Kıymetli Sermuharririmiz,
Bu gavutun içinde öğütülmüş armut kurusu da varmış...
Elbette tadına bakmak isteriz...
Hakkında bu kadar bilgi döktüren Vecdi dostumuz denemeden edemez.
O sıra yanında olmak lâzım.
Lâkin Bedri Rahmi aşağıda da görüleceği üzere,
"İşte armutlarımız çırılçıplak
Ne avret mahallerinde yaprak
Ne de kendilerini verirken naz ederler"
arkasından da,
"Isır meyveleri tosunum birer birer
İnsanoğlu cennetlerin en güzeline
Meyveleri ısırarak girer."
diyor.
Demek ki kurutmaya bekletmemek lâzım...
Isırarak yemeli...
Armudu o haliyle muhafaza için ne yapmak lâzım geldiği
ekteki kısaltılmış çeviride mevcut.
Oğlum Mehmede
Meyvelerimizi Takdim Ederim
İşte armutlarımız çırılçıplak
Ne avret mahallerinde yaprak
Ne de kendilerini verirken naz ederler
Üç aylık sabinin gülüşü
Yağmurun kendiliğinden dökülüşü gibi
Herşeylerini verirler
Yabana atma meyvelerin şehvetini tosunum
Şehvetle nur
Yalnız meyvelerin cennetinde
Haşrüneşr olur
Dalından ayrılan meyveye kulak ver
Hâlâ içerisinde toprağın uğultusu
Ve için için akan serin çeşmeler.
Isır meyveleri tosunum birer birer
İnsanoğlu cennetlerin en güzeline
Meyveleri ısırarak girer.
Oğlum Mehmede meyvelerimizi takdim ederim
Dilerim Allahtan
Meyve ağaçları sıralansın ömrün boyunca
Hazzın biri tükenmeden
Öteki yansın dallarda alev alev
Ve rüyalarına salkımların buğusu dolsun
Cürmün çağla taşlamaktan
Yaran böğürtlen dikenlerinden
Ölümün ağulu dutlard
Bedri Rahmi Eyüboğlu
| ||
Şiir ve Şairler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiir ve Şairler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Kasım 2009 Çarşamba
Armut ve Kavut Meselesi
17 Eylül 2009 Perşembe
5 Temmuz 2009 Pazar
9 Mayıs 2009 Cumartesi
GÜNÜN ŞARKISI VE HİKAYESİ Günaydınım Narçiçeğim
Günaydınım Narçiçeğim
Bu güzel şarkının güftesi Feyzi Halıcıya ait. Güftekar bu şiiri bir hint efsanesinden esinlenerek yazmış. Efsaneye göre Cihangir Hanlığı'nın genç Prensi Salim Şah, birgün raksını görüp hayran kaldığı, Anarkali isimli genç ve güzel rakkaseye aşık olur. Zaman geçer ve Prens Salim Şah gönlünü çelen bu güzel rakkase ile evlenmek ister. Kurallar ise farklı.. Bir prensin halktan bir kızla evlenmesi yasak, hele bir rakkase ile evlenemesi akıldan bile geçmemesi gereken bir düşüncedir. Zamanla bu aşk yasağa rağmen büyür, iyice alevlenir. Bütün Hanlığı sarar Anarkali ile Salim Şahın aşkı ağızdan ağıza anlatılır. Bu hâl prensin babası olan Han Akbar tarafında ise büyük bir rahatsızlık yaratır. Aşıkların birbirini görmesi yasaklanır. Ama ferman dinlemeyen gönül, burada da ferman dinlemez Aşıkların ilişkisi sürer gider. Aşk hükmünü sürdürür. Efsane aşk iyice dillenir. Civar hanlıklara da yayılır. Bununla başedemiyeceğini anlayan Akbar Han çareyi sevdalıları ayırmada bulur. Çözüm çok zalimcedir. Güzel Rakkase Anarkali ibret için kentin ortasında yapılan, pencesi olmayan dört duvardan