi olmalıdır. Oysa o sırada bizim gibi ülkelerde özellikle Amerika’da Sovyet tehlikesi bahane edilerek kurulmuş olan yakınlıklar dolayısıyla serbest teşebbüs, işte plansız ekonomi, liberal ekonomi rüzgarı estirildi. Dolayısıyla o dönemde böyle bir düşünce ortamında doğan ile birlikteliğimiz ondan sonra anayasanın yapılışı sırasında oldu. Yani 1961 anayasasının yapılışında aynı komisyonda Kurucu Meclisin Anayasa Komisyonunda birlikte çalıştık.

Birlikte çalışırken, yine birlikte çalıştığımız bir arkadaşımız daha vardı. O da Coşkun Kırca. Fakat o biraz daha değişik düşünüyordu bizden. Fransa’da yetişmiş olması bakımından bazı yakınlıklarımız vardı ve biraz da yakınlıklar dolayısıyla birbirimize mareşal derdik. Niye mareşal derseniz, belki Fransa’ya gitmiş olanlar bilir, Fransa’nın taşrasında bizde böyle nasıl şeyler vardır, işte Kâbe resimleri vs. onun onlarda da Napolyon’un resmi vardır. Napolyon ve mareşalleri diye. Napolyon döneminin ünlü mareşalleri…öyle resimler vardır. Fransızların l’image à epinal dedikleri, öyle sıradan köy resimleri. İşte biz de böyle birlikte bir şey yapıyoruz, Anayasa Komisyonunda sosyal devleti savunuyoruz. Hala saklı tutmaya çalıştığımız değerleri savunuyoruz. Aslında o Anayasa Komisyonu çok fazla savaşma gerektiren bir komisyon değildi. Çoğunluğu bizim düşüncelerimize pek yabancı sayılmazdı. Bahri Savcı ve Muammer Aksoy gibi üyeler. O komisyonda üçümüz bir arada bulunduğumuz için birbirimize öyle seslenirdik. Ama sonradan coşkun Kurucu Meclisten ayrıldıktan sonra politikaya partide devam etmeyi seçti. Ya da partilerde devam etme yolunu seçti. Ben üniversiteye dönmeyi seçtim. O zaman asistandım zaten. Doçentlik sıram gelmişti ama bütün devrimlerde başıma gelen orda da geldi. İki yıldan sonra doçent olunabiliyorken dört yıla çıktı. Dolayısıyla iki yıl oradan kıdem aldım! Ben üniversiteye devam ederken parti dışında politika yapmak, ama o politikayı Türkiye’nin doğru yola sevk edilmesi için yapmak, bunu da yayın yoluyla yapmak düşüncesi vardı. Ben de o düşünceye üniversitedeki görevimle bağdaşabildiği ölçüde katılmayı …kabul etmiştim.

Dolayısıyla o tarihlerde başlayan ve Yön ile devam eden çok sıkı bir iş arkadaşlığımız oldu.. Çok yakından tanıdığım ve biraz önce söylediklerim bile yetmez anlatmaya, biraz belki Fransız edebiyatından örnek vereyim, Rabelais, yani yeniçağların ilk yüzyılında adı duyulan meşhur Fransız yazar vardır, onun hikâyelerinde bir Gargantua vardır. Gargantua bir devdir. Hiç yorulmaz. Hiç acıkmaz. Acıkırsa iki üç bilmem ne falan yer. Böyle müthiş bir dev. Ve Türkiye’de bunun yazı alanında, eser alanında ve fikri çalışma alanına zannediyorum aktarılmış tipi Doğan’ dır. Doğan tek başına bir dev iştahıyla konuyu savunurdu. Bir dev gücüyle ondan sonuç almaya çalışırdı ve içindeki düşünceleri de en berrak aktaran bir kişi olarak herkesin anlayacağı biçimde aktarırdı.

O bakımdan Yön’ü o bir yıllık cildini getirmeden edemedim. Bana sorarsanız bir anıttır. Niçin. Çünkü bu sözünü ettiğim düşünce birliği Yön’ün ilk sayısında yayınlanan bir bildiriyle açıklandı. Doğan ile birlikte onun üzerinde çalıştık. Daha doğrusu o bana ‘mareşal sen bir ön taslak yaz, beraber sonra bir bakalım’ dedi. Yani ilk müsveddesi benden çıktı sonra birlikte baktık. Sonra o sırada düşünceleri bize yakın olanlara da onu verdik. Ve demek ki 47 yıl önce, aşağı yukarı bugünlerde 20 Aralık 1961’de Yön’ün ilk sayısı çıktı. Nerdeyse ölüm yıldönümü, yani iki gün sonra, 20 Aralık olacak. Yönün ilk sayısı çıktı.

Ve o ilk sayıda, orta sayfa olarak, böyle bir bildiri yer aldı. Tabi bildiri sözü zayıf kaçıyor olabilir. Bir çeşit manifestoydu. Yani biz niçin yola çıkıyoruz. Türkiye’yi niçin o yola …..getirmeye çalışacağız. Niçin böyle bir dergi yayınlıyoruz ve niçin orada adı geçen kişilerden o imzaları aldık. Çünkü çıkmadan önce aşağı yukarı bir ay süren hazırlık dönemimiz olmuştu. Ve bir dergi çıkarmak, haftalık olacak, canlı olacak, haber dergisi olacak. Haberleri taze olduğu için…bir düşünce dergisi görüntüsü vermeden haber dergisi olacak. Biraz Akis ile yarışır, yani Akis de haber dergisiydi. Ama başka bir çeşit haber dergisiydi. Biz bu defa haber dergisi niteliği içinde aslında müthiş bir yenilik olarak belki yenilik müthiş değil, belki o dönem için yenilik gibi gözüktü ama Türkiye’nin tarihinde de en azından elli yıllık bir geçmişi olan bir düşünceyi, yani sol düşünceyi yerleştirmek, yaymak için bir dergi çıkarıyorduk.

Onun için bu orta sayfası tamamen bu bildiriye ayrılmıştı. Ve bildiri ile birlikte ona imza vermiş olanların isimlerini de yayınladık. Şimdi çok ince puntolarla dizilmiş olduğu için benim bu kadar yükseklikten onları okumam zor. Aşağı yukarı 100 kişi kadar, şimdi hatırladığım, imza ki bunların içinde bayağı bugün belki çok az yaşayan kaldı. Ama o günün …ünlü adları da vardı. Ve o adlara böyle bir manifestoyu anlatarak kabul ettirerek imzalarını almıştım.

Şimdi gerekirse eğer tartışma başladığında ben fazla vaktinizi de almayayım onun ana hatlarına değinmek mümkün olabilir. Ama özetle yeni devletçilik. Birinci sayısında sosyalizm diye çıkmaktan doğrusu çekinmiştim. Bir askeri dönem henüz sona ermişti. O dönem gerçi sonraki benzer dönemler gibi gericiliği ya da dinciliği falan savunmuyordu. 27 Mayısın bugünkü…anayasanın başlangıç ilkelerini içeren, ilkelerine dayalı bir dönemdi. Ama nihayet bir askeri …di. dolayısıyla bizim sosyalizm bayrağıyla ortaya çıkmamız belki yanlış olabilirdi. Çünkü dergiyi yaşatmak istiyorduk. Onun için o sözcüğü kullanmadan altı sayı bekledik. Altı sayıdan sonra sosyalizm sayısını çıkarttık. İçi de baştan aşağı çeşitli sosyalizmler…yani Fabiancılıktan tutun sosyal demokratlığa bilmem az gelişmiş ülkelerdeki sosyalist Arap sosyalizmi vs. gibi çeşitli sosyalizm renklerine ilişkin yazılar içeren bir şey oldu. Ve hayret ettik, unuttum, kaç baskı yaptık. Yani o hafta müthiş sattık. Tükeniyordu, tekrar basıyorduk. İlk sayısı da öyle bir kapışmaya yol açmıştı ama ayrıca baskı yapmamız gerekmemişti. Fakat 7. sayı için ayrı baskı yapmamız gerekti.

Şimdi Yön’ün şöyle bir kısaca içeriğini anlatmam gerekirse. Bilinen isimler, yani o zamanın solda ünlü sayılabilecek isimleri eksik değildi. Çetin Altan, İlhan Selçuk, Sadun Aren vs. yani o isimler vardı. 3. sayfasında mutlaka, bugün Cumhuriyet’te olduğu gibi, Turan’ın bir karikatürü olurdu. Genellikle başyazıyı Doğan yazardı. Sonra bir ara ben de yazdım. Ama ben başlangıçta o günkü sorunları anlatabilmek için aslında ilginç olabilecek bir deneyim yapmayı düşünmüştüm. Henüz Kurucu Meclisten yeni çıkmıştık. O ilkelerin tartışıldığı bir meclisti. Ve orada bir takım temel kavgalar verildi. Öyle bir meclisin içinde de, öyle bir Anayasa Komisyonunun içinde de yeni kavramları piyasaya sürmek, onları benimsetmek müthiş çaba istiyordu. Zaten sosyal devlet diye başladık. O tartışmalardan biri de oydu. Sosyal sözünü nasıl kullanırsınız. Gerçi biz ilk kullanmamıştık. Bu tabir… komisyondan geliyordu ama arkasında sosyalizm var. Pek de yanılmamışlar, arkasında sosyalizm de vardı tabi. Ama herhalde sosyal demokratlık da vardı. Her türlü sol düşünceler olabilirdi. Öyle yazılar vardı ama asıl önemli olan ve bugün hep dergi çıkarmaya kalkışanlara benim mutlaka tavsiye ettiğim bir şey haber olması gerekir. Güncel olması gerekir. Sadece düşünce ürünlerinden ibaret yazıları ard arda koymak yanlış olur. O konuda Metin Toker başarılı oldu. Mehmet Ali Kışlalı başarılı oldu. Başka da bu tarz bir kitap bir haber dergisi ortaya çıkmadı. Hepsi kısa ömürlü oldular. En uzun ömürlü belki Kim olabilirdi. O bile kısa ömürlü oldu.

Dolayısıyla Yön o niteliğiyle önemli. Ama asıl önemli oluşu bence bu düşüncedir. Yani planlı kalkınma ve bunu demokrasi ile bağdaştırabilmek. Ama arkasında da ordu gerçeği var. Bu gerçeği unutmamak lazım. Çünkü Doğan’ın tabi sonradan Devrim’de falan da gözüken özelliği o orduya çok güveniyordu. Çünkü bütün o gelişmiş gelişmekte olan yeni bağımsızlığına kavuşmuş olan ülkelerde eğer bir ölçüde ilericilik olabiliyor idiyse, bir ölçüde demokrasi, bir ölçüde sosyalizm ya da sosyallik olabiliyorsa o asker sayesinde. Ama hangi asker sömürge devletinin bıraktığı ve çavuşluktan birdenbire mareşalliğe terfi etmiş askerler değil, bağımsızlık savaşı vermiş olan Cezayir’de şurda burada ve dolayısıyla o savaşın öncüsü olan ve arkadan kurdukları devleti de bağımsızlığa dayandırmak isteyen tepkisi onu çok yakından ilgilendiriyordu. Ve az çok düşüncesinde ve Türkiye’de demokrasi de dâhil planlı kalkınma dahil, kültürel kalkınma dahil yenilik olarak ne yapılacaksa o ancak arkasında asker durduğu takdirde başarılı olur düşüncesi yer etmişti.

Şöyle bir bakarsanız özde yanlış bir düşünce de değil. Baktığınız zaman bugünkü dünyada … Kıbrıs gibi bir davada biz niye hala ısrar edebiliyoruz. Çünkü haklı olduğumuza inanıyoruz ama hakkın arkasına da gücü koymuşuz. Güç ile desteklenmeyen hak hala ne yazık ki yalnız 20. yüzyılda değil 21. yüzyılda bile yenilmeye mahkûm oluyor. Tabi acı bir şey bu. Ancak başka bir örnek verebilirsiniz. İsa aciz bir şeydi, kurbandı. O aczi sayesinde insanlığın günahlarını .. falan diyerek arkasından milyonlarca insanı sürükleyebildi. Ancak… yeryüzünde iş görüyorsanız hem haklı olacaksanız, haklı olduğunuza inanacaksınız aynı zamanda o hakkın arkasında ordunun ya da gücün olması gerekiyor.

Yani benim bugünkü Türkiye bakımdan da hep tartışmalarımıza giren bu kavram oluyor. Tabi bu kavramı soktuğunuz zaman işte darbeciler marbeciler diye bir takım sözler…o değil, eğer Türkiye cumhuriyeti bütün bu koşullara karşın bütün bu karşı devrimlere karşın hala yaşıyorsa yine itiraf edelim ki askerin cumhuriyetten yana olması sayesinde yaşıyor. Asker cumhuriyete karşı olsaydı bütün o güçler kolaylıkla başarıya ulaşırdı.

