Sohbet Kazanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sohbet Kazanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2011 Cuma

Dağcılık Mavraları-1

İpsiz Dağcılar
Sevgili Akın'ın, ''20 metreden 16 metreye indirdiği'',
Sevgili Tuncer'in, ''bombalayıp hepten yere serdigi'',
3917 metrelik Erciyes Dagı'nın son 18 metresi
hangi dağcının başını agrıtmamıştır ki....
 
Efendim,
geçmiş zaman sene 1970,
aylardan Nisan birkaç günlük 23 Nisan tatili var,
eh durulur mu gayri, Atladık Ankara'dan doğru Erciyes'e
Tuncer Gürdil, Arif Efecan bir de ben,
 
İllaki 3917 metreye tırmanmadan dönmeyecegiz,
O zaman Tüm ülkede sadece bir iki adet bulunan 40 metrelik
dağ ipini de Federasyonun deposundan almışız ki
kim tutar bizi,
 
Bu Erciyesin 18 metrelik batı zirvesi öyle bir kule ki,
İp olmadan çıkılmaz, çıkılsada inilmez,
illaki bir ipin olacak.
 
Bir 23 nisan sabahı karanlıkta çıktık Tekir yaylasından yukarı doğru,
Şaytan Deresi'ni yarıladıgımızda güneş doğmuştu.
 
Sırtı aşıp, Erciyesin 3900 metrelik doğu zirvesinde takılmadan
dogru Kuzey buz duvarı sırtınından geçerek geldik 18 metrelilk kulenin dibine,
 
Hemen ipin bir ucunu belime bagladım,
Tuncer ve Arif öbür ucundan beni emniyete aldılar.
tırmanış ipin ve emniyetin verdiği güvenle çok çabuk ve kolay olmuştu.
 
Bu kez ben yukarıdan emniyete alınca,
kısa bir süre sonra hepimiz kulenin tepesinde buluştuk,
''Ey ip megerse sen nelere kadirsin'' diyerek,
3917 metrelk Erciyesin son 18 metresindeki kulenln
yani, Zirvenin Keyfini çıkarıyorduk ki,
 
Tuncer yine ''Ulan; şimdi şurda bir karnıyarık olsa, yanında da pilavla cacık amma yenir haa.'' diyerek
her zamanki sululuklarından birini yapıp, aç olan karnımızı iyice acıktırdı.
 
zirve keyfimiz böylece kaçınca,
Zirve defterini imzalayıp ,
ipli inişe geçtik,
ipi ortasından zikkeye geçirip, iki ucunu aşagıya salladık
sırayla indik, inince de ipi bir ucundan çekip aşagıya almaya başladık,
ip bir süre geldi sonra ne olduysa takıldı,
öbür ucu boşalıp bir türlü aşagı gelmiyor,
 
ipe tutunup yukarı tırmanacagım,
ya yarı yolda ip boşalırsa,
 
İpi tutmadan serbest tırmansam,
emniyetsiz kalacagım,
 
Akıllara ziyan bir durum,
Çalış çabala nafile,
ipsiz olmuyor
iple de olmuyor..
 
!8 metrelik Kule,
yapışmış ipe bırakmıyor
 
Hava bozmaya başladı,
birazdan ısı düşecek,
Şeytan Dere'sinin karları sertleşip buza dönecek,
Buz kramponumuz yok,
kalacagız bir tek buz kazmasına,
 
Sununda, kasıla kasıla iple geldiğimiz Erciyesin Zirvesinden,
arkamıza baka baka, kös kös ipsiz geri döndük, iyi mi?
 
İlk fısatta gelip ipi almak umuduyla,
Kayseri Dagcılık Klubündeki arkadaşlara durumu iletip Ankara'ya vardık.
 
Kısa bir sürede,
Tüm ülkede
bizim
Federasyonun hem de tek ipini
dagda bıraktığımız
bir efsane gibi yayıldı..
 
Yayıldı yayıldı
Ve adımız,
İPSİZ DAĞCILAR
olarak, nam salmaya başladı.
 
Bir hafta sonra Kayseri'li dağcı arkadaşlar
tırmanıp bizim ipi indirdiler ve bir güzel, üzerine yattılar,
 
Bende olsam bu ip yoklugunda ayni şeyi yapardım.
 
Sonunda mesele ''Devletin Resmi ipi'' şeklinde telaffuz edilince,
İp Ankara'ya geri geldi.
 
ama, Bizim ''İPSİZ DAĞCILAR'' namımız yıllarca sürdü,
 
Sağ olasın Erciyesin 18 metrelik Kule Zirvesi..
 
Saygılarımla,
Uçman Sungur

20 Temmuz 2011 Çarşamba

GELENEKLERİMİZ - 2

Afiyet olsun.
Evlerde de yapılır.
Bahçeye  kadın lokmacı gelir lokma döker,
evin genc kızları kız çocukları  komşulara dağıtır.
Helva da dağıtırız. Irmik Helvasi
Hem hayir olarak yapılırdı, hem de biz küçükken
bir hafta süren düğünlerdeki yemeklerin olmazsa olmaz tatlısı
irmik helvasıydı.
Hatta, pilav kaynana dır denir,zira sıra pilava geldiginde insanlar doymuş olduğundan
pilav biraz iştahsiz yenirdi. Ama helva damattır derler; konuklar
 bir tatlı olan helvayı severek yerler.
Ilk kandil olan, Regaip kandilinde (annem ona Namaz kandili ,
Persembe gunune rastlardiğı için o perşembeye de namaz persembesi derdi.
mutlaka, kunarli  irmik helvasi yapar (karardi) dagitirdik.
Bir de annem her kandilde ya da baslayan arabi  ayda ( Ramazan gibi)
 buyuklerini ziyarete giderdi.
 Bu Berat kandilinde annemin teyzesinin torunu ile  teyzesini
ziyaretini konustuk. Son gelisini hatirladi , dizlerindeki kireclenmeden
cok zor yuruyormus, bu son  ziyareti olmus.
Bir de   zeytinlikten, bagdan , bahceden,
ciftlikten gelen,  ayni zamanda  evdeki
ağaçlarda yetisen ürün de  dagitilir paylasilirdi.
Tasarruflu yasamak esasti, israftan fazla harcamadan uzak durulurdu,
paylasmak, dagitmak  ve yardim etmekten kacinilmaz
bunlar  memnuniyetle yapilirdi.
Yardimlar gizli olurdu, bazen o  yardim sever insan vefat  ettikten sonra,
bir komsu kizi abla;  savas benzeri kitlik zamanindan soz eder,
"..... Teyzecim, ya da ....... Bey amcam,  filanca dar zamanda
cuvalla unu, ... i,  gizlice gonderirdi de kimsenin haberi olmazdi"
diye  anilarinda o insani hayirla yad ederlerdi.
Ne guzel gunlerdi.
Tesekkurler
Semra

9 Mayıs 2011 Pazartesi

KEMALİST BAKIŞ AÇISINDAN SELANİK-KAVALA GEZİSİ

  Mülkiye Dostluk Grubu üyeleri tarafından gerçekleştirilen Selanik -Kavala gezisi sonrasında, katılımcı arkadaşımız Hamdi Küçükkırca,  bu seyahati farklı bir yaklaşımla değerlendiren aşağıdaki yazıyı kaleme almış ve gruba göndermiştir. Bu farklı ve güzel  seyahat anısı, grup üyeleri dışında tüm mülkiye camiasından ilgi duyanların ulaşabilmesi için buraya alınmıştır 
mkırali

Değerli arkadaşlar,

Bu yazımda Selanik-Kavala gezimizi Kemalizm’in ilkeleri ışığı altında irdeleme gayreti içinde olacağım. Daha öncekilerde olduğu gibi bu yazımda da çok gerekli olmadıkça kişi adlarından söz etmemeye çalışacağım.

ATATÜRK’ÜN DOĞDUĞU EVDE YAŞANAN HOŞ SÜRPRİZ:

Gezimizin ilk durağı olan Atatürk’ün doğduğu evin ziyaretinde beni en çok etkileyen olay, 1988 Mülkiye mezunu olduğunu öğrendiğimiz Selanik Başkonsolosu’nun, Adana Lisesi’nden matematik öğretmeni olan gezi arkadaşlarımızdan bir hanımefendinin elini saygı ve sevgiyle öpmesiydi.

Başkonsolos, isteseydi öğretmenini tanımamış gibi davranıp, görmezden gelebilirdi; ama tam tersi bir yaklaşımla öğretmeninin elini samimi bir saygıyla öpmesi doğrusu çok hoş bir görüntüydü.

Başkonsolosu, eğitimine katkı veren öğretmenine gösterdiği içten saygı nedeniyle taktirle anıyorum. Ama öte yandan Başkonsolosun Türk kültürüyle örtüşen bu davranışını, bir sevgili arkadaşımızın ablası olan öğretmen hanımın mesleki ve pedagojik yeteneğinin bir kanıtı olarak da görüyorum.

Dönüş yolunda bu öğretmen hanımla yaptığım görüşmede, A.Ü. Fen Fakültesi Matematik Bölümü mezunu olduğunu öğrendim. Bizim gençliğimizde, Fen Fakültesi çok saygın ve kazanılması en zor fakülteler arasındaydı. Bu da öğretmen hanımın iyi bir mesleki eğitim aldığını ortaya koyar.

Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evde yaşadığımız bu hoş görüntü bana, Kemalizm’in öğretmene ve akıl ile bilimi esas alan laik eğitime verdiği önemi ortaya koyan şu çarpıcı olayı anımsattı:

23 Nisan 1920’de TBMM’nin toplanması, ülkemizde öğretmen örgütlenmesi için de bir kıvılcım işlevi gördü. Ankara’da kurulan Muallim ve Muallimeler Cemiyeti, ihtiyaç üzerine Mayıs/1921’de diğer öğretmen örgütlerinin üst kuruluşu haline gelir,  Muallim ve Muallimeler Cemiyetleri Birliği adını alır. Kurtuluş Savaşı’nın önderi Mustafa Kemal Paşa, bu öğretmenler birliğinin de fahri başkanıdır. Bu birliğin yönetim kurulunda milletvekilleri çoğunluktadır. 15 Temmuz 1921’de, bu öğretmen örgütü ve Maarif Vekaleti’nin ortak çabasıyla, Polatlı’da top sesleri sürerken Ankara’da Maarif Kongresi toplanır. Mustafa Kemal cepheden gelir, öğretmenlerin tek tek ellerini sıkar. Kongrede önemli bir konuşma yapar.(www.autocadokulu.com)

İşte Selanikte, Atatürk’ün doğduğu evde Mülkiyeli Başkonsolosun lise öğretmenine gösterdiği içten saygı, hiç kuşkusuz ki ilhamını, Atatürk’ün bu örnek davranışından almıştır.

Gerek Mülkiyeli Başkonsolos’u, gerekse cumhuriyetin öğretmenini sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

GRUBUMUZUN TÜRKİYE’NİN TANITIMINA KATKISI;

Gerek yolculuğumuz sırasında ve gerekse Selanik ve Kavala’da gittiğimiz tavernalarda, Mülkiyeli erkeklerin, eşlerinin ve kızlarının özgürce şarkı ve türkülere katılmalarına, halk oyunu oynayıp dans etmelerine karşı en küçük bir olumsuz tavır içine girmemelerini büyük bir mutluluk ve hoşnutlukla izledim. Bu durumu, kadın-erkek eşitliğini hedefleyen Laik Cumhuriyet Devriminin, Mülkiyeli kadınlar ve erkeklerin oluşturduğu ailelerce nasıl özümsenip benimsendiğini ortaya koyması açısından önemsediğimi belirtmeliyim.