ibaret dar bir odaya hapsedilir. Arkasından giriş kapısı da duvarla örülüp kapatılır. Ölüme terkediştir bu.. Prens şaşkın ve çaresiz, bu aşkı efsaneleştiren şehir halkı ise ağlamaklıdır. Her gün gelip bu hücrenin önünde, Hanın insafa gelip güzel Anarkali'yi affetmesini bekler. Bir müddet sonra umutlar kesilir. Artık duvarlar yıkılsa da güzeller güzeli Anarkali'nın sağ çıkma ihtimali yoktur. Halk yavaş yavaş çekilir. Bekleme duvarının önü boşalır. Ama Aşk mecnunu prens ,maşukunun çevresindedir hep. Gönüldeki sevda ve sevilen ölmemiştir. Gözleri kapının örüldüğü duvarda sesiz bir tevekkül ile beklemededir. Mevsimler geçer bahar olur, tabiat canlanır. Bir gün o taş duvarda da bir kıpırtı başlar. Prensin gözünü hiç ayırmadığı o duvarda güzel Anarkali'nın girdiği kapının taş örgüleri arasından ince zarif bir dal filizlenmiştir. Bunu duyan halk tekrar toplanmaya ve hergün bu hayat izini izlemeye başlar. Günler geçtikce yeni dallar ,yeni filizler çıkar o taşın bağrından ve tüm dallar tomurcuklarla yüklüdür, çiçek açacaktır aşk. Bir sabah duvarın önüne gelenler. Duvarın baştanbaşa kırmızı nar çiçekleriyle kaplı olduğunu görürler. Hayranlık veren bir güzellik vardır. Adeta Güzel Anarkali'nin tüm güzelliği narçiçeklerindedir. Bir gecede bütün narçiçekleri açmıştır. Mevsimler boyu orada aşkın umuduyla bekleyen prens ise duvara yaslanmış Narçiçekleri arasında mutlu bir ifade ile ruhunu teslim etmiştir.. Aşk çiçekleri açmış aşıkın kalbi ise Anarkali'nin güzelliğini seyrettiği o çiçeklerin ihtişamına dayanamamıştır. Sevdalarıyla birlikte maşukunun yanındadır artık. Rivayet şu ki; O güzelim ateş rengi nar çiçeklerinin çıkış yeri Güzeller Güzeli Anarkali nin aşk dolu kalbidir. Taşları delip sevdiğine kendini göstermiştir Efsane böyle acılı. İşte bu efsaneti dinleyen ve bunun üzerine yazılmış olan şiiri okuyan Çinuçen Tanrıkorur Udunu alıp bu şiiri besteliyerek güfteleştirmiş ve çok güzel bir eser kazandırmıştır musikimize. Şarkının adı ''Günaydınım Narçiçeğim'' Sevenleri yadederek birlikte dinleyelim.
Mustafa Kırali
Beste: Çinuçen Tanrıkorur Güfte: Fevzi Halıcı Kürdîlihicazkâr Şavkıması sana doğru yolların Sana doğru denizlerin çağrısı Çırıl çırıl ötelerde bir güzel Günaydınım, nar çiçeğim, sevdiğim . .......... Vurdum tellerine seni sazımın Sende anahtarı alınyazımın Yağmur yağdı serpil yalnızlığıma Günaydınım, nar çiçeğim, sevdiğim …" | ||
19 Ocak 2009 Pazartesi
Nazım Hikmet Paris'te Anıldı
Sevgili Arkadaşımız M.Şehmus güzelin yazısı ve ekini takdim ediyorum.
C.Özkan
15.1.2009
ŞİİR BİR ÇIĞLIKTIR/ŞAİR/BABA
CENGİZ’CİĞİM ŞAİR BABA İÇİN UMARIM BU PAZAR ÖĞLEDEN SONRA GELEBİLİRSİN. BU ARADA SBF TAKIMI İÇİN BİR MESAJIM VAR ONU DA SENİN ARACILIĞINLA GRUBA İLETMEK İSTERİM ÇÜNKÜ ŞAİR BABA HEPİMİZİN BABA’SIDIR VE ONA BORCUMUZU NE YAPSAK ÖDEYEMEYİZ AMA İŞTE BİRŞEYLER YAPMAYA DA ÇABALIYORUZ. BAKİ SELAMLARIMLA.