Onun için Doğan’ın düşüncesinde zannediyorum çağı bakımından yanlış olmayan ama doğru anlatılması gereken ve koşullar içinde değerlendirilmesi gereken bir yan vardır. Ben de o bakımdan bunlarla yetineyim. Onunla birlikte o süre içinde en son Büyükada’da gömülene kadar arkadaş kalmak, zaman zaman farklı düşünüyor olsak bile hep aynı temel düşüncelere inanmak bakımından kendimi şanslı hissediyorum. Çok teşekkür ederim. (alkışlar)

(Konuşma metni sayın Mümtaz Soysal tarafından gözden geçirilmektedir. Bu nedenle bu aşamada kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz.)

İhsan Feyzibeyoğlu. Çok teşekkürler hocam. Çok farklı konularda kendinize özgü üslubunuzla hiç unutmayacağımız şeyler anlattınız. Var olun.

Ölümünün 20. yılı dolayısıyla fakültede düzenlenen sempozyuma da katılmıştı Erol bey, Sayın Erol Toy. Davetimizi kabul ettiler. İstanbul’dan bu toplantı için geldiler. Söz kendilerinin.

Erol Toy: Benim hocalığım olmadığı gibi, biraz da rahatsızım. O nedenle, oturarak konuşmama izin verin. Biraz önce Mümtaz hoca da söyledi. Doğan Avcıoğlu seçkin bir insandı. Bir aydındı. Ama yurttaş aydındı. Yani aydın okumuş, çok şey bilen, çok hünerler gösteren, ama gül ağacı gibi her yele eğilen değil… Her şeyi belli hoşgörü çerçevesinde yargılayan, gerektiği yerde direnebilen insan olarak değerlendirilirse… Yâni çağının vicdanı gibi algılanırsa, Doğan öyle biriydi.

Takdir edersiniz ki, kul aydın ne kadar efendisinin düşüncesiyle donanırsa, yurttaş aydın o kadar bağımsız düşünce sahibidir. Ve o bağımsız düşünceyi hiçbir sakıncanın kısıtlamasına izin vermez. Hiçbir çıkarın ipine bağlamaz. Doğan da Türkiye toplumunun geleceği, Türkiye toplumunun yararı için bağımsız düşünebilen ve bağımsızlık çerçevesinde gerekiyorsa, cuntacılık lâfının temelini oluşturan bir tutum takınmaktan çekinmezdi.

Bilinen gerçektir. Her ideoloji, her düşünce, her anlatım ister istemez bir uygulama alanı arar. Her ideologun idealinin gerçekleştiğini görme dileği kınanamaz. Doğan da ülkesinin kalkınması, toplumunun gelişmesi için sürekli yol ve yöntem düşünen bir ideologtu. Bu temel istek dışında, özel bir çıkar peşinde olmadığını ben yakından biliyorum. Bir ara Cumhuriyet Halk Partisi’nin onun fikirleri üzerinde bayağı durması… Milletvekili yapmaya uğraşması… Ama onun kabul etmemesi bu tanıklıklardan biridir.

O doğrudan doğruya düşünür olarak bir ideolog olarak kalmayı yeğledi.

Her ideolog ve ideolojinin de ister istemez bir uygulama alanına… O alanın açılmasında manivelaya ihtiyacı vardır. O manivela sürecinde özellikle yayınlanışının kırkıncı yılı nedeniyle toplandığımız Türkiye’nin Düzeni’nden sonra, çevresini saranların… Ve o manivelanın ucundan tutmak isteyenlerin içinde öneml ölçüde askerlerin de bulunuşu, sonraki yaftanın gerekçesini oluşturdu.

1960’lı yıllarda hepimizin düşünce ufuklarını açan Yön’de Mümtaz Soysal vardı, İlhami soysal vardı, Kurucu Meclis’in Anayasa Komisyonu’nda birlikte çalışıp topluma çağdaş bir anayasayı birlikte kazandırdıkları Altan Öymen vardı. Sonradan sağın ideologluğuna geçen ve bu yüzden fikir çatışmalarına girdikleri Coşkun Kırca vardı. Ama bunlar zaten Türkiye’nin yetiştirdiği altın beyinlerdi ve bu altın beyinlerin kendi aralarındaki bir takım fikir ayrılıkları bile bizler için yeni yeni fikirlerin edinilmesini, yeni yeni açılımlar kazanılmasını sağlıyordu. Doğan bu girişimin kapısını açan altın beyinlerin.öncülerindendi…. Bu arada Cemal Reşit Eyüboğlu’nun Yön ve Devrim’e maddi katkılarını unutmamak gerekir.O maddi destek olmasa bir takım şeyler yapılabilir miydi? Sorusu da sürekli aklımızda kalmalı..

Galiba Yön girişiminin tetiğini yaşanan hayal kırıklığı çekti.

Çünkü o altın beyinler, Anayasa Komisyonunda özellikle Doğan’ın katkılarıyla onun devrimciliğine yakışır bir anayasayı kotarıp Kurucu Meclise ve Milli Birlik Komitesi’ne kabul ettirince seçimlere gidildi. Seçimler yapıldı fakat Mehmet başka oy verdi. Adalet Partisi birinci parti haline geldi. Ortalık karıştı. Bazı 27 Mayısçılar bunu kesinlikle içlerine sindiremediler. Bazı özel toplantılarla Cemal Gürsel’in cumhurbaşkanlığı, İnönü’nün başbakanlığı angajmanıyla ilk çözümsüzlük atlatıldı. Ama, - yanlışım varsa, hocam yanımda, düzeltir, - o seçimin sonunda o anayasayı yapanlar büyük bir hayal kırıklığına uğradılar.

O anayasa gerçekten bugün de yürürlükte olsaydı keşke !..

Türkiye’nin demokratikleşmesinde, kalkınmasında, toplumsal gelişmesinde çok büyük bir atılım olurdu. Ama olmadı. Bir kin ya da öç duygusu biçiminde sonuçlanan seçimler sonucunda hayal kırıklığından doğan gelişme Yön’ün çıkışını sağladı.

Yönde de yine her hafta sosyalizmin kuramları olmasa da, o açılımı sağlayacak bir düşünce kanalı bulunurdu. Kemalist iddiasına eklenen cuntacılık yaftası üzerine atılıncaya kadar Doğan Avcıoğlu’nun yönetiminde müthiş bir açılımı vardı. Sadece ilk sayısına imza atanları değil E Tüfekçi diye yazı yazanları da kapsayan, bir açılımdı bu… Her hafta alışılmış, kalıplaşmış tabuları yıkıyor… Her hafta unutulmuş ya da dışlanmış bir değerimizi gtündeme getiriyor… Yâni Yön o kısa hayatı boyunca bir anlamda Mustafa kemalin Çankaya sofralarnın bir benzeri oluyordu. Hemen hemen her görüş ve düşünce, ilerici olmak kaydıyla devrimci olmak kaydıyla her görüş ve düşünce yönde yer buldu. Ve o düşüncelerin yer bulmasını sağlama amacıyla çalışan, en çok çalışan Doğan Avcıoğlu o süreçte müthiş notlar aldı. O notlar zaman zaman yazı, zaman zaman doküman oldu. Zaten dergi yönetmenin bir zorunluluğu vardır. Bütün sayfaları dolduracak çeşitlilikte yazılar yazılar. Bir değişik imzadan, bir ilginç yazı geldikçe, onlar gelecek haftanın yedeğini oluşturur. Yedekler bazen kitaplar oluşturacak kadar birikebilir. Rlbette o da hazırlıklı olmak adına böyle yazılar deniyordu. Kimisi yayınlanıyordu kimisi yayınlanamıyordu. Bu nedenlerle müthiş notlar elde etti. Bazı arşivler doğrudan doğruya geldi. Bazı kupürler geldi. Bazı yazılar geldi. Bazı fikirler çelişti. Mümtaz hoca da bir ara bıraktı. Oradan hareketle Doğan Avcıoğlu Yön’ün işlevinin bittiğine karar vermiş... Kapatılmasını konuşurken, ben, sonra ne yapacaksın diye sordumdu. Kitap yazacağım dedi. Tamam, o zaman sorun değil dedim.

Yani nasılsa yine bir şey yapacak. Ve çok ilginçtir. Türkiye’nin Düzeni geldi.

Türkiye’nin Düzeni o zaman da bozuktu şimdi de bozuk. Fakat Türkiye’nin Düzenindeki bütün bozuklukların üstüne parmağını basınca ortalık allak bullak oldu.

Türkiye Cumhuriyeti majesteleriyle, kayıtsız koşulsuz iradenin sahibi yüce halkı, kendisinin bir pembe dünyada olduğunu sanıyordu. Olmadığı anlaşıldı. Az gelişmişliğin ya da az gelişmişliği gelişmişliğe çevirememenin getirdiği sıkıntılar Türkiye’nin Düzeni’nde hukukuyla, ekonomisiyle, politikasıyla ortaya çıkınca, tıpkı düşünce öncüllerimiz altın beyinler gibi, hayal kırıklığına uğramış askerler de Doğan’ın düşünceleriyle bütünleşmeye başladılar. Çünkü o bir düşünce adamı, bir gerçek aydın olarak Türkiye’nin bütün sorunlarına parmak basmış… O sorunların çoğuna da seçkinci bir çözümün, yâni planlama, devletçilik ve kalkınma yöntemlerinde bazen dayatmaya varabilecek çözümler ortaya koyabilmiştir. Takdir edersiniz ki, Türkiye düşüncesinin en büyük eksiklerinden biri ve başlıcasıdır. Sorunlar belirlenir. İş çözüme gelince, dut yemiş bülbüle dönülür. Yâni teşhis konulur. Ama tedavi yöntemleri daima unutulur. Doğan’ın Türkiye’nin Düzeni’nde tedavi yöntemleri de vardı. O yöntemler bir çağdaş anayasanın, seçimle sonuçlandırılamamasının aydın hayal kırıklığına… 27 Mayıs sonrasında özellikle Talat Aydemir olayları nedeniyle hayal kırıklığına uğramış askerleri de ekledi. Ve ilerici düşünceleri uygulama alanına sokma hayali, iki hayal kırıklığının kolaylıkla bütünleşmesini sağladı. Doğan’ın dillere destan cuntacılığı ordan kaynaklanıyor. Daha önce, Anayasa Komisyonu’nda birbirlerine takılma hitaplarındaki mareşalliklerin de herhalde bunda katkısı var. Ama en çok cuntacılığı ordan oluyor.

Bu bütünleşmenin bugünün koşullarındaki geçerliliği konusunda Mümtaz hoca çok güzel bir tahlil yaptı. Bu bütünleşme, bugünün koşullarında da dünün koşullarında da geçerliydi. Her zaman herhangi bir düşüncenin uygulanması için mutlak surette bir manivela gerekir. Bu bazen halk olabiliyor. Eğer bir parti büyük oy çoğunluğu almış ve ülkesinin kayıtsız koşulsuz egemenliği, ilerlemesi, kalkınması için gereken her şeyi yapabilecek bilinç, birikim ve güçte ise… Ama Türkiye’de seçimler dört yılda bir şimdi beş yılda bir yapabilir… Sandıktan bu nitelikte iktidarlar çıkarabilirse ne mutlu… Çıkaramıyorsa? İster istemez bu tür hızlı gelişmeler dayatmaları getirir. Bu dayatmaları da sürekliliği olanlardan başkası kolay kolay yapamaz. Sürekliliği olan da süngüdür. Fransızların ünlü lâfıdır. ‘Süngünün ucuyla her şey yapılır, üstüne oturtmaktan maada’.

Onun için bir ideologun manivela arayışıyla, bu manivela biziz diyen bütünleşme çabaları askerlerden geldi. O dönemin koşullarında, dış dünya mı etkin oldu, iç dünyada kendi aralarındaki çekişmeler mi neden oldu. Hiç biri doğru düzgün anlarını yazmadığı… Bizimkiler de kulaktan duyma, dudaktan okuma, içten fısıldama şeklinde olduğu için, çok açık belirlemek mümkün değil, biz varız biz manivela oluruz diyenler birbirine düştü.

1970 Kasımı için düşünülen şey, 1971 şubatına sarktı. Şubat için düşünülen şey Marta sarktı ve 12 Marta gelince, 1961 anayasasının bütün altın beyinleri birer sudan bahaneyle yaptıkları anayasanın canına okunarak içeri alındı. Ve o gelişme sonucunda yine de toplumsal ivmenin önüne geçilemedi.

Çünkü 1961 anayasası gerçekten Türkiye’nin görebileceği en iyi anayasalardan biridir. İnsanlara düşünme, düşünce ve fikirlerini ifade olanağı sağlamıştır. Örgütlenme olanağı sağlamıştır. Toplumuyla devletine duyduğu güvenle yurttaşlarına, ster teker teker, ister toplu halde düşünce, fikir ve hatta eylem özgürlüğüne sahip kılan o anayasa, 12 Mart darbecilerinin savına göre, Türkiye’ye bol gelmiş… O zaman da orasını burasını budayacak terziler elde makas göreve koşmuştu..