Bu bağlamda 1998 Mülkiye mezunu iki kızımızdan söz etmeyi gerekli görüyorum. Yaptığım sohbette, içlerinden birisinin babasından iki yaş daha yaşlı olduğumu belirleyince, bu iki değerli hanımefendiye kızımız sözcüğü ile hitap etmeyi daha sıcak ve uygun buldum. Bu iki değerli kızımız, özellikle Kavala’daki tavernada birlikte yaptıkları ve tek tek katıldıkları halk oyunları ile gerek grubumuzun ve gerekse Yunanlı’ların sempatisini çekmeyi başardılar, bizleri gururlandırdılar.

Okuldaşımız olan bu iki değerli hanımefendiden birisinin çok özgün bulduğum sesiyle yol boyunca söylediği Türk kültürünün seçkin türkülerini kolay kolay unutabileceğimi sanmıyorum. Tam bu noktada özellikle Selanik Türküsü’nden söz etmeliyim. Rumeli göçmeni bir ailenin çocuğu olmamın, bu türkünün beni etkilemesinde rolü olabileceğini kabul ediyorum. Ama bundan daha çok bu sevgili okul arkadaşımızın söyleyiş tarzının beni çarptığını belirtmeliyim. O’nun sayesinde Selanik Türküsü’nün,  ruhuma adeta bir nakış gibi işlendiği duygusuna kapıldım.

Sevgili Mekan’ın, neredeyse oğlu yaşındaki Yunanlı bir palikarya ile zeybek oynaması görülmeye değerdi doğrusu…

Zeybeği, Yunanlı delikanlı Yunan tavrıyla, Mekan ise Anadolu(Ege) tavrıyla oynadı. Anadolu tavrıyla oynanan zeybek, bana daha sıcak ve yakın geldi. Ayrıca Mekan’ın, zeybek oyunundaki figürlerinin müziğin ritmiyle tam bir uyum içinde olması çok hoş bir görüntü verdi. Oyunun sonunda her iki zeybeğin birbirlerini kutlamaları dostluk açısından güzel bir manzara oluşturdu.

Grubumuzun, gezi boyunca gittiğimiz her yerde ülkemizi aydınlık ve uygar yüzüyle temsil edip tanıttığını kıvançla söyleyebilirim.

YUNANLI’LARIN GRUBUMUZA DÖNÜK TAVIRLARI:

Selanik’te ve Kavala’da, bu arada uğradığımız Drama, İskeçe, Gümülcine ve Dedeağaç’ta kaldığımız otellerde, gittiğimiz taverna ve lokantalarda, meydanlarda, parklarda ve yollarda muhatap olduğumuz Yunanlı’lardan bizlere yönelik en küçük bir ırkçı söylem ve eylemle karşılaşmamış olmamızı Türk-Yunan dostluğu ve Kemalizm’in en önemli ilkelerinden olan “Yurtta Barış Dünyada Barış” ilkesi açısından çok olumlu bulduğumu belirtmeden geçemeyeceğim.

Gezimizin fedakar ve sevimli rehberi Dimitris’in ırkçılığa pirim vermeyen, bu konuya büyük özen gösteren ve bizleri kırmaktan kaçınan örnek tavrını saygı ve sevgi ile anıyorum.

Yine Dimitris’in, bizleri alış-verişe özendirmekten, tahrik etmekten yönlendirmekten kaçınan tavrını, “bunları İstanbul’da çok daha ucuza satın alabilirsiniz” uyarılarını bir yandan iş ahlakına uygun bir davranış olarak görürken, öte yandan ırkçılığı reddeden bir davranış olarak da değerlendiriyorum.

Bir başka açıdan ise Dimitris’in, doğduğu ülkesi Türkiye’ye sevgiyle bağlı olduğunun bir göstergesi olarak görüyorum.

YUNAN YÖNETİMİNİN OSMANLI DÖNEMİ YAPILARINA YAKLAŞIMI:

Kavala’da Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın külliyesi içinde yer alan İmaret’in, ahşap malzeme ile aslına uygun bir şekilde restore edilerek otele dönüştürülmesini ve adının da İmaret Oteli konulmasını Türk-Yunan dostluğuna ve dolayısıyla barışa hizmet eden bir yaklaşım olduğunu söyleyebilirim.

Yine Kavalalı Mehmet Ali Paşa Külliyesi’ne yakın bir yerde bulunan, 17. Yüzyıl Osmanlı yapımı olup, cami iken kiliseye dönüştürülen bir yapının restore edilerek, müze olarak kullanılmak üzere tekrar camiye dönüştürülmüş olması da bu bağlamda değerlendirilebilir.

Buna karşılık gezimiz sırasında uğradığımız yerlerde kiliseye dönüştürülmüş birçok camiye rastladığımızı da belirtmeden geçemeyeceğim.

İKİ HALKIN KÜLTÜREL ETKİLEŞİM VE YAKINLIĞI:

Kavala’da gittiğimiz tavernada kemençe sanatçısının müzik grubuna katılmasından sonra çalınan oyun havasına(horona) Yunanlıların  genci-yaşlısı, kadını-erkeği ile katılmaları ve adeta bir dinsel tören ya da ayin yapar gibi huşu içinde oynamalarından çok etkilendim.

Kemençenin ülkemizde de çok sevilen ve gerek halk müziğinde, gerekse klasik Türk müziğinde yaygın olarak kullanılan bir enstruman olması kaçınılmaz olarak grubumuzu da hareketlendirdi ve birçok arkadaşımız Yunanlı gruba katıldı. Yunanlı grubun kendilerine katılmak isteyen arkadaşlarımızı içtenlikle aralarına almaları dostluk açısından çok hoş bir manzara oluşturdu.

İtiraf etmeliyim ki, kemençenin Yunan müziğinde de kullanıldığını o ana kadar bilmiyordum. Bu durumu grubumuzun üyelerinden birisi,”Lazların, kemençe çalan bizden değildir. Tulum çalan lazdır” dediklerini söyleyerek açıkladı.

Ankara’ya döndüğümde bu konuyu bir laz arkadaşımla görüştüm. O da bu söylemi onayladı. Ancak, bunun ırkçı bir yaklaşım olarak görülmemesini, bu ifade ile kemençenin daha çok Trabzon ve havalisinde yaşayan insanların, tulumun ise Lazların enstrumanı olduğunu anlatmayı amaçladıklarını belirtti. Lazların horonu tulum eşliğinde, Trabzon ve yakın çevresinde yaşayanların ise kemençeyle oynadıklarını, yine gerek Trabzonluların ve gerekse Lazların horonu geleneksel olarak kadın erkek bir arada oynadıklarını laz kökenli arkadaşımdan öğrendim.

Kemençenin, Farsça küçük keman anlamına geldiğini; Giresun, Trabzon, Batı Rize ve Kuzey Gümüşhane’de Türkler ve 1923(mübadele) öncesinde Doğu Karadeniz Rumları tarafından çalındığını; Rize’nin doğusunda yerini tuluma, Samsun’un batısında ise zurnaya bıraktığını; Ağasal ve Giresun Çepnileri tarafından yaygın kullanımına rağmen, Anadolu’nun diğer bölgelerine dağılmış Çepni Türkmenlerince bilinmemesinin(örneğin oldukça yakın olan Sivas ve Kastamonu Çepnilerinde), Hemşinlilerin(Trabzon kültürüne adapte olmuş Cimil vadisi hariç), Lazların, Haltların(Gümüşhane, Bayburt, Erzurum) bu enstrumanı tanımamasının, yöreye başka bir bölgeden taşınmış olsa bile Trabzon, merkez ve sahil ilçelerinde geliştiğine işaret ettiğini internette kemençe ustası Mehmet Gündoğdu’nun sitesinden öğrendim. Bütün bunlar da bende, kemençenin Doğu Karadeniz Rumlarının enstrumanı olabileceği izlenimini uyandırdı.

Yine konuyla ilgili olarak internette gezinirken, Aclan Sezer Genç adlı bir horon eğitmeninin sitesinde yayınlanan vidyoların tümünde horonun erkekler tarafından oluşturulan ekiplerce tepildiğini ya da oynandığını gördüm. Horon aslında geleneksel olarak kadın-erkek birlikte oynanan bir oyun olarak bilinmesine rağmen bu sitede, adı geçen eğitmen tarafından kadın-erkek birlikte oynanan horonun, karma horon olarak adlandırıldığını ve horon türlerinden biriymiş gibi gösterildiğine tanık oldum.

Gerçi Doğu Karadeniz’deki yayla şenliklerinde ve düğünlerde horonun kadın-erkek birlikte tepildiğini televizyonlarda zaman zaman izlesek de, son yıllarda toplumumuzun giderek dinselleştirilmesine paralel olarak kadının toplumsal yaşamdan her geçen gün biraz daha uzaklaştırılmasının, bu alanda da kendini hissettirdiğini ve horonun artık daha çok erkek erkeğe oynanan bir oyuna dönüştürüldüğünü görmemek mümkün değil.

Anayasamıza göre Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlettir; oysa din ve devlet işlerini birbirinden ayıramayan ve anayasasında devletin Ortodoks olduğu belirtilen Yunanistan, Avrupa Birliği’nin tek laik olmayan ülkesidir. Buna karşılık konuya, laikliğin en temel özelliklerinden olan kadın/erkek eşitliği bağlamında bakıldığında, kağıt üzerinde yazılanlardan çok farklı bir durumla karşı karşıya kaldığımız görülmektedir.

Tavernaların, Yunan halkının kadınlı/erkekli bir arada bulundukları, yiyip, içip birlikte eğlendikleri geleneksel mekanlar olduğu dikkate alınırsa, grubumuzun üyeleri dışında, Türkiye geneliyle karşılaştırıldığında, toplumsal yaşama özgürce katılım açısından, Yunanlı kadınların Türk kadınlarına oranla daha ileride olduklarının  rahatlıkla söylenebileceği kanısı bende uyandı. Bu da doğrusunu söylemek gerekirse, bir cumhuriyetçi olarak beni üzdü.

Bu değerlendirmelerimin, bilgiden çok dar bir bölgede yapılan gözlem ve izlenimlere dayalı olduğunu biliyorum. Bu nedenle de, Yunanistan’ı, Yunan halkını, folklorunu, eğlence ve yemek kültürünü bilen arkadaşların bu konuya katkı vermelerini bekliyorum.

İSTANBUL’DA YAŞAYAN YUNAN UYRUKLU RUMLARIN 1964 YILINDA SINIR DIŞI EDİLMELERİ OLAYI:

Gezimiz sırasında Rehberimiz Dimitris’in, Heybeli Ada Rumlarından olduğunu ve 1964 yılında ailece Yunanistan’a(Atina’ya) göç ettiklerini hepiniz anımsayacaksınız sanırım. Bu açıklamasından sonra yaptığımız bir ikili görüşmede Dimitris’e, Kıbrıs’ta 1963 Noel’inde yaşanan olaylardan sonra gönderilen Rumlardan olup olmadığını sordum. Dimitris bu sorumu, “Benim Kıbrıs’la ne işim olabilir? Bana ne Kıbrıs’tan” diyerek, biraz öfkeli, biraz da konuyu geçiştirmeye çalışan bir yaklaşımla yanıtladı.

Aslında Türk/Yunan ilişkileri açısından büyük önem taşıyan bu olayı, Dimitris’in duygusal tepkisini de dikkate alarak, objektif bir yaklaşımla ele almayı ve yazımı bu olayın değerlendirmesiyle tamamlamayı gerekli gördüm.

İnternette yaptığım araştırmalar sonucunda yazımın bu bölümünü, Ege Makedonya’sından İstanbul’a göç etmiş bir ailenin çocuğu olan 1953 İstanbul doğumlu araştırmacı yazar Bojidar Çipof’un İlk Kurşun Gazetesi’nde yayınlanan 24 Mart 2011 tarihli  “1964’te YUNANİSTAN VATANDAŞI RUMLAR TÜRKİYE’DEN SÜRGÜN DEĞİL SINIR DIŞI EDİLDİLER” başlıklı yazısından yararlanarak yazdım.