SBF ÖĞRENCİLERİ, MEZUNLARI, BU CAMİANIN DEĞERLİ ÜYELERİ VE DÜNYANIN DÖRT KÖŞESİNDE PARILDAYAN CEVHERLERİ, ŞAİR BABA 107 YAŞINA GİRDİ BUGÜN. BU MUTLU OLAYI 18 OCAKTA KENDİMİZCE KUTLAYACAĞIZ. YOLUNUZ PARİS HATTINDAN GEÇERSE BUYURUN, BEKLİYORUZ. DAVETİYEMİZ VE KISA TANITIM YAZISI EKTEDİR, AŞAĞIDADIR. YOK UZAKLARDA KALACAKSANIZ LÜTFEN ANTENLERİNİZİ O GÜN ÖĞLEDEN SONRA PARİS’E DOĞRU DA UZATIN ÇÜNKÜ O GÜN KULAKLARANIZI ÇINLANATACAĞIZ. DUYDUK DUYMADIN DEMEYİN BİZSİZ ACILI HALEP İŞİ VEYA KURU FASULYA PİLAV VEYA ADANA KÖFTE YEMEYİN, VEYA YESENİZ BİLE BİRAZINI ŞAİR BABA’NIN HAKKIDIR DİYE BİR KENARA KOYUNUZ, ÇÜNKÜ BAKIN USTA NE DİYOR :
“Yine görüşürüz dostlarım benim,
yine görüşürüz.
Beraber güneşe güler,
beraber dövüşürüz.”
Hepinize en içten başarı dileklerim ve kalıcı dost selamlarımla.
M. ŞEHMUS GÜZEL
NOT : AYRICA BU MESAJIN EKİ VE BİR ANLAMDA HEDİYESİ OLARAK İKİ ŞEY SUNMAK İSTİYORUM:
BİRİNCİSİ : NÂZIM HİKMET’LE YAPTIĞIM HAYALİ SÖYLEŞİ,
İKİNCİSİ : ŞAİR BABA’NIN PARİS NAM KENTLE İLİŞKİSİNİ ANLATMAK İSTEYEN BİR MAKALEM.
UMARIM İLGİNİZİ ÇEKERLER.
*
18 OCAK 2009’DA
NÂZIM HİKMET VE PAUL ELUARD İLE
Nâzım Hikmet, Mayıs 1958’deki ilk gelişinden ve üç hafta kadar kalışından sonra, Paris’e birçok kez geldi gitti. Birçok mutlu insan tanıdı, birçok şair, yazar, sanatçı, militan, kadın ve erkek tanıdı bu kentte.
EE O ZAMAN BU KENTİN DE ŞAİRİNE BİR SELAM ÇAKMASI GEREKİYORDU. BUNDA ASLA KUSUR ETMEDİ BAŞKENT. ÇÜNKÜ BU KENT TARİHİNE VE KENDİSİNE ŞİİR DİZENLERE BORCUNU ASLA UNUTMAYAN BİR KENTTİR. KADİR BİLİRDİR. SEVECENDİR. KENDİ GEÇMİŞİNE SAYGILIDIR.
Nâzım Hikmet için de aynı şekilde davrandı ve 1964’ten itibaren değişik vesilelerle Şair’i anmak için geceler, anma toplantıları düzenlendi burada.
BU YIL DA BENZERİNİ YAPMAYA KARAR VERDİ ARKADAŞLARI. 18 OCAK 2009’DA GERÇEKLEŞTİRİLECEK BİR ANMA TOPLANTISIYLA. GÜZİN DİNO VE M. ŞEHMUS GÜZEL’İN KATILACAĞI SOHBET VE TARTIŞMA YANINDA NÂZIM HİKMET’İN ŞİİRLERİ OKUNACAK. MÜZİK DİNLETİSİ VE SİNEVİZYON GÖSTERİMİ SUNULACAK. NÂZIM’IN ŞİİRLERİ, MÜZİK EŞLİĞİNDE, GENÇ SES SANATCILARI SİRLEM VE SERPİL TARAFNDAN OKUNACAK.