Ama unuttukları bir şey vardı sanıyorum.

O da anayasanın aşağı yukarı on yıl yürürlükte kalmasıydı. Bu altın beyinler hangi hayat tarzları… Hangi bilgi birikimi… Hangi bilinç ışıması… Veya hangi coşkularla olursa olsun toplum düşüncesinin bütün kapılarını, o anayasada teker teker açmış… Yön’de kısıntısız tartışma alanına kavuşturmuşlardı. Yazıların çoğu, kurucuların kaleminden çıkıyordu. Her başyazıyı ya Mümtaz Soysal ya Doğan Avcıoğlu… Bazen de İlhami soysal’la ilhan Selçuk yazıyor… Hangisi yazarsa yazsın büyük bir coşkuyla okunuyor… Okunanlar ülke çapında tartışmaya dönüşüyor... Paneller yapılıyordu. Seminerler düzenleniyor… Çeşitli yerlerde çok canlı söylemlere neden oluyordu.

Bunun sonucunda da ister istemez bir sınıf hareketi yetişmeye başlamıştı. 12 Mart o güzelim anayasa elbisesinin orasını burasını kesip Nasrettin Hoca’nın leyleğine bednzettikten sonra da o alışkanlık sürdü.

Neden sürdü?

Bir, anayasayı yapanlar cumhuriyetin ikinci, üçüncü kuşakları olarak cumhuriyetin ilelebet yaşaması, toplumun gelişmesi, çağdaş uygarlığın yakalanması ve hatta aşılmasını benimsemiş insanlardı. İki, toplumun önündeki bentleri kaldırıverince toplumsal gelişme hem düşünce, hem eylem alanında ivme kazanmıştı.

Bu da Türkiye’yi yönetenlerin sıkıntısı olmaya başladı.

O sıkıntıyı ortadan kaldıramadılar. 12 Martta da kaldıramadılar. Çünkü o anayasayı yapanlarla, kazanılan haklardan yararlananlar aynı zaman ve ortamda, en azından o darbeyi yapanlar kadar cumhuriyetin sahibiydiler. Özgür düşüncenin ve direncin, dayatmalara karşı direnmenin gücüne sahiptiler, bilgisine sahiptiler.

Mesela hoca, belki o günlerin anılarını tazelememek için anlatmadı. Muammer Aksoy hoca en katı gardiyana, halden ot getirtiyor… Her sabah.olmadık yerleri hiç sesini çıkarmadan temizleyen Mümtaz hoca utançla başını eğmesini sağlıyordu, Böylesine ağır koşullara karşın, gençlik hareketleri tekrar ivmeye başladı. 12 Mart sadece aydınlarını yemekle kalmadı. Aynı zamanda işçi önderlerini de tutuklamıştı. Ve işçiler bir ara örgütsüz kalmıştı. O örgütsüzlükte bizim işverenlerimiz yani şimdi köylü İslam, kentli İslam tartışmasına postulalık eden ve ogünlerden bugünlere hiçbir zaman burjuva olamayan işverenlerimiz…İlk fırsatta, bu bazen kriz bahanesi olur bazen devlet, bazen grev ve sendikalaşma bahanesi olur… Yasa bahanesi, yasak bahanesi olur. O baheneye sığınarak İlk yaptıkları iş işçileri atmaktır. 27 Mayıs anayasasıyla bir sürü hak elde etmiş işçiler haklarından öte ekmeklerini kaybetmekle karşı karşıya kalırlar. Böylece toplumun vanaları hem yukarıdan, hem aşağıdan sıkışır. Ve sıkışan insanların direnci bilenir.

12 Marttan sonra da, yeniden işçi hareketi gençlik hareketi ivmeye başladı. Ve bütün bu oluşumlar Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni’nde belirlediği sorunlarla çözümlerinden kaçışın fırsatı gibi görüldü. Türkiye cumhuriyeti devleti ya da devleti yönetenlerla, el birliği, işbirliği yaparak Türkiye’yi kendi istedikleri yöne götürmek… Veya halkın sefaleti karşılığında kendi ceplerini doldurmak isteyenler, bu ivmeyi, yeni bir baskıyla önlemeye kalkıştı. Böyle bir gelişme sürecinde 12 Eylül geldi. Ve 12 Eylül bence Türklerin bin yıllık tarihindeki üç kırılmadan birine neden oldu.

Birincisi, Selçuklular dönemidir. Selçuklular nerdeyse din seçiminden yön seçimine kadar hemen hemen iki yılda bir kurultay toplar. O süreçte Nizamülmülk der ki Melik Şaha; “Türkmen’e dikkat edesin devlet kurucu kavimdir. Devletinin devleti olduğundan kuşkuya düşerse seni öldürür. Devletini yıkar yenisini kurar.” Galiba on altı devlet yıkıp on yedincisini kurma hikâyesi o harika tahlilden kaynaklanıyor. Ama büyük bir filozof, büyük bir devlet adamı olan aynı Nizamülmülk, kendi adıyla anılan nizamiye medreselerini kurar… Ve medreseler mezun vermeye başlayınca seçilmişlerin yerine o mezunları atamaya başlar. Bir yanda Hasan Sabbah uç verir. Melikşah öldürülür. Nizamülmülk öldürülür. Diğer yandan kardeşler arasında egemenlik kavgası başlar. Selçuklu imparatorluğu darmadağın olur.

İkinci kırılma Osmanlı İmparatorluğunda gerçekleşir. Kanunî rakipsiz egemenliğin gücüyle, aynı hatayı işler. Fatih’in bölünmezliğiyle paylaşılmazlığını denediği, Cem’in sahiplendiği, Bayezit’in kabulüyle iktidara gelebildiği demokratik korporatiz düzeni, saltanatın üstüne hilâfeti de ekleyen Kanunî, bölünmez, paylaşılmaz iktidara dönüştürür. İktaları yurttaş tımarlıların elinden alır, kapı kullarına dağıtır. Yüce divanda ikinci vezirle tedmsil edilen Ahi örgütünü divandan atar. Medreselere kul oğullarının girmesi için ferman çıkarır. Suhte direnişleriyle birlikte,…Celali isyanı… Yahut Mustafa Akdağ hocanın dediği gibi “Büyük Kaçgunluk” patlak verir. Ve egemenliği kimseyle paylaşmama hevesindeki Kanunî, Anadolu’yu yitirir. Dikkat edilirse o döneme kadar Anadolu’ya, şu şöyle yapıla, bu böyle edile. Olmazsa kaddin bükerim, kesinliğinde ferman gönderen Muhteşem.Süleyman, o tarihten itibaren itibaren, rica minnet Adaletname gönderir. Yoksulu ezmeyin, haksız karar vermeyin adaletsizlik olur diye.

Yani Anadolu’da mülk Allahın Allah adına görünüşte yine hilâfetin… Kamu adına yine saltanatındır. Ama Osmanlı İmparatorluğunun değildir. Elinde mülk olarak Rumeli kalır. Ve Rumeliyi kaybettiği an imparatorluk çöker. Eğer Doğan Avcıoğlu çok istediği gibi ömrünü 2000’lere uzatabilse de Türklerin Tarihi’ni tamamlayabilseydi, sanırım bu kırılma noktalarını bize o anlatacaktı. Yazık, düşünce ve bilgi dünyamız onu yitirdi.

Bence Üçüncü kırılma 12 Eylül’dür.

Az önce, 27 Mayıs anayasasından, altın beyinlerin kotardığı bir altın anayasa diye söz ettik. Şimdi o anayasayı hazırlayan Kurucu Meclisin oluşumuna bir göz atalım.

Milli Birlik KJomitesi, 27 Mayıs’ı yapanlardan oluşuyoır. Altın beyinlerin komisyon üyesi olduğu Temsilciler Meclisi’nin temsilcilerinin tamamı seçilmişlerden. O üç yüze yakın kişinin ellisi bir partiden, otuzu bir partidendi. Gerisi üniversiteler, yargı kurumları, barolar, odalar, borsalar, basın ve sendikalar olmak üzere, hemen hemen toplumun bütün kesimlerinden gizli oy, açık sayım esasına göre seçilip gelen insanlardan oluşuyordu.

Tıpkı Birinci Büyük Millet Meclisi ve İzmir İktisat Kongresi gibi.

Bu nedenle toplum kesimlerinin tamamının sorun ve çözüm önerilerini uzlaştıran bir gelecek projesi yapması doğal sayılabilir. Onun şansı, Anayasa Komisyonunda Coşkun Kırca, Mümtaz Soysal, Doğan Avcıoğlu gibi, projenin ufkunu çekişe didişe beklenenin ötesinde açabilecek üç altın beyni bulmsdı. Elbette bu iç halkanın çevresinde de çok değerli seçilmişler var. Ama hemen hepsinin kabûl ettiği, bunların ödenmez çabaları nedeniyle, o Anayasanın hem Milli Birlik Komitesi’nde, hem toplumda kolay benimsenmesini sağladığıdır. Çünkü bütün ileriliğine karşın, toplumun temel uzlaşmasını, her kesimin sorunu ve çözümü düzleminde ele alıyor.

Oysa, 12 Eylülün Kurucu Meclisi milli güvenlik soruşturmasından aklanarak geçmiş ve Milli Güvenlik Konseyi tarafından yoklana koklana atanan insanlardan oluştu. Bu yüzden de, atayanların istemine uygun bir anayasa yaptı.

27 Mayıs Anayasa Komisyonu halkın olması gerektiği gibi bir anayasa yaparken, 12 Eylülün Anayasa Komisyonu iktidarın istediği gibi bir anayasa yaptı. Ve Türkiye’nin tam anlamıyla deli gömleğine girmesini sağladı. Toplum 25 yıldır debeleniliyor. Ama bir türlü içinden çıkamıyor. Çünkü o anayasanın toplumsal uzlaşıya nuygun biçimde değiştirme vaadiyle sdeçim kazanan partilerle liderleri, iktidar şehvetinin dayanılmaz hafifliğinde paylaşılmaz egemenliğin… Daha açığı kolay saltanatın tadına çabuk alışıyorlar.

Ama Türkiye’nin sorunları bitmiyor, Türkiye’nin bozuk düzeni aynen devam ediyor. Ve o düzenin değişmesini düşünenlerle, önerilerde bulunabilen ideologlar o gün de bugün de hangi manivelayı bulurlarsa kullandıkları zaman, bozuk düzenden yararlanan tuzu kurular tarafından suçlanıyor. Oysa, liderlerin atadığı kapıkullarıyla, bozuk düzenin arasında sıkışan toplumu… Ve onu geleceğe taşıma düşüncesini ayakta tutmaya çalışanları suçlamamak gerekir. Çünkü bir düşüncenin uygulanabilmesi eğer gücü gerektiriyorsa ve o güç o düşünceyle bütünleşiyorsa ne güzel. Cumhuriyetin ilk yıllarının atılımı bir kez daha gerçekleşir. Ama o güç, bir manivela olacağına, düşüncenin karşısında fren ya da balyoz olabilir. O zaman en aydınlık düşünce, en geçerli fikir yeniliyor zaten.. Ve Churchill’in İkinci Paylaşım Savaşı sonrası seçimleri yitirince İngilizler için dediğini Türkiye’ye uygularsak; “Türkler büyük millettir. Bütün değerlerini harcar. Gayet rahat harcar. Ama bu o değerlerin güçle buluşamamasının önüne böyle geçiliyorsa… Oy gibi bir demokratik yöntemin uygulanması… Sorun ve çözümleri toplum çoğunluğuna nlatma, kavratma, özümsetme ve bütünleştirme sürecince sabırlı olunması gerekir. Çünkü en iyi öğretmen hayatın kendisidir.

Açlık ve sefalet çok şeyi değiştirebilir. Bir ara birine gider. Tanrıdan yardım umar ama tanrı erenlerin dediği gibi dünya işlerine karışmıyor. Ben size akıl verdim, deyip çekiniveriyor. Hani haksız değil !.. Fırını yok, ekmek yapsın da dağıtsın. Fırın fırıncının, un değirmencinin elinde. Değirmebnciyle, fırıncı olmadan ekmek yenmiyor. Bu gerçeği gören düşünce sahibi neyler? İster istemez, ya değirmenci ya fırıncıyla iş tutar. Doğan Avcıoğlu’nun da durumu oydu. Ve o durum o dönemin çok demokratları için çok suçlandı. Ama suçlayanların çoğu bu Ankara sokaklarında, pankartlar çıkararak epeyce geç de olsa, suça iştirak ettiler.