1964’te Yunanistan ile Türkiye, Kıbrıs’tan ötürü savaşın eşiğindeydiler. Aralık/1963 sonunda Kıbrıs’ta, Rumlar tarafından tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen trajik olaylar gerçekleşti. 20 Aralık’ta Türk köylerinde kıyıma başlayan dini bütün Hıristiyanlar, “24 Aralık Noel Gecesi” ellerindeki silahları Binbaşı Nihat İlhan’ın savunmasız ailesine çevirdiler ve eşi Mürüvvet ile küçük çocukları Kutsi, Hakan ve Murat’ı acımasızca katlettiler. Bir banyo küvetine sokularak katledilen bu insanların fotoğrafı Türkiye’de büyük bir infial yarattı. 103 köy boşaltıldı, toplam 25.000 soydaşımız sürgün edildi.

Bu arada 1964 başlarında bir gelişme oldu ve Beyoğlu’nda gizli faaliyet gösteren bir Yunan derneği ortaya çıkarıldı. Bu derneğin adı “Elliniki Enosis” yani “Helenik İlhak” tı. Savaşın eşiğine gelinmiş bir ortamda böyle bir adla gizli faaliyet gösteren ve kayıt dışı makbuzlarla Rum Cemaati’nden bağış toplanması İsmet İnönü Hükümeti’ni harekete geçirdi. Bilindiği gibi Enosis yani ilhak, Kıbrıs’ın Yunanistan’a katılması anlamına gelir.

Makarios, Kıbrıs’tan önce İngiltere’nin Başpiskoposu’ydu ve adadaki Yunanlılardan/Rumlardan zorla bağış ya da haraç topladığı için yapılan ihbarlar sonucunda ve İngiltere’nin tepkisi üzerine, devrin Rum Patriği Athenagoras tarafından Kıbrıs’a tayin edilmiş ve yeni görevine başlamasından kısa bir süre sonra da Kıbrıs olayları patlak vermişti.

Derneğe yapılan baskında binlerce –ki bunların tümüne yakın kısmı 1930 anlaşmasına dayalı olarak bulunan ve TC vatandaşı olmayanlardı- bağış sahibinin adı ortaya çıktı. Bu gerçek, ne yazık ki, çok sınırlı sayıda kaynakta bulunur ve gizlenen tarihtir.

İşte bu durum karşısında henüz “Kanlı Noel” in acısı içinde bulunan Türkiye,  1930 yılında İnönü ve Venizelos arasında imzalanan  “İkamet Ticaret ve Seyrüsefanin Anlaşması” nı İsmet İnönü Hükümeti’nin 16 Mart 1964 tarihli Genelgesi ile feshetti ve Türkiye’de yerleşik Yunanistan vatandaşlarının altı ay içinde ülkeyi terk etmesi şeklinde bilinen süreç başladı.

1964’te gönderilenler ya da sınır dışı edilenler TC vatandaşı olmayan Yunan uyruklulardı. O tarihte hiçbir  TC vatandaşı Rum sınır dışı edilmedi. Bir ülke, kendi vatandaşı olmayanı uluslar arası hukuk çerçevesinde her zaman hudut dışına çıkarabilir ve bunu adı sürgün değildir. Sürgün;  bir ülkenin kendi vatandaşlarını sınır dışı etmesine denir. Yalnız TC vatandaşı oldukları halde 1964 yılında Yunanistan’a giden birçok Rum’un bulunduğu da göz ardı edilemez; ancak bunlar aile ve akrabalık bağları nedeniyle kendi istekleriyle gidenlerdi.

Ama bu konu, Türkiye’ye hiçbir zaman dost olmamış iç ve dış odaklarca sürekli çarpıtılarak Yunanlılar mazlum, Türkiye de zalim olarak  gösterilmek istenir.

Yaşanan olaylar ve belgeler ilgili herkes tarafından bilindiği halde, başta Agos Gazetesi olmak üzere kimi Türk gazeteci ve yazarlarının, 1964 yılında İstanbul’da yaşayan Yunan uyruklu Rumların sınır dışı edilmeleri olayını ısrarla sürgün olarak nitelendirdiklerini internette yaptığım araştırmalar sırasında üzüntüyle saptadım.

İşte 1964 yılında İstanbul’da yaşayan Yunan vatandaşı Rumların bir hükümet genelgesi ile sınır dışı edilmeleri olayının ardındaki gerçekler özetle yukarıda anlatılanlardan ibarettir. Muhtemelen Dimitris ve ailesi de söz konusu uygulama kapsamında İstanbul’dan Atina’ya göç etmiş olabilir.

İnönü Hükümeti, bu kararlı, uluslar arası hukuka ve ülkemiz çıkarlarına uygun uygulamasından ötürü asla suçlanamaz; aksine takdirle anılmalıdır.

İnönü Hükümeti’nin hukuki yönden en küçük bir açığı olsaydı ABD ve Avrupa hep birlikte Türkiye’nin üzerine çullanırlardı. Bilindiği gibi ne ABD ve ne de Avrupa gıklarını bile çıkaramamışlardır.

Yazımda Türk ve Yunan halklarının dostluğuna ve kardeşliğine ilişkin değerlendirmelerimi hep ılımlı, ölçülü bir iyimserlikle yaptığımı özellikle vurgulamalıyım. İki ulusun özgür iradelerine dışarıdan bir müdahale olmasa barış ortamının kolaylıkla inşa edilebileceğine bütün kalbimle inanıyorum. Bunun en inandırıcı kanıtı, son yıllarda sağlanan kolaylıklar sayesinde alış/verişlerini Ayvalık’tan yapmaya başlayan Midillili Yunanlılar ile Ayvalıklı vatandaşlarımız arasında oluşan dostluk ortamıdır. Ama bu dostluğun iki ulus arasında kalıcı bir barışa dönüşmesini kısa vadede mümkün görmüyorum. Çünkü buna Yunan Kilisesi ve Yunanlı politikacıların izin vereceklerine inanamıyorum.

Yunan Kilisesi, 1821 Mora ayaklanması ile başlayan ve dün denecek kadar yakın geçmişe kadar süren tüm Rum isyanlarının tahrikçisi ve düzenleyicisidir. Bu başkaldırıların hemen hepsine Rum Ortodoks papazlar önderlik etmiş ve bu isyanlar sırasında isyan bölgesinde yaşayan Türkler vahşi katliamlara tabi tutulmuşlardır.

Osmanlı yönetimine karşı verdiği bağımsızlık mücadelesini gerekçe gösteren Yunan Kilisesi, Yunan Devleti’nde payı olduğu iddiasından ve Türkiye’ye yönelik emellerinden hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Dolayısıyla başta siyaset olmak üzere tüm kamu alanlarının Yunan Kilisesi’nden, ruhban sınıfından, Ortodoks Hıristiyanlığın kurallarından ve tüm simgelerinden arındırılmadığı ya da daha özlü bir deyişle Yunan Devleti laik bir yapıya kavuşturulmadığı sürece kalıcı bir Türk/Yunan barışı beklemenin ham hayalden öte bir anlam taşıyamayacağı düşüncesindeyim.

Bu noktada Yunanlı politikacılar için ise şunlar söylenebilir:

Kilisenin ekonomik gücünden ve toplumu yönlendirme yeteneklerinden endişe duyan Yunan Hükümetleri de ne yazık ki, kilisenin 190 yıllık statüsünü değiştirmeye cesaret edemiyorlar. Ama her şeye rağmen yine de politikacılardan umut kesilmemesi gerekir. Çünkü politikacıdan umudu kesmek demokrasiden umudu kesmek anlamına gelir. Yunan Devleti’nin laikleştirilebilmesi için Kiliseye karşı devlet ve halk ittifakının mutlaka gerçekleştirilmesi gerekir. Bu ittifakı gerçekleştirecek olanlar da kuşkusuz ki, politikacıdan başkası olamaz.

Selanik/Kavala gezimiz sırasında kuzey Yunanistan’da kapısına kilit vurulmuş onlarca fabrika gördük. Uğradığımız yerlerde, ülkemizde olduğu gibi özellikle eğitimli gençler arasında çok yaygın bir işsizlik olduğundan yakınıldığına tanık olduk. Yunan ekonomisinin çok derin bir kriz içine girdiğini zaten biliyorduk; ama gezimiz sırasında bölgesel de olsa bu duruma gözlerimizle de tanık olduk. Yunanistan’ın, bırakınız kısa vadeyi, orta vadede bile bu krizi kolaylıkla atlatabileceğine pek ihtimal vermiyorum.

Ekonomisi bu durumda olan bir ülkenin politikacısı, sıkıştığında halkın dikkatini kolaylıkla kaydırabileceği Türkiye kartından vazgeçebilir mi?

Yazımı karamsar bir değerlendirme ile bitiriyor olmam beni üzse de, pişmanlık içinde değilim; çünkü doğruları yazdığıma inanıyorum.

Türk/Yunan barışının kalıcı, yıkılmaz bir temel üzerine inşa edilmesi samimiyetle isteniyorsa, her iki ülkenin arşivlerinin tarihçilerden oluşturulacak kurulların incelemesine açılması ve gerçeklerin ortaya çıkarılması gerekir.

Ama böyle bir bilimsel yaklaşıma Ermenistan nasıl yanaşmıyorsa, Yunanistan’ın da yanaşabileceğini hiç sanmıyorum.

Sadece Mora ayaklanmasından başlayıp günümüze uzanan 190 yıllık sürecin incelenmesi bile Yunan isyanları nedeniyle yüz binlerce Türk’ün bebek/çocuk, yaşlı/genç, kadın/erkek demeden vahşice katledildiklerini ortaya koyacaktır.

Batının şımarık çocuğu Yunanistan’ın, tarihinin bu karanlık sayfalarıyla yüzleşmeye hazır olduğunu kim söyleyebilir?

SON SÖZ: Bütün bu olumsuzluklara rağmen ve Kemalizm’in barış çağırısının, emperyalistleri ve yerli işbirlikçilerini kapsamadığını vurgulayarak, ”YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ”

Hepinize sevgi ve saygılar sunarım.
Hamdi Küçükkırca
07 Mayıs 2011

6 Mayıs 2010 Perşembe

Hıdırellez Üzerine

Hıdırellez beşbin yıllık gelenek 5-6 Mayıs



Baharın gelmesi, doğanın yeniden canlanması ve bolluk-bereket için yaklaşık 5 bin yıldır kutlandığı bilinen Hıdrellez geleneği, İbraniler aracılığıyla Suriye; Mısır üzerinden de eski Yunanistan’a, buradan da Anadolu’ya geçmiş.

İlkçağlardan beri Mezopotamya, Anadolu, İran, Yunanistan ve Doğu Akdeniz çevresindeki ülkelerde bahar veya yazın gelmesi nedeniyle çeşitli törenler yapılıyor.

Hıdırellez inanışının özelliklerini taşıyan ilk törenler M.Ö. 3 binin sonlarında Mezopotamya’da, Fırat ve Dicle nehirlerinin etrafına bolluk ve bereket getirmesi için Tommuz veya Dumuzi adı verilen tanrı adına yapılıyordu.

Anadolu’da Hıdrellez, yaygın inanışa göre, Hızır ile İlyas peygamberlerin bir araya geldiği günün anısına, 5-6 Mayıs’ta kutlanıyor.

Hıdrellez günü, eski Türklerdeki halk takvimine göre 6 Mayıs-8 Kasım (Hızır Günleri) tarihleri arasındaki yaz mevsiminin başlangıcı kabul ediliyor. Hıdrellez’in yaklaşması ile de çeşitli hazırlıklar yapılıyor. Hızır peygamberin eve uğramasını sağlamak için evler, ev eşyaları, mutfak eşyaları, kıyafetler temizleniyor. Hıdırellez günü kuzu veya oğlak kesilip, çeşitli yemekler hazırlanıyor. Bazı bölgelerde birgün öncesinden oruç tutularak karşılanan Hıdrellez gününde, “Hıdırlık” adı verilen mesire yerlerine gidilerek çeşitli eğlenceler düzenleniyor.