GÜZİN DİNO, BU DÜNYADA EN ÇOK SEVDİĞİ İKİ İNSANDAN BİRİ OLAN (BİRİNCİSİ HİÇ TARTIŞMASIZ ABİDİN DİNO’DUR) ŞAİR BABA’YA İLİŞKİN ANILARINDAN BİRKAÇINI DİNLEYİCİLERLE PAYLAŞACAK. M. ŞEHMUS GÜZEL NÂZIM HİKMET’İN HAYATINI, PARİS’LE VE PARİSLİ DOSTARIYLA İLİŞKİLERİNİ ANLATACAK.
PAUL ELUARD DA ANLATILACAK. NÂZIM HİKMET VE PAUL ELUARD’IN POETİKALARINDA ORTAK NOKTALARI VAR MI ? YOK MU? BUNLAR DA PARİS’İN YANIBAŞINDAKİ BU ŞİRİN VE VİLLEJUİF NAM KENTTE DÜZENLENEN TOPLANTIDA KONUŞULACAK.
TOPLANTININ DAVETİYESİ EKTE. HANİ BU BÜYÜK GİT-GEL İÇİNDE, BU MÜTHİŞ DALGALANMA SONUCUNDA BURALARDA OLURSANIZ SİZİ DE ARAMIZDA GÖRMEK İSTERİZ UMUDUYLA. HEM DE BİLGİNİZ OLSUN DİYE.
M. ŞEHMUS GÜZEL
*
NÂZIM HİKMET İLE HAYALİ SÖYLEŞİ
Nâzım Hikmet’in « vatandaşlığa alınması » ve bugünkü hükümet sözcüsünün ağzından kaçırdığına bakılırsa « faydası » olursa ( C. Çiçek kime « faydası olursa »yı açıklamıyor, ama Arif olan anlar. Abidin olan da. Anlamayanlara ise özel açıklamalı bir el kitabı gönderebiliriz) « mezarının da Türkiye’ye getirilmesinin » konuşulduğu, yazıldığı, aman aman « demokrasi açısından ne adımlar atıldığı » fena halde ve çıyak çıyak damlara ve tepelere çıkılarak bar bar bağırıldığı bugünlerde aklıma geldi : Şair Usta, Mavi Gözlü Dev, kızıl saçlarını rüzgarda kızıl bayraklar gibi dalgalandıran, yakasından kızıl karanfilini başından emekçi kasketini eksik etmeyen, ülkesinin haritasını zindanlarda çizmiş, her hapishanesinde bir şair, bir yazar, bir ressam bulmuş, bir militan, bir ihtilalci yaratmış, zengin kültürüne katkı niyetine hediye bırakmış Nâzım Baba ile bir konuşayım, bir danışayım, bir fikrini alayım dedim.
Aradım. Ne iyi ki biraz zamanı vardı ve biraraya geldik. Yerini, tarihini ve saatini söylemem. İstanbul’da, Ankara’da, Bursa’da, Moskova, Varşova, Sofya, Prag, Leipzig, Viyana, Floransa, Roma, Milano, Paris ve başka mekanlarda peşini bırakmayan, çeketine, paltosunun eteklerine tutunmaya çabalayan, pabuçlarına bulaşan « gölge »lerinin, « aynasızların », « silik heriflerin » kulaklarını/antenlerini oynatmalarına gerek yok. Söylemem dedim mi söylemem. Tamam mı ?