Bir toplumun gelişmesiyle, kalkınmasının örneği geçmişte, Kemalist dönemde var. Mustafa kemal Atatürk’ün Cumhuriyet devriminde var. Üstelik bütün bir toplum yokluk, yoksunluk cehalet ve aczin içindeyken var. Önder ve toplum, çare bulmak üzere derlenip toparlandığı zaman büyük bir güç oluşuyor. Ve toplumu yöneten gedrçek önderler, o gücü yaptırımla bütünleştirebildiği zaman başkomutan yahut devlet başkanı olarak, bütünleştirebildiği zaman, devrimlerden... .Birleştiremediği zaman da, hapishanelerden söz ediliyor.

Sanırım ben de vaktimi doldurdum. Eğer soru…varsa karşılıklı yine söyleşebiliriz. (alkışlar)

İhsan Feyzibeyoğlu.
Çok teşekkürler Sayın Toy. Söz Sayın Uluç Gürkan’ın

Uluç Gürkan. 4 Kasım 1983. bundan 25 yıl önce, yağmurlu bir Cumartesi günü İstanbul’da Büyükada da Doğan Avcıoğlu’nu Büyükadanın doruklarında bir anlamda onun çok sevdiği sözcükle doğaya verdik. Aşağı doğru yürümeye başladık. İskeleye. Dağılacağız, ama ilk vapura iki buçuk saat vardı. Birisi yanılmıyorsam, Erol abi, hocam İlhami soysaldı, doğana içelim dedi. İskeleye yakın bir yerde bir tenha lokantaya oturduk. Doğan Avcıoğlu’nun çok sevdiği rakılar söylendi. Kadehler kalktı. Benim en azından benim için kendi payıma içimdeki Doğan Avcıoğlu’nu yitirmenin hüznünü onu tanımış olmak, onunla birlikte çalışmış olmak coşkusuna eriştiren sözler İlhan Selçuk’un ağzından döküldü. Şöyle dedi ilhan Selçuk. Devrimciler ölmez. Ruhları birbirine geçer. Birbirlerinin gözlerine bakarlar, birbirlerini sevecenlikle anarlar, birbirlerini yürekleriyle anarlar.

Bunun gerçekleşmesi için hiç kuşkusuz Doğan Avcıoğlu’nun veya başka devrimcileri doğrudan tanımak onlarla birlikte çalışmış olmak gerekmez. Bazen o da yetmez. Örneğin devrim gazetesinde benim birlikte yazı işleri müdürlüğünü yaptığım hasan cemal herhalde Doğan Avcıoğlu’nun ruhundan bahsedildiği zaman ödü patlıyordur. Ama o devrimci eğer Atatürk ise, eğer Doğan Avcıoğlu ise öğrencisi olup 12 Martta sevgili hocam ile birlikte aynı koğuşu paylaştığımız muammer Aksoy ise, 12 Mart sonrasında gözaltında aynı yatağı paylaştığım, birlikte sakıncalı piyade olarak askerlik yaptığım uğur mumcu ise, Ahmet Taner Kışlalı ise bu isimleri daha fazla sayabiliriz, sizin onları doğrudan tanımanız yüz yüze tanımanız birlikte çalışmış olmanız gerekmez içselleştirmek, ruhlarıyla bütünleşmek için. Doğan Avcıoğlu bu konuda gerçekten çok önemli bir isim ve o içselleşmeyi sağlamak için de bize inanamayacağımız bir büyük miras bırakmış olan kişi. Hocamın dediği gibi yön ciltlerini bulmak kendisi olarak çok zor ama çok yakında internet ortamında bütün ciltlerini sunacaklar. Onun ötesinde devrim ciltlerini belki bulmak çok mümkün değil ama onun internete geçmesi biraz daha zaman alacak ama yön önümüzdeki günlerde, kısa bir zamanda tamamlanacak ama onun ötesinde hala kitapçılarda kitapları var. Türkiye’nin Düzeni, üç ciltlik milli kurtuluş tarihi. Altıncı cildine kadar getirip kafasındaki, hayalindeki son iki cildini tamamlayamadığı Türklerin tarihi. Bunların ötesinde 12 Martta yabancı parmağı ve sanıyorum sevgili Nazif’in biraz sonra epey içinden alıntı yapacağı çok çok önemli, en az bu eserlerin hepsi kadar ön8emli devrim ve demokrasi üzerine kitabı. İçselleştirilmesi bakımından ger çekten önümüzde Doğan Avcıoğlu’nun büyük bir mirası var. Altan Öymen’in ölümünden sonra yazdığı sözlerle bu bütün miras da Doğan Avcıoğlu bir anlamda Türkiye’ye bir Avcıoğlu sentezi kazandırmıştır.

Nasıl bir sentez? Gene Altan Öymen’den aktarmak istiyorum, gene sevgili Doğan Avcıoğlu’nun çok yakın sevgili bir arkadaşı şöyle o açıklıyor o sentezi: çoğu aydınımız gibi bizim gibi o da ülkenin temel sorunlarını saptamak ve onlara çözüm bulma merakındaydı. Çoğu aydınımızdan farklı yanı ise bunun lakırdısıyla değil araştırmasıyla uğraşmasıydı. Sağlam mantığına ve sentez yeteneğine eşlik eden büyük bir çalışma gücü ve çalışma disiplini vardı. Bunun gerçekten bir yitirdiğimiz değerin arkasından söylenmiş onu yüceltmeye dönük laf olmadığını birkaç benzer değerlendirmeyle sizle paylaşmak isteyeceğim. Örneğin, Mehmet Kemal. Altan Öymen’in bu …sentezi konusundaki değerlendirmesini şöyle iki cümleye sığdırıyor. Doğan Avcıoğlu kendisini yetiştirdiği seçkin aydınlardan biridir. Nereye el attıysa bir çözüm getirmiştir. Doğanın çevresi bir akademi idi. Akademi gibiydi. Uğur mumcu bir anlamda daha da ileri gidiyor ve bu olayı nasıl değerlendiriyor. Tek başına bir üniversite gibiydi. Bir batı ülkesinde yaşasaydı dünyanın saygı ile selamladığı bir düşünür olurdu. Türkiye’de doğduğu için cömertçe harcanan bunca nitelikli insan gibi türlü acılarla karşılaşırdı. Bu konuda bir anımsatma yapmak istiyorum aşağı yukarı benim kuşağımdan olanların çok iyi bildiği o 1968 olayları ortaya çıktığında fransada Sartre’ı biraz tutuklamak değilse bile hırpalamak, disiplin altına almak gibi bir girişim çıkar. Orda de Gaulle’ün verdiği cevap: ‘Olmaz, Sartre Fransa dır’. Avcıoğlu da gerçekten Türkiye idi. Böyle büyük bir değerdi. YÖN Dergisi arasındaki Türkiye’nin Düzeni çalışması ve benim Doğan Avcıoğlu ile birlikte çalışmaya başladığım Devrim Dergisi bütün bunlardan bir noktaya daha dikkatinizi çekmek istiyorum. Bütün bunları gerekleştiren bir insan olarak. Şöyle bir empati yapalım. Doğan Avcıoğlu’nun yarattığı eserlerin yarısı hatta dörtte birini yaratmış olanlar herhalde hiç kuşkunuz olmaz çok mutlu ölür. Ama katılacak mı başta hocam, bence Doğan Avcıoğlu gözü açık gitti. Çünkü daha yapacakları olduğuna inanıyordu. Görevini bitirmediğine inanıyordu. O kadar ki gene bahtsız bir trafik kazasında yitirdiğimiz Teoman Erel’in bu konuda aktardığı, henüz Avcıoğlu sağken bir gözlemini paylaşmak istiyorum. Çalıştığımız ajansta ben de ordaydım Anka ajansına Doğan Avcıoğlu uğramıştı. Görünüşüyle bizi hayli şaşırtmıştı. Sekiz on kilo zayıflamış. Güneşten yanmış ve çok şık giyinmiş bir Avcıoğlu. Hayrola abi diye sormuştum, nedir bu hal, nasıl oldu da böyle gençleştin. Ne yapıyorsun. Koşuyorum, kiloma dikkat ediyorum. Bu arada ben ekleyeyim, o devrim gazetesinde birlikte olduğum herhalde yönde de kendi çalışırken de ağzından hiç düşürmediği kibritten tasarruf ederek içtiği sigarayı bırakmıştı. Niçin. Bu gayret neden, ne yapmak istiyordu. Doğan Avcıoğlu Türkiye’de demokrasiyi taşıyacak alt yapıyı son derece eksik gördü. Böyle bir inanç vardı. Türkiye’de demokrasiyi taşıyacak alt yapı oldukça eksik. Bu eksikliğin bir devrimle giderilmesi gerektiğini düşünüyordu ve ülkenin önündeki engellerin ancak bu şekilde kaldırılabileceğini düşünüyordu. Gayreti de bundandı. Türkiye için devrimi yakalamak son çıkarttığı yayının adı da sadece devrim değildi. Türkiye için devrim. Türkiye için devrimi yakalamak. Bunu yaşamak istiyordu. Devrimin gecikmesinin Türkiye’yi parçalanmaya kadar götürebilecek büyük tehlikelerden, tehlikeleri gündeme getireceğinden söz ediyordu. Tutuklandı 12 Eylül sonrasında. İşkenceci …Ziverbey’de sorgulardan geçirip yargılandı. 12 Martın acı deneyinden sonra da fikrinden vaz geçmemişti. Tam aksine daha da keskinleşmişti. Kendisini yenilemiş, gençleşmiş ve şunu diyordu. 2000 yılına kadar yaşamak üzere kendimi programladım. Haklı programladım. Haklı olduğumu göreceksiniz. Çünkü çok yakın çevresinde de 12 Marttan sonra da ya Avcıoğlu haksız çıktı biçiminde eleştiriler başlamıştı. Kansere yakalanınca da değişmedi. Ölümünü bilinçle beklerken kendisine ve daya gelen dostlarına ben de 2 kasımda, 4 kasımda toprağa verdik, 2 kasımda son defa yanına gitmiştim, Ankara’dan. Hep gülümseyerek takılıyordu. Benim 2000 yılına dönük programım bozuldu. Bakalım sizinki ne olacak. Yani bunu isterseniz çok canlı bir yaklaşımla dün akşam sanıyorum pek çoğunuzun izlediği Melih Gökçek Kemal Kılıçdaroğlu tartışmasıyla da programımızın ne hale geldiğini Avcıoğlu’nun eksik olan demokrasi altyapısını tamamlamak için Türkiye’yi yoksulluktan kurtarmak, laik ve demokratik cumhuriyet karakterini kesinlikle muhafaza etmek, yolsuzluklara karşı mücadeleyi etkin sürdürebilmek bağlamındaki bütün bu programının herhalde dünkü tartışmada yani bunu sergilemek isteyenlerin konuşturulmaması gibi hangi noktalara geldiğini hep birlikte gördük. Ve o zaman gerçekten, yani şimdi hep birlikte kendi kafamızda cevabını aramak üzere bu soruyu yenilemek istiyorum. Ne dersiniz Doğan Avcıoğlu haksız mı? 40. yılında yayınlanmasının Türkiye’nin Düzeni kitabını tartışıyorsak herhalde haksız çıktı diyemeyiz. Gene sevgili Teoman Erel’in bu konuda bir değerlendirmesini paylaşmak istiyorum. Paylaşsak da paylaşmasak da düşüncelerinin ve tezinin yenildiğini söyleyemeyiz. Yozlaşmış demokrasiyle iyi bir yere varılamayacağı konusundaki öngörüsü 11 Eylül 1980 tablosuyla da doğru çıkmıştır. Pek çok tabloyla da yaşadığımız bu haklılık ortaya çıktı sanıyorum. Nitekim bunu yönden sonra devrim gazetesinde birlikte çalışmaya başladıkları ama devrim gazetesinin sanıyorum ilk on sayısından sonra Doğan Avcıoğlu’yla dostluğunu koparmayan ama yolunu ayıran ilhan Selçuk un bir cümlesini de paylaşmak istiyorum. Sevgili doğanın hayali birden beliriyor. Dudaklarından eksilmeyen sigarasıyla, ama dediğim gibi o 1980’li yıllarda 2000 yılı programını yaptığında sigarayı da bırakmıştı, dudaklarından eksilmeyen sigarasıyla yüzünde güleç bir anlam hafif alaylı konuşuyor, ben sana demedim ? (son hece anlaşılmadı-o.e.) . şimdi 2000 yılına dönük programını uygulasaydı Doğan Avcıoğlu hedefini çok yerde bu hedefini çok açık ve net ifade etti. Kemalist Türkiye. Doğan Avcıoğlu Kemalizm’i bir ulusal kurtuluş devrimi diye tanımlıyordu. Çok partili demokrasinin ise bu devrime bir ihanet dönemine dönüştüğünü vurguluyordu. Bunları açık açık yazıyordu. Öncelikli hedefi yarıda bıraktırılan ve yolundan saptırılan ulusal kurtuluş devrimini tamamlamaktı. Atatürk’ün başlattığı bu ulusal kurtuluş devrimi –bütün sonuçlarıyla gerçekleşmeden ülkemizde başka hiçbir şey yapılamaz. Peki, o devrim nasıl gerçekleşecekti. Bunu da Doğan Avcıoğlu’nun kendisinden dinlememiz gerektiğini düşünüyorum: ulusal kurtuluş devrimi başlıklı yazısında bir ulusal kurtuluş devriminin amacı yalnızca siyasi bağımsızlığı gerçekleştirmek değildir. Tam bağımsızlığa ulaşabilmek için sömürge düzeninin ülkedeki bütün dayanaklarının tasfiyesi ve sağlam bir sanayi temelinin kurulması zorunludur. Günümüz şartlarında ve özellikle Türkiye’de bir ulusal kurtuluş devrimi kapitalist çerçevede gerçekleştirilemez. Kapitalizm dışa bağımlılık, geri bir tarım, gecekondu sanayi ve artan toplumsal huzursuzluk demektir. Yaşadığımızı sanıyorum. Şu an global ekonomik kriz ile de Doğan Avcıoğlu gene haklı çıkmış görünüyor. Doğan Avcıoğlu cici demokrasi dediği yozlaşmış demokrasinin iflas ettiğini, sorunlarını Türkiye’nin sorunlarını çözemediğini söylüyor. Ve şu vurguyu yapıyordu. Sorunlarını çözemeyen rejimler yıkılmaya mahkûmdular. Bu şaşmaz bir sosyolojik kanundur. 1970’li yılların başında, sayın hocamın vurguladığı o günün koşullarında, gene şunu söylüyordu. İktidar koltuğu boştur. Bu boşluğu yakın gelecekte hangi güçlerin dolduracakları bellidir. Bunu derken hiç kuşkusuz askeri iktidara davet ediyor …(bu son iki kelime net anlaşılamadı, Uluç Gürkan görmeli-o.e.) ama bu şu an kimilerinin söylediği bizim devrim gazetesinde özellikle birlikte çalıştığımız hasan cemalin sık sık vurgulamaya çalıştığı gibi tahrif etmeye çalıştığı gibi askere bir çağrı değildi. Doğan Avcıoğlu’nun buradaki amacı adeta o günü yaşayanlar hatırlayacaktır. Geliyorum diyen, biz gazeteci olarak genelkurmayın ışıkları yanıyor mu yanmıyor mu diye önünden geçip gazetecilik mesaimizi o ışıklara göre ayarlıyorduk. Geliyorum diyen bir şey var. Aynısı 12 Eylülde de yaşandı. (kaset değişimi)
…gereği darbenin faşizan bir karaktere bürünmesini önlemekti. Bunda hiç bir tereddüt yok. Sevgili Erol Toy’un bahsettiği o çevresinde konuştuğu yani askerlerle bütün hedefi faşizan bir karaktere dönüşmesini önlemeye dönük, yoğun bir uğraştı. Dar kapı aşlıklı yazısında bu yazıları bulmak çok kolay, hepsi Nazif in biraz önce göstereceği demokrasi ve devrim üzerine kitabının içinde var. Dar kapı başlıklı yazısında şunu söylüyordu. Gerçekten kaçmakla, gerçek dediği geliyorum dediği darbe, gerçek yakamızı bırakacak değildir. Bütün amacı 12 Mart müdahalesiyle yaşama geçirilen o parlamento vitrinli darbeyi önleyebilmekti. Bunun için de bakın yaptığı çağrıya dar kapı yazısında: gerçekten devrimci isek, gönlümüz çok daha fazlasını arzuluyor diye hayatın bizi karşı karşıya bıraktığı tercihlerden kaçamayız. Ya büyük hayaller içinde keskin devrimcilik iddiasıyla olan bitene seyirci kalarak her iki tarafa da kayması mümkün bulunan kuvvetlerin dış destekli tutucu güçlerin yenilmesine sürüklenmesini kabulleneceğiz, ya da bunu mukadder akıbet saymayı reddederek bütün gücümüzle mümkün olanı gerçekleştirmek için mücadele edeceğiz. Sayın hocamın vurguladığı arkasında askerin desteği konusunda da bakın Doğan Avcıoğlu, yani bundan ne anlaşılması gerektiğini gene kendi ağzından sizlerle paylaşıyor biz başka yazısında son yüzyıllık tarihimizde Türk ordusu ilerici bir güç olarak daima ön planda rol oynamıştır. Tutucular koalisyonu bugün Türkiye’mizi tam ortaçağ karanlığına gömmeye cesaret edemiyorsa bu her şeyden önce Türk ordusunun devrimci bilincinden çekindiği içindir.1927 yılına kadar üniformasını sırtında taşıyan Atatürk orduyu günlük politikanın tekrar ediyorum orduyu günlük politikanın dışında tutmuştur. Ama Kemalist Türkiye’yi kurma savaşında başlıca desteğini ordu teşkil etmiştir. Ordu günlük politikanın dışında, devrim politikasının içinde olmuştur. Atatürk devrimlerini gerçekleştirme aracı olarak ordunun bilinçli gözetimi altında partiye dayanmıştır. Ordu ve parti Kemalist devrimin iki temel dayanağı olmuştur. Sonra işte onun nasıl kaydığını anlatıyor.