Hıdırellezsözü, insanlara iyilik yapmakla görevli,kutsal varlıklar olduğuna inanılan, Hızır ve İlyas adlarında iki arkadaşla ilgilidir.

Hızır-İlyas söylemi, halk arasında uzun yıllardır süren kullanımın sonucu yıpranmış ve r0;Hıdırellezr1;şeklini almıştır.

Yöresel söylentiye göre:Hızır da İlyas da insanları ve doğayı çok seven, iyilik yapmaktan paylaşmaktan ve paylaştırmaktan hoşlanan, yardımsever iki arkadaştır.

İlyas'ın herşeyi merak edip sormak gibi bir alışkanlığı vardır.Hızır ne zaman birşey yapsa İlyas hemen:r1;Neden yaptın, niye yaptın ?r1;türünden sorularla bunaltırmış onu.Hızır önceleri umursamamak istemişse de sonraları dayanamaz olmuş İlyas'ın bu meraklı ve sürekli sorularına.

Bir gün.r1;Bu böyle olmayacak,ya sen bana sorular sormaktan vazgeçeceksin ya da ayrı ayrı çalışacağızr1;demiş Hızır.Aralarında böyle bir sorunun çıkmasına üzülen İlyas,bir daha sorularıyla onu rahatsız etmeyeceğini söyleyip özür dilemiş.Ancak,huy bu ya, bir süre sonra sözünü unutup sormuş yine,r1;Bunu neden böyle yaptın?r1;diye. Hızır'ın tepkisi üzerine de yine söz vermek zorunda kalmış.Kalmış kalmasına ama birkaç gün ancak dayanabilmiş ve yine unutup sorular sormaya başlayınca ayrılmaya, yalnızca yılda bir gün, buluşmaya karar vermişler.Bu birbirini çok seven iki arkadaş.!

İşte r0;Hıdırellezr1; adı altında, her yıl Mayıs ayının altısında, yurdumuzun hemen her yöresinde, türlü etkinliklerle kutlanan günün söylentili öyküsü.

Merzifon ve yöresinde Hıdırellez ile ilgili geleneksel kutlamalar sırasında şunlar yapılır:

-Hıdırellez'in her yıl 5 Mayıs günü ikindiden sonra başladığına inanılır.

-5 Mayıs günü ikindiden sonra, genellikle kadınlar, Kümbet Hatun Türbesi'ni ziyarete giderler.Türlü dileklerde bulunup,mumlar yakıp,dua ederler.Dileklerini ,türbe çevresindeki küçük taşlarla ya da önceden hazırladıkları modelize şekilleri herhangi bir yere bırakarak yaparlar.

-5 Mayıs günü akşamı, gül dallarına paralar asılır.(Eskiden kese içine para dikilip gül dibine gömülürmüş.)ya da açık cüzdan bırakılır.Böylelikle bolluk ve berekete ulaşmak,varlıklı kişiler olmak düşlenir.Asılan paralar ya da cüzdanlar 6 Mayıs sabah erkenden geri toplanır.

-Evdeki her kişi için yedi fasulye ya da yedi nohut ekilir,gelebilecek kötülüklerin bunlara gelmesi dilenir.

-5 Mayıs akşamı evlenme çağına gelmiş kızlara bulaşık yıkattırılmaz.

-5 Mayıs günü (Nişanlılar arsında)oğlan evi,kız evine Hıdırellez Kurbanı, olarak süslenmiş bir koç gönderir.Bu kurban ertesi gün kesilerek birlikte yenir.Yemeğe çağırılanlar,çarşaf,havlu

yemeni ve gönüllerinden kopan armağanlar getirirler.Getirile n armağanlar ipler üzerinde sergilenir.

-Hıdırellez günü,erkenden kalkılıp kapılar açılır.Genç kızlar için hazırlanan sandıklar açılır.Açılır ki eve bereket dolsun, genç kızımız da iyi bir evlilik yapsın.

-Hıdırellez günü,bazıları sabah gün doğarken kırlara,bağlara,bahçelere çıkıp buralarda Hızır'ın ayak izlerine basarak bolluğa ulaşmayı düşler.

-Hıdırellez günü,doğa ve insan sevgisi çok önemlidir;çünkü Hızır ve İlyas,insanları ,doğayı, iyiliği ve cömertliği seven, bereketin simgesi olan, kutsallıklarına inanılan dinsel varlıklardır.

-Hıdırellez günü, hiçbir yeşil dalından koparılmaz.

-Hamur işleri,dolmalar, türlü yiyecekler hazırlanarakr1; NAZIRr1;adı verilen yerde, Merzifon-Samsun karayolunun yol kenarında, yiyip-içip eğlenilir.(Önceleri Hıdırellez kutlamaları, evlerde,herkesin kendi bağ ya da bahçesinde, daha kalabalık gruplar olarak da

Karamustafapaşa Köy'ü yakınlarındaki r0;Pehlivanr1; denilen yerde yapılırdı.)

-Merzifon'da sobalar, Hıdırellez'le birlikte kaldırılır.

-6 Mayıs günü ikindi zamanı Hıdırellezin bittiğine inanılır.Ancak eğlenceler hava kararıncaya değin sürer.

-r1;Hızır uğrasın! r0; dileği bolluk gelmesi anlamında kullanılır

BÜYÜK LAROUSSE GÖRE HIDIRELLEZ
HIDIRRELLEZ- a-(Hızır ve İlyas'ın adlarından)Folk. Hızır ve İlyas Peygamberlerin her yıl buluştuklarına,doğanın yeniden canlandığına inanılan ve halk takviminde yazın başlangıcı sayılan gün(6 Mayıs)Bu günde yapılan şenlik ve törenler.

ANSIKL.Söylentiye göre, Hızır ve ilyas Peygamberler, ölümsüzlük suyundan(Ab-ı Hayat)içmiş iki kardeş ya da dosttur.Her yılın 5 Mayıs'ın? 6 Mayıs'a bağlayan gecesi buluşup doğaya can vermek üzere sözleşmişlerdir.Hızır ak sakallı kırmızı papuçludur.Üzerinde çiçeklerden yapılmış bir cüpbesi vardır.Baharın müjdecisi sayılan Hızır,bitkilere can verir,darda kalanların yardımına koşar.Ayaklarının bastığı yere baharın bereketi yerleşir.

İlyas ise uzun boylu ve nur yüzlüdür.Elinde uzun bir değnek taşır,keçi derisinden yapılmış uzun bir gömlek giyer.O da suların,bir başka inanışa göre de hayvanların koruyucusudur. Gezindiği yerlerde hayvanların bereketi artar,sayıları çoğalır.

Anadolu'nun birçok yöresinde Hıdırellez gecesi dilenen dileklerin gerçekleşeceğine,hastaları n iyileşeceğine,uğursuzlukların sona ereceğine,sorunlara çözüm bulunacağına,kısmetlerin açılacağına ve bereketin artacağına ilişkin yaygınbir inanış vardır.Bu nedenle de 5 Mayıs'ı 6 Mayıs'a bağlayan gece kırmızı bir bez içine madeni paralar konarak gül dalına asılır.Böylece bereketinin artacağına para ertesi sabah erkenden yerinden alınıp cüzdana yerleştirilir ya da para kesesinin dibine dikilir.Ev sahibi olmak isteyenler, dört yol ağzına ya da bir gül dalının dibine, kibrit kutusu, hamur,çöp vb. şeylerle ev benzeri maketler yaparlar ve ertesi gün erkenden geri alırlar.

Evlenmek isteyen kızlar gelin maketi yapar ve gül dalına asarlarsa evlenecekleri kişiyi düşlerinde göreceklerine inanılır.Aynı amaçla tuzlu yiyecekler yiyip su içmeden yatmak gelenektendir.

Düşlerinde kendilerine altın tastan su verecek kişinin koca adayı olduğuna inanılır.

Evlenmekte gecikmiş olanlar o gece başlarının üzerinde kilit açtırırlar.

O yıl şansının açık olup olmadığını denemek için başvurulan uygulamar da vardır:

Anadolu'nun birçok yöresinde 5 Mayıs gecesi,kapının önüne süt dolu bir tas konulur,bu süt yoğurda dönüşürse evin bereketinin artacağına,evdekilerin şansının açılacağına inanılır.Yalnız, uğurun bozulmaması için kimsenin bu konuda birbirine soru sormaması gerekir.

Aynı amaçla,boyları eşit iki yeşil soğandan birine beyaz;diğerine siyah iplik bağlanır.Ertesi gün bakıldığında beyaz iplik bağlı olan daha çok büyümüşse o yılın uğurlu geçeceğine yok eğer siyah iplikli daha çok büyümüş ise yılın çileli geçeceğine inanılır.

Anadolu'nun hemen her yöresindeki yaygın bir uygulama da : 5 Mayıs akşamı su dolu bir çömlek içine genç kızların yüzük, küpe, toka vb. takılarını koyup gül dalının altına bırakmalarıdır. Ertesi gün anesinin ilki olan bir kız çocuğuna bu eşyalar tek tek aldırılır.Bu sırada maniler okunur okunan mani çömlekten takısı çıkan kızın kısmetidir.

Anadolu'nun bazı yörelerinde de Hıdırellez günü, kasım ayından mayıs ayına değin süren kış döneminin hesaplaşma günüdür.O gün hayvan sayımı yapılır, çobanın hesabı kesilir,yaz dönemi için yeniden anlaşmalar yapılır.

Anadolu'nun her yöresinde, Hıdırellez günü kırlara çıkıp çeşitli eğlenceler düzenlemek gelenektir.O gün kırlarda koşup oynayanların kışın güçlüklerinden kurtulacağına inanılır.Kırlardan toplanan kırk tür bitkiden kaynatılarak elde edilen suyun, tüm hastalıklara iyi geleceği inancı da yaygındır.

Osmanlılar zamanında, İstanbul'da tüm gün süren eğlencelerle kutlanan Hıdırellez, Anadolu'nun birçok yöresinde günümüzde de yaşatılır.Doğayla iç içe ve ona bağımlı olan kırsal yöre insanınca canlı bir biçimde yaşanılan bu gelenek,bir tür gündönümü şenliği niteliği taşır.


Nur Algan Esen.