Evet Nâzım Hikmet ile buluştuk,deri pabuçlar (Kimbilir belki İstanbul’dan Yaşar Kemal göndermiştir), ipek çoraplar (Abidin Dino Paris’te Rue de Rivoli’deki özel magazalardan alıp Moskova’ya postalamış yüzde yüz) kadife pantolon, şık bir çeket, mavi gömleğinin yakası açık, gömleğinin sol tarafında, tam kalbinin üstünde orak ve çekiç, ince bıyık, emekçi kasketi yerli yerinde, ağzında şiirleri var : « Sana son şiirlerimi okuyayım » diyor ve patlatıyor iki tane mis gibi taze ekmek kokusundaki şiirini. Bayılırsınız. Birer demli tavşan kanı çay içiyoruz ve Şair Baba ile hayali söyleşimize oturuyoruz. İşte burada bu söyleşiyi dikkatinize sunuyorum :
- Merhaba Şair Baba, duymuşsunuzdur mutlaka, size Türkiye Cumhuriyeti hükümeti vatandaşlık hakkını tanımak istiyormuş, tanımak üzereymiş, tanıyormuş, tanımışmış. « Kararname çıkmışmış »....Herkes birkaç gündür bu konuda yazıp durdu, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
- Selamına sevindim ama bu işe sevinemedim doğrusunu istersen. Bunu yapanları, yapmaya kalkanları elime geçirirsem fena halde dövebilirim bak!
Çok kızgın usta.
- Ustam ben masumum, bunun sorumlusu ben değilim bugünkü hükümettir. Hatta artık adını zikretmeyeyim çünkü çok ünlü hükümet sözcüsü « faydası olursa » mezarınızı bile ülkeye getirmeyi düşündüklerini söyledi. Tabii ailenizin de iznini aldıktan sonra...
- Kim önerirse önersin döverim, (g)özünün yaşına da bakmam! Tamam doğru ben zamanında mezarımın Anadolu’da olmasını istedim.Evet ben halklarımın toprağında, bu kutsal toprağın altında, bu “en büyük otelde”, milyarlarca insanın yattığı Anadolu toprağında “uyumak” istedim. Evet ama o günden bugüne, hesabını yapalım neredeyse elli yıl, yarım asır geçti, o günden bugüne köprülerin altından çok su afedersin çok kan aktı. Ne akması, aktırıldı. Basbayağı işte insanlara eziyet edildi ve ediliyor, gençecik çocuklar idam edildiler, o canımın içi topraklarda ufacık bebecik çocuklar bile öldürüldü, öldürülüyorlar ve bu dramların, bu yüz kızartıcı suçların nasıl son bulacağını da göremiyoruz. İşim yok oralarda. Önce kan durdurulsun. Önce barış gelsin sonra ben de gelirim.
- Sizi anlıyorum da neden yeniden vatandaş olmak istemiyorsunuz ne olur inandırıci bir cevap veriniz?
- Evladım ne onların vatandaşlıklarını istiyorum, ne de bana ayıracakları yeri. Beni kendi ucuz seçim hesaplarına mal veya malzeme etmesinler. Döverim bak ! Dahası yeniden vatandaşlık alıp tutuklanmalara muhatap olmak, hapishanelerini, işkencelerini ve işkenceçilerini tanımak istemiyorum. Bana yapılanları unutmadım. Nasıl unuturum ? Siz unuttunuz mu ? Size yapılanları, yoldaşlarınıza yapılanları ? Sadece bu kadar da değil, bugün benzer eziyetlerin, işkencelerin, haksız tutuklamaların, adaletsiz yargılamaların, insanları, kadın ve erkekleri ve çocukları zindanlarda çürütmek alışkanlığının sürdüğünü görüyorum. Duyuyorum. Bakın Erol Zavar’a : Bu çocuk çok iyi bir şair, onda kendi gençliğimi buluyorum. Ama o nerede? Söyler misiniz? Nerede? Sincan’da. Evet Sincan’da hapishanede. Yıllardır kanser tedavisi yaptırması için ve ölümle randevusunu geçiktirmesi için bile serbest bırakılmasına, özgürlüğüne kavuşmasına, çocuklarıyla ve eşiyle hasret gidermesine izin verilmiyor. Daha ne istiyorlar? Daha ne bekliyorlar : Ölmesini mi? Erol’a bir şey olursa Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bugünkü hükümet ve bu hükümetin o bildiğiniz sözcüsü başta, bütün yetkililerin tümünü hep birlikte sorumlu tutacağım. Asıl bunu not etsinler. En önce bu meseleyi çözsünler. Açık kapılara omuz atmaktan vazgeçsinler. Önce Erol’u ve benzer durumda olan birçok tutuklu ve mahkumu serbest bıraksınlar, savaşı durdursunlar. Savaşı durdursunlar evet. Savaş belasından daha büyük sorun olur mu ? Durdursunlar kıyımları. Barışı getirsinler toprağımıza, topraklarımıza. Dahası bana vatandaşlık hakkının tanınmasının bugün hiç bir kıymet-i harbiyesi de kalmadı. Onun için döverim diyorum. Evet döverim, dövebilirim. Beni duyuyor musunuz? Beni anlıyor musunuz?