Şimdi Avcıoğlu’nun buradaki gerçekten amacı o tarihte herkesin bildiği, gördüğü ama bazımızın da o tarih itibariyle de bugün geçmişe dönük bakarken hala üç maymunu oynadığı geliyorum diyen bir darbenin faşizan karaktere bürünmesini önlemek yahut ta bu konuda karşı karşıya kalınacak fırtınanın en az zararla atlatılmasını sağlamaya dönük.

Şimdi Avcıoğlu bu konuda o kadar net ki yani nasıl bunun yanındaki veya onu incelediğini söyleyen o günün sol tutucusu bugünün neoliberali bir takım insanların Şahin Alpay’ı ile Mete Tuncay’ı ile Hasan Cemalin ötesinde nasıl bir darbecilik, asker eliyle işte Türkiye’de bir darbe yapmak ve o darbenin bilmem nesi olmak gibi kurgular kuruyorlar, bilemiyorum. Bunu yapan insan şunları yazar mı: soyuttan somuta yazısı. Bir Yahya han formülü, o tarihte Pakistan’da darbe olmuş, Yahya han diye bir general hükümet kurmuş, bir Yahya han formülü çıkar yol değildir. Yahya hancılar gittikçe ağırlaşan ekonomik ve toplumsal sorunlar altında kısa sürede tepetaklak gitmeye mahkûmdurlar. Bekleyiş başlıklı yazısı. Hayalindeki devrimci iktidarı açıklıyor. Günümüz koşullarında bir kurtuluş sıçraması ancak örgütlü ve bilinçli halk güçleri eliyle gerçekleşebilir. Fakat sanılmaktadır ki bu köklü düzen deşikliği güçlü halk desteği olmadan bürokratik yollardan başarılabilir. Böyle bir devrimciliğin yarı yolda kalacağı açıktır. Askerin iki tarafa da kayması mümkün diyen Doğan Avcıoğlu şöyle devam ediyor. Bilinçli ve örgütlü bir halk desteği sağlanmadıkça, bunun için de sağlam devrimci kadrolara dayanmadıkça bugünlerin bocalamalardan kurtulmaları çok zordur. Borçalanmaların az çok önlenebilmesi için devrimci kadroların hayalciliği bırakarak gerçekçi bir tutumla bu güçler safında bütün ağırlıklarını koymaları gereklidir. Dikta başlıklı yazısı. Yani Avcıoğlu’nu anlamak için öncelikle ve ilk olarak okunması gereken bir yazı olduğuna aynen inanıyorum. Şöyle başlıyor. Bir askeri dikta çözüm yolu değildir. Halktan kopuk bir askeri yönetim tutucu güçler koalisyonu çemberini kıramayacağı gibi kendi iç çekişmeleri içinde çoktan çöküp gitmeye mahkûmdur. Son yüzyıllık tarihimizde Türk ordusu ilerici bir güç olarak daima ön planda rol oynamıştır. O bahsettiğimiz daha önce okudum ve bu yazıyı şöyle noktalıyor. Dava halkın partisi eliyle tutucu güçler koalisyonu diktasına son verme ve yerine halkın diktasını yani gerçek demokrasiyi kurma davasıdır. Bunlar hepsi devrim gazetesinde başka yerlerde yazılmış ve bütünüyle demokrasi ve devrim düzenine aldığı kitapta toparlanmış yazılıdır.

Bu bağlamda Avcıoğlu sentezi şu an Türkiye’de büyük orta doğu projesi ile yaşadığımız sıkıntılara da yani 1983 yılında ölen bir insanın öngörüleriyle ışık tutacak niteliktir. Son olarak sizi sabrınızı fazla istismar etmeden sizinle bunu paylaşmak istiyorum. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana güneydoğuda sürekli başkaldırmalar kanlı olaylar yaşandığını biliyoruz ve işbaşına gelen hiçbir partinin, hiçbir devlet adamının bu yöreye gerçek bir barış getiremediğinde de herhalde hem fikiriz.

Doğan Avcıoğlu’na göre bu tehlikeli bir durumdur. Çünkü şöyle diyordu, gen e kendisinden tırnak içinde alıyorum. Emperyalist devletlerin parçala ve hükmet değişmez kuralına uygun biçimde çıkarları gerektiği zaman Kürt sorunlarını Kürt sorununu körüklemeleri kaçınılmazdır. Peki, bu duyarlılığını nasıl dile getirmişti? Ekonomik Sevr diye bir kavram ortaya atmıştı yazılarının bir tanesinde ve orada orta doğu haritasını yeniden çizmeye kararlı görünen dış güçlerin ancak ekonomik Sevr ile zayıf düşmüş bir Türkiye’ye siyasal servin sayfalarını yeniden açmak yolunda baskı yapabileceklerine işaret ediyordu. Ve çözüm için bu anlamda şöyle bir kısa notu, çok geniş ama o Avcıoğlu sentezi için gene çok önemli olduğunu düşündüğüm çok ufak iki paragraflık bir değerlendirmesini paylaşmak istiyorum sizle. Hangi açıdan bakarsanız bakınız bir Kürt devleti kurmak hayaldir ve halkların çıkarına aykırıdır. Böyle bir hayal milletlerarası planda tehlikeli çatışmalar yaratmaktan ve gereksiz ıstıraplara yol açmaktan başka bir sonuç verecek değildir. Türkiye şimdiye kadar yalnızca edebiyatı yapılan bir doğu politikası çizmek zorundadır. Şimdiye kadar sadece edebiyatı yapılan doğu politikasını gerçek bir biçimde çizmek zorundadır. Şimdiye kadar uygulanan ve çağımızın ölçüleriyle bir cins sömürgecilik sayılabilecek olan politikalar iflas etmiştir. Kanımızca gerçekçi politika feodalizmi tam tasfiye eden köklü bir toprak reformu. Doğunun batı ile bütünleşmesini amaç edinen bir bölgesel kalkınma programı ve bölgenin etnik özelliklerini göz önünde tutan geniş kapsamlı bir plan çerçevesinde yürürlüğe konulabilir. Burada o etnik vurgusunu da bir çok ulusluluk şimdi gündeme getirilen biçiminde anlamamaktadır. Öyle yansıtmamaktadır. Çünkü Avcıoğlu işte o devrim tarihi, milli kurtuluş tarihi kitaplarında bütün onca makalesinde şunu vurgulamıştır. Biz Anadolulu olgusu seçtik ? hep birlikte. Ve Atatürk’ün hiçbir ırk, kan, kafatası, hiçbir din mezhep ayrımı gözetmeyen milliyetçilik anlayışını da başka hiç kimsenin eline teslim etmeme konusunda kararlı bir tutum sergiliyordu.