Sevgili Nur,
Basin yayin mezunu, bizden epey sonraki nesilden
bir hanim arkadasimiz oyku yazma denemeleri yapardi.
Onun araciligiyla Kitapci dukkanina gidip geldigimiz bir Yayinci vardi
Ankara'da bir edebiyat dergisi cikarirdi.
Benim de bir kac siir ve oyku cevirimi yayinlamisti.
Bana bir gun cevirlmek uzere;" And Now Miquel"
adli bir cocuk- genclik kitabi verdi.
Cevirip, goturdum,o sirada bazi sorunlari vardi, kitabi, kursun baski
teknigiyle bastirdigindan redaksiyonu pek iyi olmamisti.
Yayimci, kitabin adini" Hadi Bakalim Mique"l koydu.
Oykusu gercek yasamdan alinmisti.
Orta Amerika'da Ispanyol asilli, besici bir ailenin oykusuydu.
Yazari fotografci/ ressamdi gaiba ?
Sanati icin o ailenin yaninda kalmis yasadiklarini yazmisti.
Miquel'in, bir dilegi vardi, yaz geldiginde buyuk erkeklerle
birlikte o da Sangre De Christo Daglarina yaylaga gitmeyi cok istiyordu.
Miquel'in bizim azizizimizdir diye tanittigi, aziz, cifcilere yardim eden
bir azizdi. Adi:Saint Ysidro! : Ysidro- Idris?
Her yil,, Ilk baharda, Mayis ayi baslarinda
bir gun Saint Ysidro gunu kutlaniyordu.
Aksamdan dilekler yaziliyor, ertesi gun toplu yemek yeniyor...
O yil Saint Ysidro gununde abisi askere gitmeyi dilediginden,
dagda Miquel'e ihitiyac duyulacagi icin, Miquel'in dilegi de
olmus, daga gidebilecegi haber verilmisti kendisine.
Dunya ne kadar kucuk degil mi?
Sevgilerimle,


Semra Toprak

4 Kasım 2009 Çarşamba

Armut ve Kavut Meselesi

Kıymetli Sermuharririmiz,
Bu gavutun içinde öğütülmüş armut kurusu da varmış...
Elbette tadına bakmak isteriz...
Hakkında bu kadar bilgi döktüren Vecdi dostumuz denemeden edemez.
O sıra yanında olmak lâzım.
Lâkin  Bedri Rahmi aşağıda da görüleceği üzere,

"İşte armutlarımız çırılçıplak
Ne avret mahallerinde yaprak
Ne de kendilerini verirken naz ederler"
arkasından da,
"Isır meyveleri tosunum birer birer
İnsanoğlu cennetlerin en güzeline
Meyveleri ısırarak girer."
diyor.
Demek ki kurutmaya bekletmemek lâzım...
Isırarak yemeli...
 Armudu o haliyle muhafaza için ne yapmak lâzım geldiği
ekteki kısaltılmış çeviride mevcut.

                                                                           



Oğlum Mehmede
Meyvelerimizi Takdim Ederim
 İşte armutlarımız çırılçıplak
Ne avret mahallerinde yaprak
Ne de kendilerini verirken naz ederler
Üç aylık sabinin gülüşü
Yağmurun kendiliğinden dökülüşü gibi
Herşeylerini verirler
Yabana atma meyvelerin şehvetini tosunum
Şehvetle nur
Yalnız meyvelerin cennetinde
Haşrüneşr olur
Dalından ayrılan meyveye kulak ver
Hâlâ içerisinde toprağın uğultusu
Ve için için akan serin çeşmeler.
Isır meyveleri tosunum birer birer
İnsanoğlu cennetlerin en güzeline
Meyveleri ısırarak girer.
Oğlum Mehmede meyvelerimizi takdim ederim
Dilerim Allahtan
Meyve ağaçları sıralansın ömrün boyunca
Hazzın biri tükenmeden
Öteki yansın dallarda alev alev
Ve rüyalarına salkımların buğusu dolsun
Cürmün çağla taşlamaktan
Yaran böğürtlen dikenlerinden
Ölümün ağulu dutlard
                             Bedri Rahmi Eyüboğlu

FREE Animations for your email - by IncrediMail! Click Here!

12 Ekim 2009 Pazartesi

Saklı bi şey yok (Bir Cumhuriyet Hikayesi)

Kimse " bana ne senin köy'ünden" demediğine göre devam ediyorum

Efendim,bendeniz.

İşte böylesine yiğit,

Böylesine zeki,

Ve böylesine gürses'li bir köy'den çıkmışım.

Benim dedem.Köy'ün "hatip hocası"dır

"İmiş " demiyorum,çünki 90 küsür yaşında ölen dedemi,aklım başımda iken tanıma fırsatım oldu.

Kendi davarının yağını,

Kendi kovanının balını yer,

Kendi cigarasını kendisi sarar,

"kav" ve "çakmaktaşı" ile yakar.

Kendi kavurup çektiği kahvesini,

Tepesinde her daim asılı cezvesi'nde,

Gün boyu başında oturduğu,

Yine her daim yanan " ocak" ta

Odun ateşinde,külünde, kendi pişirir.

İçer ve servis yapar.

"hatip hoca" elbette şimdiki hocalar gibi,

Tarikatçı,şeriatçı,cemaatcı,yalancı ve şarlatan hiç değildi.

Sadece "Cuma" ve "bayram" namazlarını kıldıran,

"Aydın" ve "Atatürk "çü

Harf devrimin den sonra,

" Millet Mektebi" adı altında

Köylerde açılan,ve köylüye

Geceleri erkeklere,

Gündüzleri kadınlara,

Okuma,yazma ve yeni alfabeyi öğreten

Okullara ,

Alpu köy'ünde öncülük yapmış

Ve herkesten önce kendi çocuklarını okutmuştur.

Bunu daha iyi anlatabilmem için

Burada bir parantez açmam lazım

(Dedemin 2 oğlu ,biri öğretmen diğeri orman yüksek mühendisidir.

** Yol'un,Okul'un olmadığı o yıllarda ilkokul 3 ten itibaren evden köy den uzakta ve tamamen yatılı gerçekleştirilen bir eğitim ile **

Öğretmen olan amcamın oğlu DTCF Rus Filoloji,kızı Veteriner hekimdir.

DTCF mezunu amcaoğlunun üç cocuğundan 2 oğlu spor akademisi mezunu ve bir kızı Orman Yüksek Mühendisidir.

Veteriner amca kızının tek oğlu ise SBF mezunudur.

Orman Mühendisi Babama gelince 5 Çocuk okutmuş

3 erkek sırası ile DTCF İtalyan filolojisi,DTCF Fransız Filolojisi ben,SBF iki kız ise Adana iktisadi ticari ilimler akademisi.

İtalyan ağabeyin kızı ODTÜ, oğlu Marmara Ün..Almanca İnformatik

Fransız ağabeyin iki oğlu Amerikada UTAH'ta elektrik mühendisliği

Benim oğlan ve kız İzmir 9 Eylül,İktisat ve Ekonomi

Kızkardeşimin 3 kızı sırası ile İ:Ü İktisat .Marmara Ü ekonomi.ve Boğazici Psikoloji mezunu

Diğer kızkardeşimin oğlu İzmir 9 Eylül Amerikan dili,kızı İ.Ü Amerikan dili mezunudurlar.)

4 aileden oluşan,25 haneli,altmış nüfuslu Alpu Köyü'nün sadece " bir "ailesinden çıkan, 24 üniversite mezunu insanlar bunlar.

Demekki Atatürk'ün kurduğu bu Cumhuriyet." O " nun önderliğinde.

Tüm yokluklara rağmen

"Millet mektepleri"

"Halk evleri"

"Öğretmen okulları "

İle,Aydın bir nesil yetiştirmek için

Her zorluğu aşmak için uğraşmış,

Sonrakiler naapmış, ?

Bunların hepsini kapatmış

Körpe beyinleri,

Örümcekli kafalara teslim edip,

Aradan 70 yıl geçtikten sonra

"baba beni okula gönder" kampanyalarına muhtaç etmişler.

xxxxxxx

Cumhuriyet'in 10.ncu yılında ,

Onuncu yıl marşını tüm Millet'e öğretmek için,

Bir seferberlik yapılıyor.

Önce okullarda talebelere öğretilen bu marş'ı,

Gidip köylerinde köylüye öğretmeleri için

Sonradan bu talebelere izin veriliyor.

O zaman Adana'da ortaokul 2 nci sınıfta okuyan Babam,

Köy'e gelip,Dedeme anlattığında,

Tüm köylüyü topluyorlar

Ve ertesi günü köyde yapılacak merasimde söylenmek üzere Marş'ı ezberletmeye çalışıyorlar.

Ama,

"köylü" ,"güfte" yi öğrenmesine rağmen,"beste"yi bir türlü tutturamıyor ve bu nedenle Marş söylenirken de her kafadan bir ses çıkıyor.

Dedem bir çözüm buluyor;

"Arkadaşlar,bu Marş'ı ,Köy'ün düğün alayının bestesi ile söyleyelim"

Böylece tüm Köy tam bir uyum içerisinde ve haykırarak;

" Çekin halay düzülsün,

Hay leleli lele hay,

Sürmeli gözler süzülsün,

Hay leleli lele hay.

Halay'a gelmeyenin,

Hay leleli lele hay

Vurun böynu bükülsün,

Hay leleli lele hay"

Beste'si ile ve ;

"Çıktık açık alınla,

Hay lele li lele hay,

On yılda her savaşta,

Hay leleli lele hay"

Güftesi ile hep bir ağızdan,"Marş" eksiksiz ve tam bir uyum içerisinde söyleniyor.

Akşam olunca da

Her köylü bir eşek yükü odun ve çıra getirecek deyip,

"Karınca Dağı"nın

Aşağılar da

Pozantı vadisine bakan yamacına,

Bu odun ve çıralarla ".Onuncu yıl " anısına ,kocaman bir " 10 " yazıp,ateşe veriyorlarda,

Geceleyin bu ateş çemberini gören Pozantılılar,

Önce ne olduğunu anlamadıkları için "Alpu" yanıyor zannediyorlar.

Saner Gürdil

.



__,_._,___


10 Nisan 2009 Cuma

Toroslarda, Antalya'dan Elmalı'ya


Antalya, denilince hep sahili hatırlanır. Çocuklarm küçük iken, biz de bir kaç yazımızı Akdeniz sahillerinde geçirmiştik. Kaldığımız tesisin imkanları ölçüsünde 12-15 gün sahilde kaldıktan sonra dönerken de Toroslar’a vurup dağlarda bir kaç gün geçirmeyi adet edinmiştik.

Yine bir tatilin sonuna doğru, Elmalıda iki gece konaklamaya karar vermiştik.

Elmalı denilince de aklım hep karışır. Şehzade korkut, Abdal musa, Ümmî sinan, Şahkulu gibi isimler kafamda uçuşur. Şahkulu neden kıyam etti? Onca Türkmen nasıl peşine takıldı. Birkaç derviş, bir avuç Türkmen ile başlıyan hareket nasıl bir sele dönüştü. Bunlar zihnimi oyar durur.

Her neyse, benim paylaşmak istediğim, Elmalı yolculuğu idi.

1991 yılında, Eşim ve iki oğlumla, Kaş’tan Elmalı'ya gidiyoruz. Bir arkadaşım bize refakat ediyor. Yollar dar ve bitmez tükenmez dönemeçler... Hava korkunç sıcak. 1990 model toros arabamda serinlemek için bir düzenek yok. Ancak camları açabiliyoruz.

Sonunda Gömbe'ye geldik. Arkadaşımın bizi bir elma bahçesine götürdü. Gömbeli bir Türkmen'in bahçesi. Bahçenin bir köşesinde küçük bir ağıl. Ağılda kebaplık oğlaklar ve elmaların altında bir kaç masa. Bizim masamızı bahçenin kenarından akan gür bir suyun üstüne kurdular. Suyun serinliğinden faydalanalım diye. Bu işi yapan genç sıcaktan "börtlenmişsiniz diyordu.
Şaklanmış domates, kırılmış soğan, Harika bir yoğurt ve taze oğlak kebabından meydana gelen, yemeğimizi yerken, bolca da su tüketiyoruz. Masamızda su bitti. Su istedik. Hizmet eden delikanlı sürahiyi aldı. Akan suya daldırdı. Masaya bıraktı. Eşimin gözü adama takılı kaldı. Genç adam yaptığı işin yadırgandığını anlamıştı. Hemen arkamızdaki kayalık zirveyi işaret etti. Su oradan geliyordu. Endişeye mahal yoktu. Daha sonra su istemedik. Surahideki su da bitmedi. Bardaklarımızı akan sudan doldurduk.

Serinlemiştik. Açlığımız da hafif bastırmıştık. Arkadaşım Kebabın yanında rakının iyi gideceğini söylüyordu. Ben de yola devam edeceğim, araba kullanacağı gerekçesi ile reddediyordum. Elmalı'ya kadar gidecektim. Arkadaşım, bir iki saat oyalanıp serinlikte gitmenin daha uygun olacağından bahisle, beni ikna etmeye çalışıyordu.