Sevgili dostlar gerçekten Avcıoğlu bütün bu yaklaşımıyla ve bizim onu içselleştirmemiz için bıraktığı hala kitapçılarda ve pek çoğumuzun belki rafında bugün için de tehlikeli sayılan hazinesi ile bugün için de tehlikeli sayılan hazinesi derken, bu sabah Kanal D’ye bir çekim için gitmiştim Kanal D’nin genel yönetmeni genel müdürü Nahit Durudan çok hayret ettiğim bir hırsızlık olayı dinledim. Yani gerçekten bir hırsızlık mı değil mi. Evlerine bir hafta kadar önce birisi girmiş herhalde bir sprey sıkılmış köpekleri, eşi kendisinin uyanmalarını sağlamamak üzere yani öyle bir sprey. Evden alınanlar yani annesi torunlarına altın alması için bir para bırakmış onlan aldığı beş altın var komodinin başında o alınmamış. Eşinin tarafında eşinin ziynet eşyaları, pırlantaları filan hiçbir şey alınmamış. Nahit Duru’nun flash diski, evrak çantaları ve kütüphanesinden Doğan Avcıoğlu’na ait yedi tane cilt kitap, yedi tane diyor, çünkü diyor, Türklerin tarihinin bir cildi eksikti. Avcıoğlu gerçekten bu anlamda çok iyi bir sentez. Bu sentez bize gerçekten çok gerekli. Sevgili aydın esenin ve benim çok sevdiğimiz o anlamda bir fıkra var, senaryoyu değiştirmek diye. Dilerseniz son söz olarak Avcıoğlu bu senaryoyu değiştirmek için bizim diğer hiç kuşkusuz içselleştirmemiz gereken devrimcilerle birlikte unutmamamız, canlı tutmamız gereken birisi. Bu senaryoyu değiştirmek konusunda fıkra şu: temel kovboy filmlerini çok severmiş. Yaşadığı yere bir kovboy filmi gelmiş. Kızılderililer, kovboylar herkes anlatıyor arkadaşlarına kahvede. İyi birisi dursun demiş ki anlatma biz gideceğiz filmi seyredeceğiz, ben de sizle bir daha geleceğim bir daha seyrederim ben onu. Gitmişler akşam sinemaya. Heyecanlı bir sahne. Kızılderililerle kovboy filminin kahramanı kapışmış. Kovboy kaçıyor. Atı hızlı, arayı açıyor. Ama önünde bir uçurum. İşte uçuruma düştürmeyecek. Çok heyecanlı. Temel gayet sakin. Sahneye inmiş. Dursun heyecanlanma düşmeyeceğiz. …eğilmiş….heyecanlanma düşmeyecek demiş. Biraz sonra kovboy düşmüş. Niye filan diye arkadaşları bağırınca, ne bileyim ben bunun bu kadar aptal olduğunu diye akşam geldim. Dün de…düşmüş….(gülüşmeler). Senaryoyu değiştirmek için Avcıoğlunu gerçekten içselleştirmemiz gerekiyor diyorum ve hepinizi saygıyla selamlıyorum. (alkışlar)

(Konuşma metni sayın Uluç Gürkan tarafından gözden geçirilmektedir. Bu nedenle bu aşamada kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz.)

İhsan Feyzibeyoğlu:
Çok güzel ve çok kapsamlı bir değerlendirme oldu. Kendisi de çok beğenirdi burada olabilseydi. Son söz Nazif Ekzen’in…

Nazif Ekzen: Ben de sizlerden özür dileyecem. Bir sağlık sorunum nedeniyle …evet bir trafik kazası nedeniyle ayakta durmak benim ciddi sıkıntım var. Ben Uluç’un bıraktığı yerde özellikle Avcıoğlu ve ordu spekülasyonu üzerinde kısa bir değerlendirme yapmak düşüncesindeyim. Bunun artık yapılması gerektiğine inanıyorum. Ondan sonra Türkiye’nin Düzeni üzerinde düşüncelerimi söyleyeceğim.

Avcıoğlunun verdiği uğraş ordu içindeki bir değişimi örgütlemekti. Onlarla beraber sadece gücü harekete geçirmek değildi. Çok somut olarak gördüğü bir şey vardı. Türk ordusu 1952’den itibaren NATO tarafından NATO ihtiyaçlarına göre eğitilmeye-örgütlenmeye başlamıştı. Devrim Dergisinin çıkışında ,birinci sayısında yer alan çıkış bildirisi ki o bildiriyi Yön çıkarken yayınlanmış olan “Yön Bildirisinden” farklı kılan on beş tane madde vardır. O on beş maddeden bir tanesi ulusal ordudur. Çok net bir biçimde 1952 yılından başlayarak Ordunun yapısında gelişen bir tehlikeli bağımlılık ilişkisi yönündeki gidişi ve bu eğilimin yaratabileceği sonuçları Avcıoğlu anlatmaya çalışıyordu.

Devrim Dergisi birinci sayısından on birinci sayısına kadar en büyük yeri Türk ordusu ve Amerika 1947-1969 ilişkilerine ayırdı. Son derece ayrıntılı incelemesidir bu Doğan Beyin. Çünkü Doğan Beyin sözünü ettiği ulusal ordu ulusal bağımsızlık savaşını gerçekleştiren ve Türkiye’nin bağımsız bir ülke olarak yaşamasını sağlayan ordu. Doğan Beyin bütün endişesi budur. Bu ilk on bir sayfadaki Türk ordusu ve Amerika adlı çalışmanın- dizinin ilk bölümü çok ilginç bir girişle başlar. 1965 seçimleri olmuştur, Adalet Partisi iktidara gelmiştir. Sayın ihsan Sabri Çağlayangil dışişleri bakanı olmuştur. Amiral Sezai Orkunt kendisini hem ziyaret hem de bir sorun nedeniyle davet etmiştir. Paşa Çağlayangil’in yanına girdiğinde Çağlayangil’in ilk sözü Paşam siz niye bu kadar Amerikan düşmanısınız şeklindeki ifade olmuştur.Çağlayangil bu değerlendirmeyi kendi görüşü olarak söylememektedir.Onun ifadesine göre Amerikalılar Türk ordusundaki kimi askerleri bu gözle görmektedirler. Sayın Orkunt dehşet içinde kaldığını anlatır, anılarında da vardır, Doğan Beye de anlatmıştır, bu yazı dizisinde 47 den itibaren başlayarak bu sürecin içindeki özellikle 51 sonrasından yani NATO standartlarının Türk ordusuna uygulanmaya başlaması ve o eğitim tarzının yerleşmeye başlamasıyla beraber değişen yapı Doğan Beyi çok ilgilendirmektedir.

Biraz önce söylediğim gibi Osmanlının o yıkılışından sonraki süreç içinde bu ülke ile yeniden bir umudu veren yeniden bu topraklarda bağımsız ve özgür bir devletin yaratabileceği umudunu veren şey, o ordunun gerçekleştirmiş olduğu ulusal kurtuluş savaşıdır. Doğan Bey bunun yok olmamasını istemektedir. Ama bir taraftan da durum içinde gelişen sürecin NATO’cu ve ulusalcı veyahut ta oraya yakın görüşleri olduğunu bilmektedir. Bütün kuşkusuyla hep bu uyarıyı yapmıştır.Ordu içinde yaşanan bu sürecin belli bir aşamasından sonra NATO güçlerinin ağır basması ile birlikte ortaya çıkan sonuçları gördük. 12 Martta çok somut yaşadık. 12 Eylülde daha da somut yaşadık.40 yıldırordu içindeki bu yapı değişikliğinin Türkiye nin toplumsal yapısı üzerinde yarattı sonuçları yaşıyoruz. Açık bir şekilde 12 Eylül için ABD Generallerinin ifade ettiği gibi; “Geldi bizim çocuklar, Darbeyi yaptılar.” Ülkenin bağımsızlığı için orduyu olmazsa olmaz olarak değerlendiren Avcıoğlunun Ordu ile olan ilişkisi sadece bu yapının kaybolmamasına yönelik çabalardan oluşur. Onun için Doğan Beyin ordu ile ilişkisi konusu değerlendirilirken bunu hiç gözden ırak tutulmaması gerekir.

Doğan Bey o kadar saf bir insan değildi. Yani 12 Marta ilişkin söylenenlerin tam aksine ondan tam altı ay önce 1970 yılının ağustos ayında, Devrimdeki köşesinde bir önemli yazısı vardır. “Ecevit ve Ordu” başlığının taşıyan bu yazı . İsterseniz bir kısmını okuyayım size. “Cumhuriyet Halk Partisi genel sekreteri Türk ordusu ile ilgili fütursuz konuşmalar yapmaktadır. Söke’de geçen hafta bu düzenin tüfeğinin de süngüsünün de geçim derdindeki halka döndüğünün görüldüğünü söylemiştir. Hemen ertesi günü Antalya’da öğretmenlerle yaptığı konuşmada Ecevit, Türk ordusu ile ilgili görüşlerini daha açık ortaya koymuştur. Ecevit öğretmenlere Türkiyede bir dikta tehlikesinin var olduğunu belirtmiştir. Bu dikta kuşkusuz ordudan gelecektir. Fakat Ecevit’e göre dikta örneğin Yunanistan’daki gibi bir yabancı oyun, bir yabancı tuzağı olacaktır. Bugünkü demokratik düzende dahi büyük güç sahibi bulunan ekonomik çevreler dikta ile çok daha güçlü hale gelecektir”. CHP Genel sekreteri Ecevit’in bütün söyledikleri doğru çıkmıştır.Bunların hepsi doğru çıkmıştır.1970 haziran ayından başlayarak Türkiyede yaşanan gelişmeler;15-16 haziran olayları,Ağustos 1970 Devalüasyonu ve bu gelişmelere bağlı olarak yaşananların Türkiyede “Tekerleği Derin İze” düşürdüğünü söyleyen Avcıoğlunun bu beklentilerden habersiz olduğunun düşünmek çok zor.

12 Martta böyle bir dikta olmuştur Türkiyede. 12 Eylülde daha da şiddetlisi olmuştur. 12 mart öncesinde bu bilgilerin-beklentilerin hiçbirinden yoksun değildir Doğan Bey. Bütün bu bilgilere sahip bir insanın aykırı bir yapılanma içinde bulunduğu u söyleyebilmek çok yanlış bir olay. Onun tavrı tümüyle o ulusal ordunun kayıp gitmemesidir. O ulusal ordunun kayıp gitmesinin nelere mal olduğunu geçen otu otuz beş yıl içinde hepimiz son derece somut bir biçimde yaşadık. Bu notu düşmeyi çok arzu ediyorum. Bunun söylenmesi gerekiyordu. Doğan Bey kendisi söyler, çok açık söylerdi. Beni demokrasi düşmanı gibi göstermek isteyenler amaçları son derece farklıdır diye. Ve şimdi bir ulusal ordu özleminin ne kadar kıymetli bir şey olduğunu, ne kadar değerli bir şey olduğunu hepimiz çok daha net bir biçimde sanıyorum yaşıyoruz. 12 Eylülde yaşananları sonrasında yaşananları ve bugüne kadar gelen süreç içinde 12 Eylülün bize yaşattıklarını kabul edebiliyor muyuz?

Buradaki sorumlu kim. Buradaki sorumluları da biliyoruz. Ama o sorumluların hiç birine bugün dahi dokunamıyoruz. Hiçbirine dokunamıyoruz. Sıkıntı ve sorunun gerçek yüzü burada. Anlatmaya çalıştığı buydu Doğan Beyin. Anlatmaya çalıştığı buydu. Eğer o güç kayarsa, onu yeniden Cumhuriyetin kurluşunda yer alan Bağımsız Ordu mertebesine nasıl oturtabilirdik. Mesele ordaydı. Ve o güç kaydı. Bütün sıkıntı, bütün yaşadıklarımızın kökeninde yaştan da bu noktadan kaynaklanmaktadır. Bunu özellikle vurgulamak istiyordum. Bunu vurguladıktan sonra Türkiye’nin Düzeni çalışmasına dönmek istiyorum ben.

Türkiye’nin Düzeni bu ülkede cumhuriyet döneminde yazılmış en önemli sosyolojik incelemedir. Takip eden 40 yıllık dönemde benzer bir çalışma yürütülebilmiş değildir. İstediğiniz dönemi açın. İsterseniz cumhuriyetin ilan edildiği yıllara ilişkin değerlendirmelerin olduğu bölümü açın, isterseniz hemen cumhuriyetin başlangıcındaki o coşkulu 1929–1939 dönemini açın, isterseniz takip eden dönemleri açın, hepsinde, hepsinde son derece zengin bir kaynağı bulacaksınız. Biz o zengin kaynakların büyük bir kısmına sahip değiliz. Yani 1980’den bu yana bu toplumda yaşanan değişimin ne olduğu konusunda bu denli değerli kaynaklara sahip olarak yapılmış bir çalışma ortaya konmadı. Özellikle Türk ekonomik yaşamına ve siyasi yaşamına ilişkin. Pek çok insanın bugün bile siyaset sahnesinde veya ekonomi sahnesinde , kim olduğunu, neyi ifade ettiğini anlamak istiyorsanız açın o sayfalara bakın. Türkiye’nin Düzeninin bütün kaygısı, bağımsız bir ülkenin iktisaden özgür bir ülkenin yeniden inşasının olabilirliğine ışık tutmaktır. Osmanlının son dönemini özellikle 1838 ticaret anlaşmasıyla başlayan son dönemini büyük bir hüzün içinde bütün ayrıntısıyla anlatır. Ve sürekli tekrarladığı eğer 1838 ticaret anlaşmasının getirdiği bu ticaret serbestisi olmasaydı farklı bir gelişme biçiminin imkânlarını da Türkiye yaşayabilirdi. O gün kaçırılmış olan fırsat Avcıoğluna göre,kurtuluş savaşıyla beraber kurulan Cumhuriyet ile yakalanmıştır.Özellikle Lozan ile gelmiş olan beş yıllık Gümrük Rejimi kısntılarınında sona erdiği 1929 yılı ile.Avcıoğlu, 1838’den 1929’a kadar Türkiye’nin gümrüklerine sahip olmadığı düşüncesine sahiptir. Türkiye gümrükleri üzerindeki denetimi başta İngiltere olmak üzere dış aleme terk etmiştir. Dolayısıyla dış ticaret de ona bağlı olarak da içerdeki üretim aşamasın da yapabileceği çok fazla bir şey kalmamıştır. 1838 ile 1929 arasında yani Lozan’daki kısıtlamaların bitip Türkiye’nin yeniden bir gümrük tarifesine kavuşması kadar geçen dönemde 1838’den itibaren Türkiyede bağımsız bir gümrük tarifesi yoktur. 1924’te Lozan’da belki buna kavuşamamıştır, beş yıllık bir geçici bir süre vardır. O beş yıllık geçici süre içinde de yaklaşık altı tane yabancı ülkenin ortaklaşa uyguladığı gümrük tarifeleri Türkiye’ye geçici bir dönem için dayatılmıştır ve Türkiye onu uygulamak mecburiyetinde kalmıştır.1929’dan sonra bağımsız kambiyo rejimi imkâna sahip olmuştur ve 1929 ile 1938 arasında yarattığı bağımsız iktisat politikaları içinde bu yeni kambiyo rejiminin araçlarını aktif bir biçimde kullanmıştır.Bu dönemde yaratılan altyapıyı Doğan Bey çok büyük coşkuyla karşılar.Bu dönemi ayrıntısı ile örnekler iken hedefi bunun daha sonra da sürdürülebilmesidir. Ama bunun 1947ile beraber bittiğini düşünür. Türkiye’nin emperyalist bir gücün elinde ulusalcı kalkınma imkânlarını peyderpey yitirdiği düşüncesi içindedir. Bunun yeniden kazanılabilmesi için bütün çabası bunun kazanılabilmesi içindir.