Biz tartışaduralım. İlerdeki bir küme arasından, birisi bize doğru sökün etti. Çok zayıf, çok aksak, güneş yanığı birisi geldi. Bir kolu da çolaktı. Arkasına doğru kıvrılmıştı. Üç adım ötemizde dikilip selam verdi. Tek ayağının üstüde dikiliyor, diğer ayağındaki lastik ayakkabının ucu yere anacak değiyordu. Bez pantolonu, yamalı ceketi, sekiz köşeli şapkası güneşten ve yıkanmaktan, rengini kaybetmişti. Dikilirken bir yoksulluk anıtı gibiydi.

Selamdan sonra rahatsız ettiği için bağışlanma diledi. Sonra arkadaşıma adını sordu. Aslında tanımıştı. Doğrulatmak için soruyordu.

Emin olunca anlatmaya başladı.

-Ben ... köylüyüm. 1967 güzünde benim babam öldü. Biz cenaze kaldırıyoruz. Aynı gün senin de düğünün oluyormuş. ... Köyünden gelin almış köyünüze gidiyorsunuz. Bizim köyden geçeceksiniz. Rahmetli baban davulu .. Deresinde susturmuş. Bizim köyü köyü sessiz geçtiniz. Dağı aşana kadar davul çaldırmamış. Biz davul sesi duymadık. Geçerken alay, bize başsağlığı diledi. Yasımıza saygı gösterdiniz. Bu düğün gününüzde, bizim acımızı bölüştünüz. Baban rahmetliye teşekkür edemedim. Ama o babanın oğlu, o düğünün sahibi olarak, sana teşekkür etmeye geldim. Teşekkürümü kabul ediniz."

Adamın arkasına kıvrılmış gibi duran kolu birden düzeldi. Öne doğru uzanırken yeninden bir otuzbeşlik çıkıyordu. "Şunu da misafirinizle için." diye uzattı. Artık bu rakı içilecekti. İçtik.

Selam ve saygılarımla.

Yücel ÖZLEM.





1 Mart 2009 Pazar

Türküler Ve Kadınlarımız 2

Geleneksel yapı ile ilgili sohbete ben de bu yıl Temmuz ayında, Sivas, Doğanşar'da çektiğim, bu resimlerle katkıda bulunmak istedim. Kıyafetlerdeki değişimi dikkatlerinize sunmak isterim. Bazı hanımlar tarih sayfaklarından çıkmış gibi. Bu eski kıyafetler Halen yörede oldukça yaygın. Ancak artık sadece törensel bir kıyafet. Bu kıyafeti günlük hayatta giyen hanım sayısı parmakla sayılacak kadar az.

Kıyafetlerdeki değişim, davranışlarda da yoğun biçimde yaşanıyor. Bazı hanımlar artık böyle umumi yerlere çıkmaz iken bazıları kıyafetlerindeki değişime rağmen, bu etkinliğe aktif olarak ya da izleyici olarak, halen katııyor.

Eskiden oyunlar karışık oynanırken, şimdi cinslere göre ayrışma görülüyor. Bazı sıralarda halen karışık yapnın izleri var. Bu oyunlar gün boyu devam etti.

Eskiden sofralar da ortak iken şimdi ayrışma bu alanda da oldukça yaygın.

Yücel Özlem




Elinize saglik. bu guzel fotograflar bir dugunde cekilmis olsa gerek.
Giysiler okuma kitaplarindan aklimda kalmis bir siiri hatirlatti.
Su anda dusunup arastirmadan siirin
butununu ve Yazarini hatirlayamiyorum


TAHTACI GUZELLERI

Gunesi baltalarin ucunda tasiyarak
Burdan daha cok uzak
Bir ormana gidiyor tahtaci guzelleri....
Yemyesil ormanlarin
Bastaci guzelleri..."

Bu siirehangi kusagin okuma kitabinda rastlamistimbilemiyorum.
Belki kendi kitabimdi. Belki abilerimin.
Okumayi ogrendikten sonra eski evdeki dolaplari
karistirip buldugum okuma kitaplariResimli AyCocuk DergileriTasvir-i Efkar Gazete Koleksiyonlari uc kusagi kapsar.
Okuma kitaplarinin yeni turkce harfleriyle basili olanlari
Bu gun keske simdi elimde
olsalardi dedigim adlari GUZEL YAZILAR
olan dayilarimin okuma/ edebiyat kitaplariydi.
Sonra aramizda 10 yasi askin yil olan abilerimin kitaplariikinci kusakve sonunda 3. kusakbizim kitaplarimizAlfabeokuma kitabiGiderek Nihat Sami Banarli'lar...
Ozetle Calikusu'nu hem eski
hem yeni yazidan okumak mumkundu.

Bu dugun ya da solendeki geleneksel kiyafetli
kadinlari hatirlatan yukardaki siirbuyuk ihtimalle
benim ilk okul kitaplarimdan birisindeydi.
Selamlar.
Semra Toprak


Semra Hanımteşekkür ederim. Beğenmenize sevindim.
Yaklaşıkonbeş yıldır aralıklarla gittiğğim Tozanlı (Doğanşar) yöresinde birçok köyde yaşamgiyim ve davranış biçiminin tahtacı köyleri ile bezerlik gösterdiğini düşünüyordum. Demeksizde de benzer çağrışımlar yaptı.
Yücel Özden

Sevgili Y.ÖZLEM..
Oguzları Varsak boyunun 300evlik arıklı cemaatının kethudası Sis Dagında Oturan Osmanlı yandaşı Divanogullarına baglı iken..
Kozanoglu obası şefi Yusuf ..
töreyi bozmasını bahane ederek
Divanogulunu ortadan kaldırır..
Sis dagının adı degişir....
"Kozan" dagı olmuştur artık..
Maraş Elbistan (alevi) türkmen toplulukları Kozanogluna destek verirler.

Kozanoglu bölgenin tam hakimi olur..
Makkeme kurdurmaz hutbe okutmaz.. Osmanlı mültezimlerini oymaklarına katmaz..
baglaşık türkmen seyyar birlikleri..
Osmanlı kuvvetlerini ve Mısırdan yardıma gelen İbrahim Paşa kuvvetlerini ezer geçer..
Kozanoglunun derebey olarak namı alır yürür..
türküler yakılır..Kozanogluna..
Kozanoglu ermeni sarraflarını çokurovaya getirtir..
Bölgede kapalı ticaret başlatılır..
Bu günki Kadirli şehrini kurar..
Osmanlının .. "Fırka-i İslahiye" adıyla kurdugu silahlı birlikler..
Halep türkmenlerinden Bayat boyundan..
Reyhanlı obası etrafında toplanan hükümete yardımcı türkmen silahlı birliklerinin yardımıyla..1865-66 yıllarında uzun ugraşlardan sonra..
Kozanoglu yenilir ve yakalanır..
Reyhanlı obası ödüllendirilir..
Bu oba amik ovasında kışlagında yerleşige geçer..
kurdukları şekrin adıda obalarının adı olan Reyhanlıdır..
Osmanlı kendisine büyük yardımları olan ..
Reyhanlı Obası şefi Mursaloglu Mustafa'yı Paşa yapar..

Bu aile hala çok büyük ailedir..
Hatayın enbüyük toprak sahibi bu türkmen ailşesidir..
Hatay'ın (ilk ve son) Cumhurbaşkanı mursalogullarından çıkmştır..
şimdilerde İsranbul'da yaşarlar..
Sadece aile mezarlerı Reyhanlı'dadır..
İstanbulda vefat eden bir mursaloglunun cenazesi mutlaka Reyhanlıya götürülür..
Çukurova bölgesi 200 yıl boş kaldıktan sonra
ekime açılır..
Selçuklular Döneminde
Elbistan Maraş ormanlarında yaşayan.. Agaçeri türkmenleri. (Alevi).. Osmanlıya boyun egmezler.. Dadaloglunun avşarları ile birlikte Daglara ve ormanlara sıgınırlar..
hayatlarını ormancılık yaparak kazanmaya çalışırlar... bunlara bu yüzde..
"Tahtacı" adı verilir..buralardan kovulur..
Obalar oymaklar büyük panik içinde birbirini iterek kaçmaya başlar..
MaraşAdanaİçel.. Antalya.. Mugla.. Denizli İsparta.. Burdur Balıkesir Aydın yörelerinin ormanlarında yaşama devam ederler.. bu kaçakların.. hayvancılıgı bırakmayan ve genellikle sunnileşmişlere "yörük".. küçük tarıma geçenlerede "manav" derler..
özellikle tahtacılar..hiçbir şekilde kurulu düzenle ve osmanlı ile uzlaşmaya yanaşmaz..
tahyacıların en kalabalık boyu olan Çaylak boyu..
osmanlının tanzimatla birlikte başlattıgı yeni asker alma sistemini reddederler..
İran pasaportu yahut "kipti" tezkeresi alıp osmanlıya asker veremekten kurtulurlar.. Taki Atatürke kadar..

Bugün hala manavgat side.. antalya.. kemer.. korkutelinde tahta işleryahtacılar yapar..
sabah dagdan sideye gelir.. türistik motelin ahşap işlerini yaparlar akşam daglarına dönerler..
sırtlarında çiçekli işlikleri yanlarında çırakolarak koşturdukları kendi çocukları ile çok ciddi çalışırlar..
çalışırken..etrafla hiç konuşmazlar..
ikram ve bahşiş kabul etmezler..
veresiyeleri yoktur..
fiatları fikstir..
asla fazla yada eksik istemezler..
Çok fakirdirler..
patrondan diger yörelerden gelmiş işçiler gibi
zırt pırt yemek yada koka kola talep etmezler .. çok onurlu ve dürüstürler..
akşam olunca o günki hakkettikleri paralarını nakit ve peşin almadan.. asla gitmezler..
torbalarındaki aletler ilkeldir ama bu aletlerle harikalar yaratırlar..
Asabiyet (klan dayanışması) hala çok güçlüdür..
evde tüm kararları evin kadını verir..
tahtacıdan kız istersen.. anasından isteyeyeceksin.. babası bu konuda fikir bile beyan edemez..
eger tahtacı kadını "ı ıhh" derse obanın liderinin yada dedesinin lafı bile kar etmez asla zorlayamasın tahtacı anneyi..
o kadın tüzlerce yıllık gelenegine göre sorumluluk almış bu nedenle kararlarında özel duygularının yeri yoktur..
bir assubay... çevrede ne kadar saygın yahtacı liderleri varsa toplayıp kızın annesine kız istemeye gitmiş.. sevdigi tahtacı kızının annesini hiçbir şekilde ikna edememiş..
ama anne güzel ve akıllı konuşmasıyla assubay kardeşimizi neden bu işin olmayacagı konusunda ikna etmiştir
Kadınla erkek mutlaka aynı mekanda birlikte ibadet ederler.. birlikte ayine katılırlar..
yani dedekorkuttaki bamsı beyrek'in nişanlı banıçiçek gelenegi (Banıçiçek bamsı beyrek ile ok yarıştırır.. güreş tutar..)torosların ücra köşelerindeki tahtacı kadınları arasında hala sürmektedir..

Bitlisin türkmenlerden temizlenerek irandan getirilen kürd aşiretlerine teslim edilmesinden sonra.. buranın hakimi olan reisin.. Karakoyunlu soyundan bir türkmen kızı olan karısı..
at koşturur..ok atar..cirit oynar..
Kocası buna çok kızar..
ve "Biz KürdüzTürkmenlerin bu gelenegi bizim aramızda hoş ve makbul degildir.."der...
Türkmen kızı direnir..
Kocası türkmen kızını bir güzel döver.. dişini kırar..
Türkmen kızı kırık dişini.. türkmen beyi kardeşi İskendere (İskender Mirza olabilir) bir mendil içinde gönderir..

İskenderde..
Biz türküz.. bu gelenekte bizim aramızda hoş görülemez..
.......
İskender.. Türkmen kızına yapılan bu hakareti affetmez..
gelir.. Bitlis kürd şefini öldürür..
Kısacası.. Türkmen kadını hayli özgürdür..
Ama yerleşige geçtikçe ikincil durumu giderek agırlaşır.. ( bu öykü..Dogan Avcıoglu'nun araştırmalarından alınmıştır..)


Hoşcakalın..
Sevgiler Saygılar ve Selamlar..
Mekan

BİR TÜRKÜ HİKAYESİ -HEY ONBEŞLİ ONBEŞLİ

Sevgili Servet,
Yazını okuyunca; kaderin,insan iradesi ile bir ölcüde bağımlı olan iman ,ahlak ,iyilik kötülük gibi temel seçimler dışında, yazıldığı gibi geliştiğini ve bunun bazen, tesadüf diye adlandırdığımız ve bize çokda basit görünen birşeylere bağlandığını birdaha gördüm.
Ünal ,Murat ve Tekin'in DDY Müfettişi oluşundaki gibi... Tabiiki buna bağlı olarak herbirinin hayatında vukubulan gelişmeler.
Neyse bunlar, benim bakış açım. İstediğin gibi Ünalın sevdiği 15liler türküsünü ekde gönderiyorum. Neşet Ertaş Tan dinliyoruz.
(http://www.imeem.com/people/htNjerK/music/wD7gJMF9/neset-ertas-hey-onbesli-onbeslimp3/)
Türkünün birde hikayesi var. (Biraz uzun sıkılabilirsiniz)
Şöyle anlatılmakta;

HEY ON BESLI

Tas döseli yollardan sakirtili at arabalarinin gelip geçtigi demlerde Tokat bir dag içindeyken, gülü bardagi içindeyken, yüzü kaleye bakan ahsap evlerden birinin senligiydi Hediye, üç etegi sirma isleme, basi Tokat isi yazmali, yazmasinin ucu pembe oyali. Endami fidandan narince, boyu gül agaci misali küçücük, alimli, edali bir kizcagiz.

Kinali Kazova üzümlerinin toplanip pekmez yapildigi aylarda Tahtaoba Köyü'nün saygin ailelerinden birinin oglu Hüseyin görüverdi onu. Tenhada bulustular, iki gencin yüregi birbirine isindi.

Çok geçmedi aradan, Tahtaoba'dan dünürcüler geldi Hediye kizin evine. Köy agasi babanin biricik oglu Hüseyine'e istediler onu. ''Yasi küçücük ''dedi anasi ''Baba ekmegi yemedi doyuncaya dek''. Ekleyeceklerini söyledi oglan tarafi. ''Bizim oglumuzda yeni yetme...Söz edelim, aht verelim, bakleyelim. Gül yanakli Hediye bu yaz gelinimiz olur.''

Tez büyür kuzu misali, kiz kisminin da yuvadan kus misali kanatlanip tez uçani makbuldür. Hele talibi Tahtaoba'nin efendilerindense, bol haneye geln gidecekse, anasinin babasinin adini saydiracaksa firsat kaçirilmaz. ''oldu'' dedi büyükleri. Hediyenin ak ellerini bu bahar kinalayacaklardi. Madem insan evladiydi isteyen, hayir iste acele etmek en güzeliydi. Verdiler Hediye'yi biyiklari yeni terlemis Hüseyin'e. Serbetini içtiler, sözünü kestiler. Tahtaoba'nin agasi koçlar kurban etti. Hüseyin, endazesi on yedi kurusa mor kadifeden fistanlik kumas aldi Hediye'ye. Ipek bürüge bürüdüler genç kizi, boynuna gümüs hamaylilar, alnina Hamidiye paralar taktilar. Bakir tepsilerin arkasini tikirdatarak oynadi kadinlar.

Kis geçmeden yaprak küpleri basildi. Erik ezmeleri, tarhanalar, sebze kurulari, bulgurlar, setikler, yarmalar hazirlandi. Bahar basinda toplanip yazida kurutulmus madimaklar çikinlandi. Kasim yagmurlari Yesilirmak'i costurmadan tahtalari kararmis ahsap evlerin dis kapilari kapatildi. Baba evinde artik misafir muamelesi gören Hediye çeyiz telesina düstü. Kafesli pencerenin önündeki sedirde oturup yoldan geçen herkesi ''Belki Hüseyin'dir'' ümidiyle süzerek küçücük ellerinin ak parmaklarindaki igne ile al yazmalari, kara yazmalari renk renk, çiçek çiçek oya ile çevirdi. Ayvalar toplanirken ayildi haber. Ates düsmedik ocak birakmayan seferberlik memleketin her kösesinden yine delikanlilari istiyordu. Bu kez yasi on sekize degmis delikanlilarda... Sehirden sehire, köyden köye haber uçuruldu. Sirtini kayalara dayamis Tokat'da titredi bu havadisle. Bin üç yüz on bes dogumlular kislada toplanacaklar. Karayagiz Türkmen delikanlilari kalkti geldi, zipkali Karadeniz usaklari beser onar gruplar halinde akin etti çevre köylerden, kimini Çanakkele'ye yazdilar,kimini Filistin'e, kimini Yemen'e. Gözü yasli duaci analarla sabirli yavuklular kaldi geride. Ardindan bir masrapa su döktükleri delikanlilari için yanaklarindan süzülen yaslarini yazmalarinin ucundaki gül oyalarina sildiler. Geride kalan kalbi kirik yavuklular içlerindeki yangini türkü yapti. On sekizlik yigitlerin ardindan aglayarak söylediler.

Hey onbesli onbesli
Tokat yollari tasli
Onbesliler gidiyor
Kizlarin gözü yasli.


Tahtaoba Köyü'nden bölüge çagirilan gençlerin arasinda Bey Hüseyin'de vardi. Al atini topuklayip ayrildi köyünden yasitlariyla birlikte. Tokat'ta Örtmeliönü'ndeki kararmis tahtalarla kapli evciginin kapisini çaldi önce. Sözlüsünün ana babsinin elini öptü. Göz ucuyla bakti utançtan yüzü kizaran Hediye'ye. ''Vatan borcu ödeme zamani, saglicakla kalin. Dua edin çocuklariniz için. Döner gelirsem ahtimdayim. Çift davullar çaldirip toy yaparim.'' dedi onalra. Sonra helallik dileyip ayrildi Hediye'nin evinden. Basini çevirip tekrar tekrar ardina bakarak sürdü atini.

Gidiyom gidemiyom
Seni terk edemiyom
Sevdigim pek küçücük
Koyupta gidemiyom.


Boynunu büküp asker yolu bekleyen bir sürü genç kizdan biriydi artik Hediye. Her gece dua ederek bas koydugu yastigini sabaha kadar gözyaslariyla islatti. Günleri saya saya, aylar sonra yerine varabilen sari zarflarin içinden bir hayir haber alma ümidiyle bekleyerek geçirdi mevsimleri. Hasretini nakis nakis döktü igne oyalarina, dantel perdelere, kilim tezgahlarinda dokunan cecimlere. Tokat'in çiplak daglarini bembeyaz karlar örttü önce, sonra karlar çagil çagil eridi, kuru agaçlar canlandi, tomurcuklandi, yapraklandi. Asmalar gözyasi gibi salkim üzümlendi. Kah Batmantas Köyü'ne bir ates koru gibi kara haber düstü, kah Yatmis'a, kah Hampinar'a Salavatlarla ugurladiklari delikanlilarinin topraga düstügü haberini alan kara bahtli analar, kara çatkili yavuklular, dul kalan tazeler masrapalarla su döküp islattiklari kapi önlerini gözyaslariyla suladilar. Memlekette yangin düsmedik ocak kalmadi. Eli yüreginde uyandi her sabah Hediye. Komsu kadinlara rüyalarini tabir ettirdi. Mahsun mahsun yollara bakip bir haber bekledi karayagiz Hüseyin'inden, uçup giden turnalardan haber umdu. Sabah esen serin rüzgara selam asip yolladi. Çok mu uzkti Yemen dedikleri yer, su çiplak daglarin ardina gitse bulurmuydu yarini? Buluverse al kanli yarelerini sarar miydi pembe çevirmeli ipek mendiliyle? Bekleyis derde dönüstü. Gelen her sehadet haberiyle kavusma ümidi biraz daha kirildi. Analar, askere gitmis babalarini soran bebelere ''Az kaldi, dönecek.'' derken cigerleri sizim sizim sizlar oldu. Seneler geçiverdi yüzlerde çizgi birakarak. Yigitsiz kalmis evleri bekleyen köpekler yabanciya ürkmez olmustu artik. Daglarda eskiyalar peydahlandi. Asker kaçaklari, arsizlar, hirsizlar kol gezmeye basladi ortalikta. Bir gün falanca köyden baskin haberi geldi, bir gün filanci köyden. Para eder herseyi toplamislar, yigidinin yasini tutan taze gelinleri daga kaldirmislar, issiza çökertmisler. Hükümet basedemiyormus artik onlarla. Sehirlerde, kasabalarda kimse kimsenin selamini almaz olmus. Güven diye birsey kalmamis. Hediye'nin anasiyla babasi yanlarina çagirdi. Utana sikila açtilar endiselerini ona. ''Kara yazgili kizim, dört yaz bitti bir haber yok Tahtaobali'li Hüseyin'den. Böyle susup beklemekle olmaz. Haberini aliyoruz nice yigitlerde sehit oldugu halde evine haber uçurulmazmis. Kim gitti de geri geldi ki bu Yemen denen ilden? Devletimiz her gün il il geri çekilirmis. Biz artik kocadik. Namusundan endiseliyiz. Yama ustasi Emin sana talip oluyor. Erkegin yaslisi olmaz, Emin Efendi zengin bir tüccardir. Oglu usagi yok, koca evde bir fidai basin olacak. Biz gitmenden yanayiz. Git evini ocagini kur. Yuvani bil sende. Dönüp dönmeyecegi bilinmeyen bir sözlüyü beklemekle olmaz.'' Bahtsiz Hediye yasin yasin aglayarak çikardi parmagindaki söz yüzügünü. Ana babasinin istegine olmaz diyebilecek bir kiz yok o zamanlar, kötü yazgisini kabullenip oturdu. Birkaç hafta sonra sessiz bir törenle Dimorta hani'nda yazmacilik yapan altmisina gelmis Emin Efendi'ye nikahladilar onu. Son güne kadar Hüseyin'in döndü, haberini alma ümidiyle bekledi kizcagiz, türküler mirildanip pencere kafeslerinin önünde agladi, agladi.

Gidiyom iste bende
Bir arzum kaldi sende
Ayva olup sarardim
Din iman yok mu sende


Çifte davullu hayallerine yandi Hediye. Gelin kinasi görmemis küçücük elleriyle sildi göz yaslarini. Bir kaç kez görüp yüregine naksettigi Hüseyin'in yasini tutmasina firsat olmadan, kizil islemeli bindalli giymeden gelin olup Emin Efendi'nin evine girdi.

Tokat bezlerine tahta kapilarla desen vuran yazma ustalarindandi Emin Efendi. Uzun beyaz sakalli, yün papakli, vaktinden önce çökmüs bir koca esnafti. Yamru yumru elleriyle yazma desenledikten sonra Meydan Cami'sinde namazini eda etmeden evine gelmeyen bir yalniz adam... Önceki evliliginden olan çocuklarinin her birinin sehitlik haberi gelmisti çesitli cephelerden. Degil Hediye kizin tazeligini, dünyayi hediye verseler içinde ölen yasama sevinci dirilesi degildi. Hediye kiz bu kocamis erin vakitsiz ayazlarla çiçekleri dökülmüs bir kiraz agaci gibi mahsun kederli Hediye kadin olup çikiverdi.