Türkiye’nin Düzeninin son bölümüne baktığımızda orda üç tane kalkınma modeli ile gündeme getirir. Bir tanesi kapitalist, diğeri Sovyetler birliğinde uygulanan merkezi planlamaya dayalı kalkınma modelidir, öbürü de kendisinin milliyetçi, ulusalcı kalkınma modeli adını verdiği modeldir. O modelin demokrasi koşulları içinde ya da onun tabiriyle Filipin tipi demokrasi koşulları içinde gerçekleşmeyeceğini düşünmektedir. Hedeflediği süre Türkiyede yirmi yıl içinde gerçek bir kalkınmanın başarılabileceği düşüncesidir. O yirmi yıllık süre içinde Doğan Beyin bu ciddi kalkınma sürecini sürdürebilecek güçlü iktidara ihtiyacı vardır. O nedenle de bağımsızlık anlayışını kaybetmemiş bir ulusal ordu, arka tarafta bekleyen çok önemli bir fonksiyon ifa edecektir. Ordu Avcıoğlunun öodelinde bu nedenle çok önemlidir. Yoksa tamamen toplumsal örgütlenmenin askeri kesim dışında kalan kesimlerle dayanışmasından vazgeçmiş bir anlayışa sahip değildir.Böyle bir toplumsal örgütlenme modeline dayalı kalkınma sürecinin yaşanabileceğini, olabileceğini söylüyordu Doğan Bey. Bunun için de çok ilginç bir örneği vardı. Onları da paylaşmak isterim sizinle. Çünkü bugünün koşullarında bu örnekler çok önemlidir. Doğan Beyin olmazlığını söylediği merkezi planlı ekonomiyi maalesef yirmi sene önce kaybettik biliyorsunuz, Sovyet bloku çöktü. Geçtiğimiz bir sene içinde de 200 yıldır tek alternatşif olarak sunulan son dönemde tek model olarak öne çıkartılan piyasa ekonomisini de kaybettik. Piyasa ekonomisi herhalde son yüz elli yıllık döneminin kötü örneklerini verdi. En ahlaksız örneklerini verdi. Ve hala daha piyasa adını anarak savunma imkânı olduğunu düşünen insanlar var. Son yüzyılın yaşanan en büyük ahlaksızlığı yaşamakta olduğumuz piyasa olayı. Doğan Bey orda bu iki modelin neden olmayacağını 40 yıl önce açıkca söylemiştir. Türkiye’ için kendisinin örnek aldığı model, milliyetci-ulusalcı bağımsız kalkınma modeli için o tarihte iki ülkeyi örnek verir. Bir tanesi Meksika diğeri Hindistan’dır. Ama Meksika konusunda da açık tereddütleri vardır. Çünkü kırk yedi sonrasının hegemon gücüne çok yakın olduğunu düşünür. Onun da her zaman için çok ciddi riskler altında olduğunu söyler ve Hindistan’ı ön plana çıkartır. Hindistan da bugün yaşanan ekonomik gelişmişlik durumunu 1968 yılında kaleme aldığı bu kitap ta bağımsız iktisat politikasının, bağımsız iktisat politikaları izlenebileceğinin göstergesi olarak ortaya koyar.

Türkiye 1958-1970 arasındaki bütün çabasından sonra, Türkiye önce 12 Martı arkasından 12 Eylülü yaşadığını gördü. 12 Eylülden kısa bir süre önce “Devrim ve Demokrasi Üzerine” kitabını kaleme almıştır. Bu kitabın girişindeki bölümü özgün bir yeniden değerlendirme bölümüdür. Diğer makalelerin büyük kısmı Devrim Dergisinde yayınlanmış makalelerdir. Doğan Bey kitabı baskı için 1979 aralık ayının sonunda matbaaya vermiştir. Beş ocakta askerler o zamanki cumhurbaşkanına bir mektup vermişlerdi. O mektubu ortaya çıkınca da o girişteki önsöze küçük bir dipnot düşmüştür. O dipnotta aynen şunu söylemektedir. Beş ocakta verilen bu muhtıradan sonra artık Türkiyede tekerlek derin ize düşmüştür. Bir müdahalenin çok yakın olduğunu tahmin etmektedir.. Bunu Ocak 198/0 tarihinde söylemiştir. Bu yeni değerlendirme çalışmasında, belli ipuçlarına dayanarak,kısa bir süre sonra 24 Ocak kararlarıyla Türkiye’ye getirilmek istenen modeli, Türkiye’yi neo-kolonyel sürükleniş içine sokacağının ifade eder. Neokolonyal bir sürüklenişin içine giriyoruz diyerek açıkça modelin temel ayaklarının ortaya koyar. Bu sürükleniş içinde kısa dönemde çok fazla umutlu olmayı gerektirecek nedenler yoktur. Bu dönem belli bir süre alacaktır der.

O dönem tam yirmi beş-otuz yılı aldı. Ve Avcıoğlunun orda tarif ettiği bütün süreci yaşadık. Bu yirmi sekiz yıl içinde. Bitirirken bir şey söylüyorum. Diyorum ki Türkiye’nin önündeki yol bu yaşanan modelin içinden çıkacaktır diyordu. Türkiye bugün bence üç aşağı beş yukarı bu kavşakta. Ve bu kavşakta Doğan Beyin söyledikleri geçerli yine. Bağımsız bir ülke olarak iktisat politikası araçlarına sahip kalkınmış bir Türkiye’yi yaratacak mısınız yoksa otuz yıldır veya Bretton Woods sistemine dahil olduğunuz 1947’den beri içinde yaşadığınız bütünüyle iktisat politikasını araçlarını kaybettiğiniz bir iktisat düzeni içinde bağımsızlığını yitirmiş, neokolonyal bir ülke olarak kalmaya devam mı edeceksiniz. Bu soruyu 1980 yılının başında çok net bir biçimde bir kez daha soruyordu. Uluç’un söylediği ben 2000’e kadar yaşayacağım ve bunları göreceğim sözü bir yerde buradan kaynaklanıyordu. Yani sözünü ettiği bu sürecin uluslar arası alanda da başarılı olamayacağını Türkiye için de geçerli olamayacağının ispatlanacağını göreceğini söylüyordu. 2000’e yetişmedi bu ama 2007’lere 2008’lere büyük ölçüde yetişti. Kendi önerdiği iktisadi kalkınma ve onun gerektirdiği yönetim biçimi konusunda Doğan Beyin ne kadar haklı olduğunu bu gün artık yaşanan kapitalizmin krizi içinde somut bir biçşimde bütün insanlar görüyor.

Merkezin, yani emperyalist sistemin merkezinin dışında kalan ülkeler için bu yolun ne kadar doğru, ne kadar gerçekçi ve ne kadar sağlıklı olduğunu bugün içinde yaşayarak hep birlikte görüyoruz. Bütün bu sonuçları uzun dönem tahminleri ile saptayabilmek ulaşabilmek için, bütün bu değerlendirmelere ulaşabilmek için kuşkusuz müthiş bir kaynak zenginliğine sahip olmak gerekiyordu, müthiş bir çalışma temposu gerekiyordu, müthiş bir özveri gerekiyordu. Bunların hepsi de Doğan Beyde vardı. Ve hiçbir zaman bu sahip olduğu özellikleri sakınmadı. Sonuna kadar kullandı. Ve hep üretti. Biraz önce söylediğim Türkiye’nin Düzeni benzeri bir çalışma yazılmadı-yazılamadı dediğim, gerçekten Doğan Beyin arkasından güzel şeyler söylemek için kendimi zorladığım bir şey değil ama gerçekten doğru. Buna yaklaşan bir tek sayın İsmail Beşikçi’nin Güneydoğu Anadolu’nun Düzeni oldu. Bir başka gerçekçi sosyolojik çalışma da oydu. Büyük ölçüde bakın. Başka denemeler, başka zorlamalar oldu. Erol ağabeyin söylediği, Uluç’un söylediği gibi aynı zamanda açık yüreklilikle ve hiç korkmadan yani ben cuntacıyım, ben demokrasi düşmanı diye suçlanırım, beni kötülerler diye bir düşünceye sahip olmadan bunları açık yüreklilikte söyleyen bir gerçek aydının yazdıklarının görüyoruz.

Kuşkusuz Türkiye’nin Düzeni gençler için çok önemli bir başucu kitabı. Bence mutlaka edinsinler. Günümüzde bir takım güncel olaylarda bazı isimler ortaya çıktığında açıp bir baksınlar bu kimmiş diye. Neyle ilişkili olarak ortaya çıkmış diyerek. Onlara çok büyük katkısı olacaktır. Ben Uluç Gürkan’ın elimden tutup götürmesiyle Devrim gazetesinin açılışından kapanışına kadar olan sürede çalışma imkânım oldu. Onu başlangıç döneminde Doğan Bey bana sadece okuduğu gazeteleri işaretlerdi ve işaretlediği yerleri kesip arşivlememi isterdi. Sekiz dokuz aya yakın sadece o işi yaptım. O kestiğim kupürleri koyduğum dosyalar o dosyaları kendi sınıflamıştı. Bana yaşamımın en önemli rehberi oldu. Hangi haber nereye, hangi dosyaya konmalı, hangi isimle ilgili haber nerde yer almalı. Pek çok şeyi o sayede öğrendim. O nedenle gençlere Türkiye’nin Düzeninin, bu ansiklopedik bilgi imkânını sağladığını unutmadığımı söylemek istiyorum. Doğan Bey gerçek cumhuriyetçiydi. En büyük özelliği oydu. Bütün istediği bu topraklar üstünde cumhuriyeti bağımsız bir devlet olarak yaşamasını sağlamaktı. Bağımsız, özgür, başı dik, kalkınmış bir ülke olarak. Çünkü onun inancında bu topraklarda çok zengin imkânlar vardı. Kendi tespitleri bile daha1968-69 yılı içindeki tespitleriyle, Türkiye kaynaklarının ona göre üçte ikisini israf etmekteydi. Oysa bunun en temel nedenlerinden bir tanesi bağımsız iktisat politikası izleyememiş olmasından kaynaklanıyordu. En çok önem verdiği konu bağımsızlık, bağımsız politikalar izleyebilmek ve bunu kesintisiz sağlayabilecek toplumsal örgütlenmenin gerçekleştirilmesiydi. Ben sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyorum. (alkışlar)


İhsan Feyzibeyoğlu: Sürenin sonuna geldik. Sanırım sorularınız olacaktır.

Oktay Etiman: Bir şey…kameramanlar soru sorabiliyor mu?