''Hayalde gör düste gör, hele bir de düs de gör'' demis ya eskiler, insanin isi bir kez ters gitmeye görsün nasil da yagar basina belalar yagmur misali. Yüzünü güzel yaratmisti Mevla ama talihi kötüydü Hediye kizin. Yasli olsada kadrini kiymetini bilen, basina kapak olan, namusuna sahip çikan erini Azrail alip götürdü çok geçmeden. Daha evleneli bir yil olmadan dul kaldi Hediyecik. Aniden uçuverdi Emin Efendi.Bir ögle üzeri kapiyi çalan çiragi ''Yenge, Emin emmi öldü'' diye haber getirdigi zaman felaketi ir çiglikla karsiladi. Tokat'in örfüydü ya cenazeyi hemen hazirlayip bekletmeden defnettiler. Vakitsiz açilan güllere döndü Hediye. Tazecik yüzünü zamansiz soldurdu kötü kaderi. Sad olup gülmeden yas bagladi, gelinlik giymeden dul kaldi, çiçek açmadan hazan olmus dallar misali yesillerden allardan soyunup karalara büründü. Tokat'in orta yerinde Yesilirmak çagil çagil akarken, Hediye kadin akitip oturdu kösesinde.

Ölüm acisi geçip yasini unutmadan yalnizlikla bas basa kaldi bahtsiz kiz. Emin Efendi'nin malinin mülkünün idare edilmesi gerekliydi. Yasli adamin biraktigi çarki tek basina çevirmeliydi. Yuvasini birakip baba evine dönse evini ocagini ne yapacak? Iyi kötü benimsemisti yeni hayatini, hem baba evine sigamadigi için evlendirmemisler miydi onu. Kocasindan kalan malin mülkün icariyla geçinip giderdi. Ibadet edip ölümü beklemekti bundan sonra ona düsen.

Ne Hak'tan, ne hükümetten korkusu kalmamisti azgin çeteler komadi Hediye'yi yasiyla basbasa. Sehrin kiyisinda koskoca konakta tek basina yasayan bu taze dulda çokça para olmaliydi. Hem kimi kimsesi yok. Koruyani sahip çikani bulunmayan bu kadincagizin malina mülküne el koymak kolaydi. Ay karanlik bir gecede koca evin çift kanatli kapisinin önüne vardilar. Bakir tokmagini tiklattilar yavasça. Masum kadin kapiyi açmaya korkunca omuzladilar hep beraber. Içeri daldilar azgin kurt sürüsü misali, sepet sandik dagittilar, feryadina çigligina kulak vermeyip sirladilar Hediye'yi.Hoyrat eller dagdan daga dolastirdilar onu. Zorla sahip oldular, kirli elleriyle birbirine sundular, kalayli siniler üzerine çikartip el çirparak oynattilar. Nice zaman sonra gönülleri geçti kizdan, bastiklari baska köylerden baska talihsiz tazeleri görünce bir sabah atin arkasina atip Tokat'a getirdiler onu. Tan yeri kirmizi bir utanç içindeyken sabah namazinda dönen yaslilar kaldirima düsmüs bir kiz buldular. Üstü basi yirtilmis aglayan biçarenin basina toplanip konustular da bir el uzatip ''Kalk'' demediler.

Tokat yolu kaldirim
Düstüm beni kaldirin
Sevdigimin ugruna
Vurun beni öldürün


Hediye'nin adi kötü kadina çikti gayri.

Yemen'den Çanakkale'ye nice kez ciger delici kursunlara ugrayip, ihaneti, zulumeti, açligi, hastaligi yasayip da geri dönen olur mu?... Hak Teala kulun alnina ölümü yazmayinca olur iste. Gözü yasli Anadolu'nun ''Giden gelmiyor'' diye türküler yaktigi cephelerde kah vurusarak, kah esir düserek seneler geçiren Hüseyin dagin, tasin çiçege büründügü bir bahar basinda çikip geliverdi memleketine. Tahtaoba'dan savasa yollanmis bin üç yüz on bes dogumlu yirmi delikanlidan bir o sag kalmisti. Yüzü yaylaya bakan, içinden boz bulanik seller akan köyün girisinde madimak toplamaya koyulmus tazaler taniyamadi bu hirpani kilikli adami, köpekler segirtti üzerine. ''Benim ben! Memleket asiri diyarlara gönderdiginiz Hüseyin'im ben. Hak alnima yasa yazmis, kaderde size kavusmak varmis, döndüm... Emmi, dayi kizlari, yad el degil bu gelen. Bey oglu Hüseyin'im ben.'' Köyün genci yaslisi kusatti çevresini, boynuna bogazina sarildilar. Ardina düsüp evine götürdüler onu. Yolun otu çiçegi sarildi yorgun ayaklarina. Agsivayla sivanmis bahçe duvarinin önünde yabanci bir erkegi görünce yasmaklanacak oldu... Hüseyin'in anasi. Sonra sekiz yildir aglaya aglaya ferifi tükettigi gözlerinden çok yüregiyle tanidi oglunu. Kollarini açip ''Oglum'' diye inledi. Tahtaoba Köyü senligi durdu o gün. Savasa yolladiklari yirmi civanin yerine geriye dönen bu bitkin genç için toy vuruldu, dügün kuruldu, kurbanlar kesildi. Anasi basindaki kahir kasnagini çikardi. Seferberlige giden de geri gelirmis demek...

Bekledi Hüseyin. Susup bekledi birilerinin Hediye'den bahsetmesini. Ne anasi, ne bacisi adini anmadi gelinlerinin. ''Yoksa ahtini bozup kocaya mi verdiler sözlümü ? diye bir kuruntu zihnini yakip geçti. Olamazdi ama aht vardi ortada. Hem ailesi verecek olsa da yavuklusu çignemezdi yar hatirini. Dayanamadi, töreyi bozup sordu sonunda.

-Ana Hediye'm nasil?

Gözlerini oglundan kaçirip basini iki yana salladi anasi. Birilerine
ilenerek dögündü.


-Hediye'yi sorma ogul, kiz kismi bunca sene duru mu? Uçurdular yuvadan,
alici kuslar kapti onu.


Anlayamadi Hüseyin. Söz vermisti ana babasi, nasil uçururlardi yuvadan. Anasinin agzindan daha fazlaca gidemedi ama bin bir türlü kuruntuyla geçirdi geceyi. Sabah Tokat'a giden at arabasina binip Örtmeliönü'ndeki ahsap evin önüne geldi. Kalbi pitir pitir atarak sekiz yildir kavusmayi düsledigi yavuklusunun evini segirtti uzaktan. Iste çogu sey biraktigi gibi duruyor. Gözeler sirildiyor yol ortasindaki arktan. Hediye'nin bahçesinde kirazlarda çiçek açmis. Evin kafesli penceresinden yavuklusu onu segrediyor belkide. Siyah perçemleri lal yanagini gölgeliyordur. Öyleyse ne demek istemisti anasi. Bakir kapi halkasini vurdu elleri titreyerek. Içeride ses soluk yok, bir daha denedi, yine cevap veren olmadi. Geri çekilip pencerelere bakti, kimsecikler görünmüyordu. Karsi evin önünde kendisini segreden bir adama sordu,
- Evdekiler nerede?
- O evdekiler buradan ayrilali çok oluyor.
- Nereye gittiler ki?
- Geyras'ta bir çiftlige.
- Ya Hediye
- Hediye'ye ne oldugunu bilmeyen mi var Tokat'ta. Kötü yola düstüydü yosma.
El elinde eglence olduydu. Laf söz ettiler çevreden. Gözümle görmedim ama
birileri alip, götürüyormus bazan. Ana babasi utancindan terk etti buralari
zaten. Hediye'de alip basini gitti. Dedikoduya dayanamadi dediler. Hatta
giderken söyledigi mani kizlarin dilinde.


Gidiyom elinizden
Kurtulam dilinizden
Yesil bas ördek olsam
Su içmem gölünüzden


Can alici kursunlara ugradiginda bu kadar yikilmamisti Hüseyin. Er basina is gelir demis ya atalar, böylesi iste gelirmis demek. Eli ayagi kesiliverirmis insanin, yildirim çarpmisçasina yanarmis demek. Karsisindaki adamin anlattiklarini duymuyordu artik. Sekiz yildir yüreginde muhabbetini sakladigi, ugrun ugrun hasret çektigi yavuklusunun sesi kulaklarinda çinliyordu. Vedalasmaya geldiginde pencerede beliren gölgeyle hatirliyordu onu. Cephede üzerine top mermisi düsüp parçalanan dostlari geldi gözlerinin önüne. O mahserin içindeyken bile ölümü istemeyen delikanli bir haberle ölüden beter hale gelirmis demek.

Ah dönmez olaydim silaya. Basimin üzerinde vizildayan kursunlardan biri yüregimi parçalasaydi keske. Canli canli kumlara gömülen dostlarimin içinde bende olsaydim. Geri dönmeye sevinmek ne gafletmis meger, diye inledi. Ardini döndü konustugu adama. Yedi düvel düsmanin yikamadigi yigit, omuzlari düsmüs bir sekilde döndü köyüne.

Aslan yarim kiz senin adin Hediye
Ben dolandim sende dolan gel beriye
Fistan aldim endazesi on yediye
Az mi geldi gönderdigim hediye


Bundan böyle Hüseyin'e bahtsiz yigit dediler.''Sevdicegi hoyrat ellerde dolasirmis, yarine haram olmus.'' dediler. Örtmeliönü'nün nazli güzeli, yüzü hiç gülmeyen bir kadin olmus. Sekiz yildir hasretini çeken yavuklusu kan kusar olmus da yabanin destursuzu safasini sürermis. Aldi basini gitti Hüseyin. Hediye gibi onun nereye gittigini bilen çikmadi.

Bereketli elleriyle kizgin sac üzerinde çökelekli gözleme yapan reyhan kokulu Türkmen kadinlari bir türkü mirildanir ki nagmesini duyan, mutlu kizin türküsü sanir onu. Bilinmez ki dünyanin yedi kösesinde gök esin misali tutam tutam biçilen Anadolu evlatlarinin yasidir anlatilan. Çok degil, iki nesil önce al fistanli bir yosma , çakir gözlerinden akan yasi kina görmemis elinin tersiyle silip söylerdi bu türküyü. Irmaklar gibi çagil çagil aglardi söylerken. O da kayiplara karisti Tokat'in yitirdigi yagiz yigitlerle beraber. Hac Dagi'nda yatan kirk kizlar kadar meçhul artik.

Üfleme atesi sönmüs külleri ogul. Kabuk baglamis yaralari kaksatma. Sus, bilen olmasin Hediye'nin hikayesini. Içleri kipir kipir olarak ünlesin kizlar. Varsin onu bir cilveli yosmanin türküsü sansinlar. Hangi yarayi sarmadi zaman, hangi gözyasi kurumadi topraga düsünce? Yitirdigimiz hangi canin yasi bizle kaldi ki? Kapat bu bahsi balam, ört kimsenin bilmedigi ayibi. Hediye namuslu bir kadindi.

Cepheden dönen Hüseyin bir daha yavuklusunun yüzünü gördü mü bilmiyoruz. Yahut bildiklerimizi söylememek belki en iyisi. Suarasi kesin ki onlarin kara bahtini Tokat'in ipek bürüklere bürünmüs fidanlara benzeyen kizlar türkü yapip söyledi. Tarihler yazmadi savasa giden gençlerin geride biraktigi yüregi yarali kizlarin acisini. Onlarin hatirasini yasatacak anitlar dikilmedi hiçbir yere. kara sevdali gençlerin her biri yasadi, kocadi, dünyayi terk etti ama halkin hafizasi o felaket günlerinde solup gitmis gülleri canli tuttu. O gün bu gündür Tokatli bir güzele vurulana derler ki;

Tokat bir dag içinde
Gülü bardag içinde
Tokat'tan yar sevenin
Yüregi yag içinde.




Kaynak:
Hulusi ÜSTÜN
Tokat Resadiyem Dergisi 2002