İhsan Feyzibeyoğlu: Elbette. (gülüşmeler)

Oktay Etiman: Şimdi, Uluç arka…Uluç Gürkan’a bir şeyy…sormakla şey yapmak arası, beyan etmek arası bir şey. Hep böyle ben soru soracam deyip uzuuun uzun. Ben öyle yapmayacağım, hayır. Şimdi Doğan Avcıoğlu çok güzel tespitlerde bulunmuş. Tamam. Doğru. Fakat, bence Doğan Avcıoğlu’nun seninle kitabını varsa diye kopya, merdivenden çıktım nefesliyim, piyasada olduğunu…alırım zaten ben. Eyvallah ben…şimdi hocam Doğan Avcıoğlu’nun askeri yönetime ya da senin ibarenle diktaya karşı olduğunu söyledin. Yanılmıyorsam, biraz önce. Ve dedin ki Doğan Avcıoğlu’nun dikta konusunda yazdığı bir yazı vardır, dedin. Ve o yazıyı okudun. Eğer belleğim beni yanıltmıyorsam orda şöyle bir ibare geçiyor. Halka karşı olmayan ordu. Şimdi, halka karşı olmayan ordu, tek başın….ben Mümtaz hocanın öğrencisiyim, o beni tanımaz. Yani, birazcık siyasetten fazla anlamam ama, şimdi halka karşı olmayan öğrenci..bence…şey….ordu, bence çok önemli bir kavram ve aslında eğer Doğan Avcıoğlu orada askeri bir diktatörlüğe karşı olduğuna dair fikrini beyan ediyorsa bu kendisiyle çeliştiğini kanıtlar. Eğer ben doğru anladı isem. Çünkü aradan, yani Türk solu dergisi, devrim gazetesi 35-40 yıl geçti. Bu bir. Yanlış anladım isem dersiniz ki şöyledir. Bana göre Doğan Avcıoğlu ki Türkiye’nin tarihini kendisinin dışındaki insanlarla birlikte kaderleriyle birlikte etkilemiş bir insandır, değerli bir araştırmacıdır, ama değerli bir araştırmacıdır. Bir siyasi stratejist değildir. Benim ve arkadaşlarımın hayatları diyerek bir duygusal atmosfer yaratmak istemiyorum, ama eğer Deniz Gezmiş’e Mihri Belli yav, sırtını sıvayıp Kaddafi gibi adamsın, demişse ki ben buna tanık olmadım, ama öyle dendiği söylenir, Deniz’e. Şimdi siyasi bir stratejist olmadığı fakat çok iyi bir araştırmacı olduğu ve belki de o 60’lı yılların en önemli siyasi araştırmacısı olduğu kanaatindeyim. Ben, mesela bazı kitaplarda Doğan Avcıoğlu’ndan yapılan alıntıları gördüğüm zaman, okuduğum zaman şaşırıyorum, neden o zaman farkına varmamışım diye. Ve Doğan Avcıoğlu bence bulduğu hakikatlerin hepsini de teorisine, eğer böyle bir teorisi varsa, bunu siz daha iyi şey yapabilirsiniz, bilirsiniz, böyle bir teorisi varsa, oraya da tam yedirememiştir. Çünkü biraz önce sizin söylediğiniz gibi Türkiye 6i0’lı yıllarda çok özel bir anını yaşıyordu, yani moment, tarihsel momentini yaşıyordu ve bu momentte bir darbe beklentisi vardı, ama hangi taraf darbe yapacaktı. Elbette ki darbeyi faşist içerikli olmak…darbenin faşist içerikli olmasını engellemeye çalışmak tabii ki çok hoş bir durum. Ancak bence eksik olan Libya ile Mısır ile ya da kapitalist olmayan kalkınma yolunu izlemekte olduğu ifade edilen ülkelerle Türkiye’nin geliş…ulaşmış olduğu kapitalizm yolunda ulaşmış olduğu seviyeyi tam değerlendirememiş olmasıdır Doğan Avcıoğlu’nun siyasi stratejisini belirlerken. Benim söyleyeceğim bu. Sorum somut olarak acaba halka karşı olmayan ordu kavramını ben mi yanlış anladım, senin demin okuduğun metinde, yoksa…eğer öyle bir şey varsa ben diyorum ki yazı kendi içinde zaten bir çelişki taşıyor, fikir kendi içinde çelişki taşıyor. Bu çelişki de 60’lı yılların doğal bir sonucudur. Sadece Doğan Avcıoğlu’na özgü değildir. Yaygın bir çelişkidir bu. Dedim ve bitirdim. Özür dilerim.

Ses. Ben bu beyefendinin söylediklerini büyük bir gayretle dinledim ve hiçbir şey anlamadım.

Uluç Gürkan: Yani, ben anladım. Şöyle, önce. Halka karşı olduğu sözcüğünün sevgili Oktay nasıl anladığını ve nasıl yorumladığını, yani senin ne demek istediğini anladım, ama onu nereden çıkarttığını ve nasıl bir anlam yüklediğini bilmiyorum. Dikta yazısı burada.

Ses: Halkın desteklemediği bir ordu diyordu…

Uluç Gürkan: Hayır, efendim öyle bir şey yok. Bir askeri dikta çözüm değildir. Dediğim gibi Avcıoğlu sentezi dediğim olayı anlamak için bu yazı çok önemlidir. Nazif’in getirdiği açıklıkla da Avcıoğlu’nun çok önemli esprisi ordunun yitirilen ulusal karakterini yeniden kazan..(kelimenin sonunda sesi alçalıyor.net anlayamadım-o.e.) ve 12 Mart öncesine gelirken geliyorum diyen darbeye karşı yaklaşımı. Bir askeri dikta çözüm değildir. Halktan kopuk bir askeri yönetim…varsayım koy…(son heceyi alçak sesle söylüyor net anlaşılmadı-o.e.) tutucu güçler koalisyonu çemberini kıramayacağı gibi kendi iç çelişmeleri içinde çöküp gitmeye mahkûmdur. Ondan sonra Atatürk dönemi örneğini veriyor. Diyor ki, Türk ordusu ilerici bir güç olarak daima ön planda rol oynamıştır. Eğer tür….(üç kelime anlaşılmadı-o.e.) bir koalisyon tam ortaçağ karanlığına gömmeye cesaret edemiyorsa bu her şeyden önce Türk ordusunun devrimci bilincinden çekindiği içindir. Laik ve demokratik cumhuriyet konusundaki sağ duyusuna ?...bunun içindir diyor. Ama bir şey vurguluyor, Atatürkçü bu orduyu bakın ordu günlük politikanın dışında devrim politikasının içinde olmuştur. Partidir asıl olan, Cumhuriyet Halk Fırkası olarak ….ve kendi hayalinde orduyu günlük politikanın dışında tutuyor. Ama devrimin, aydınlanma devriminin, Kemalist devrimin arka planında olacak …(son kelimeleri alçak sesle söyledi net anlaşılmadı-o.e.) Burada hiçbir şey. Şurdan mı çıkarttın. Dava halkın partisi eliyle tutucu güçler koalisyonu, diktasına son vermek halkın partisi eliyle, do….partisi de yok ( net anlaşılmayan birkaç kelime-o.e.) ve yerine halkın diktasını yani gerçek demokrasiyi kurma davasıdır. Şimdi yazı çok net. Kendi içinde çelişkilidir dediği. Anlama…yani herhalde bir şey…takipte bizi çekmeye de çalıştığın için çektiğin kısa bir zorluk. Fakat ben aynen okudum. Aklımda kaldığı gibi aktarmadım. Dilim de o açıdan sürtmüş olmadı. (İ.F.’ye hitaben)İzin verirsen bir şey daha söyleyeyim. Doğan Avcıoğlu’nun doğru veya yanlış bir stratejist olduğu (son kelime net anlaşılamadı-o.e.) Nazif dedi ki Uluç elimden tutarak Devrime götürdü. Ben okuldan mezun olduktan sonra bir süre İstanbul’da Deniz Gezmiş, Mustafa Gürkan’ın oluşturduğu Devrimci Öğrenci Birliği gibi birlikte Milli Talebe….de birlikte bir süre geçirdim. Sonra bir türlü iş bulamıyorum. Ne kamu sınavına giriyorum, hakkımda açılmış davalar nedeniyle ne bir şey…Benim…Deniz Gezmiş bana dedi ki Ankara’da buluşalım seni Doğan Avcıoğlu’na götüreyim. Beni de Doğan Avcıoğlu’na getiren Deniz Gezmiş’ti. Deniz Gezmiş’e Mihri Belli, sanmıyorum, öyle bir laf etmiştir etmemiştir, ama Mihri Belli’nin etmiş olduğu varsayılan bir laf üzerinden Doğan Avcıoğlu’nun yanlış bir strateji kurduğu sonucuna varmak da sevgili Oktay (Oktay Etiman –araya girer-. Buradan varmadım) büyük bir haksızlıktır.

İhsan Feyzibeyoğlu: Çok teşekkürler. Hocam son sözü siz alır mısınız?

Mümtaz Soysal: Son sözü camiayı aklımda tutarak söyleyeyim. Üniversite. Yani Türk ordusu halktan kopuk ya da halka karşı ne zaman olabilir. Eğer dış etkiler onun üzerinde kaçınılmazlaşmışsa o zaman. Çünkü o dış etkiler niye var. Çünkü ordu ne kadar yurtsever, ne kadar askeri bakımdan, strateji bakımından iyi yetişmiş olursa olsun ordu girdiği savaşlarda ya da girmeden de kendisinin başarılı olduğunu bir rolünün olduğunu ve gücünün her zaman egemen olabileceğini düşünen bir kurumdur. Yani ordu kazanmak ister. Yenilmek üzere yetişmez ordu. Bugünün dünyasında da teknolojiyle. Ordumuz bu teknolojik bağımlılık dolayısıyla ya da zayıflık dolayısıyla ister istemez Amerikan etkisi altında kalmaktadır. Ama son günlerde, son yıllarda çok umut verici bir şey var. Kendi teknolojik bağımsızlığını elde etmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla, bunun için bir şeyler yapmaya çalışmaktadır. Bunu yaparken de ister istemez gene bazı ipuçlarını ordan alacak , onun etkisi aslında kalacak ama böyle bir bağımsızlık kavramı varsa yani …? Bakımdan da bağımsız olacağım diyorsa bunun yolları üzerinde iyi düşünebiliyorsa üniversite de ? bunları gösterebiliyorsa ordunun üniversite ile işbirliği böyle bir zeminde gelişiyorsa o…? da Türkiye’nin istikbali açıktır. Yoksa teknolojik bakımdan biz üniversitelerde ya da ordunun içinde ya da araştırma geliştirme kurumlarında bu teknolojik bağımsızlığı elde edemiyorsak, kendimiz yaratamıyorsak başkalarının teknolojisini kullanmak zorunda kalıyorsak. Sanayimiz de daha çok kat…vs. bakımından oraya bağlı ise yani yaratıcılık yoksa bu süreci yenmek çok zordur. Onun için bu bağlılık devam ettiği sürece de ister istemez onların kurumlarında o temaslarda kendisine bu çeşit düşünceler aktarılacaktır. Ve sonuçta da halkına ters düşebilir. Halkına ters düşmemesi için teknolojik bağımsızlığın öne çıkarılması gerekir. Belki beklenmedik bir yeden bağlıyorum, ama eğer tam bağımsızlıktan söz ediyorsak bunun içinde bir düşünce bağımsızlığı varsa ve bunun içinde de halkına ters düşmemek gibi bir düşünce bağımsızlığıyla elde edilebilecek ve sürdürülebilecek bir kavram varsa bu kavramın ayakta kalması ve arkasında bir ordu gücünü hissetmesi ordunun da bağımsızlaşması sayesinde olabilir. Ordumuz bu bakımdan ileri teknolojilerde bağımsız değil. Ama olabiliyor. Bazı ileri atılmış adımlar var Aselsan gibi ya da şimdi kendi başına, bütün teknolojisi kendinden yaratılmış bir gemi yapabilmek gibi. Bunlar çok doğru kavramlar ve bunlar üzerinde bence yoğunlaşmak ve üniversiteleri de buna yönlendirmek, ordu ile üniversite arasında bu bağımsız cumhuriyet kavramı bakımından bir ilişki kurabilmek gerekir. …ordunun ki bir ölçüde o da yapılıyor zannediyorum, kendisinin bir üniversite ….(sandalye çekildi birkaç kelime anlaşılamadı-o.e.) ki zaten bir okuldun eskiden beri, ama kendisinin bir üniversite olarak İngilizceden falan vazgeçtik, o İngilizce öğretim yapmak demek, İngilizce kitapları okuyup onların etkisinde kalmak demektir. Eğitimimizde son derece yanlış şeyler yapıldı. Bu İngilizce öğretim yerine İngilizceyi öğrenmek ama bağımsız kafalarla onları okumak alışkanlığı bir kurabilsek Türkiye ancak o zaman bağımsızlaşır ve o zaman hep o söylediğimiz halkın içinden çıkan ordu kendi halkına ters düşmez. Düşebiliyor. Yani uluslar arası durumlar dolayısıyla düşebiliyor. Zannediyorum kritik nokta budur. Ama bu başlı başına yıllarca, saatlerce tartışılacak bir konudur. İsterseniz daha fazla uzatmamak için burada keseyim. (alkışlar)..

İhsan Feyzibeyoğlu: Teşekkür ederiz….