M. ŞEHMUS GÜZEL
*
Nâzım Hikmet, Paris Gülüm
Nâzim Hikmet “gülüm” adını taktığı Fransa’nın başkentiyle mayıs 1958’de tanıştı.
O günlerde general Charles de Gaulle’ün şaibeli bir biçimde başbakanlığa atanmasına muhalefet eden ve bunu protesto etmek isteyen Fransız Komünist Partisi (FKP) ile Genel İş Konfederasyonu (CGT), on binlerce emekçinin katıldığı görkemli bir gösteriye bile katıldı, eşinin/doktorunun yasaklamış olmasına ve Güzin’in sert sert bakmasına rağmen. Eşi doktor Galina şairle Paris’e gelememişti, ama kalp sorunlarıyla karşılaşmaması için bir sayfa kadar tutan “önerilerini” okunaklı bir biçimde yazıp göndermişti. Ve Güzin bunların harfi harfine uygulanmasını denetlemek için kendi kendine yetki vermişti. Ve Nâzım da fena halde “yanmıştı”. Ne içki, ne istediği anda sokakta dolaşmak, ne de bilhassa merdiven çıkmak! Hiçbir şeyden çekmedi Nâzım, Güzin’den çektiği kadar (!) Ama uysal bir çocuk gibi “ablasının” uyarılarına katlandı. (Nâzım, Abidin ve Güzin’e mektublarında Güzin’i bazen “abla”, bazen “sevgili jandarmam” gibi nitelemelerle anıyor ve hafif tarafından yükleniyor. Artık o kadarı da olur; yılların arkadaşları ne de olsa .) Ama arada bir kaçamak yaptı. Araştırmalarım sonucunda buldum : Örneğin Güzin’in denetim için gelmesinden çokkkkk önce kalkıp hemen otelinin dibindeki ve Saint-Michel bulvarı üzerindeki küçük ama bir görseniz bayılırsınız cinsinden şirin kahvede bir sabah erken saatlerde kahve içtiği Fransız polis raporlarına kayıt edildi. Bunun şaka olduğunu hemen belirtmeliyim. Yarısı şaka ama. Polis kayıtlarında bu konuda iz var mı henüz bilemiyorum, ama Nâzım’ın arada bir sabah erkenden çıkıp aşağıdaki kahvede bir kahve içip iki croissant/çörek yediğini biliyorum. Çünkü bu « suçunda », Güzin’e asla « çaktırmadan », onunla işbirliği içinde olan Abidin Dino nam ressamın “ifadesinde” yazılı bunlar. Fakat Nâzım bunu doğrulamaktan kaçındı (!)
O gün, o gösteri günü yani, Nâzım Hikmet, Abidin Dino ve birkaç yoldaşıyla birlikte Republique Meydanı’na kadar yürüdü. Sonra yoruldu ve Abidin’in de ısrarı üzerine, “çünkü işin artık şakaya gelir yanı kalmamıştı”, şair gösterinin sonrasını bir arkadaşının (Charles Dobyznski isimli yoldaşı, sevimli arkadaşımız, “Vitamin Dede” bana bizzat anlattı bunları) evinin balkonundan izledi. Çok heyecanlandı şair. Ne demek yani koskoca Fransa işçi sınıfı değil miydi sokakları, caddeleri, bulvarları ve meydanları dolduran. Bu kızıl bayraklar yoldaşlarım, bu sloganlar arkadaşlar ne demek oluyor? İhtilal yürüyüşte değil mi?
Ve o günden itibaren ve hatta biraz öncesinden bile başlayarak birikmiş/biriktirilmiş hasretini gidermek için Nâzım Baba dolaştı durdu başkentte. Şurası Seine değil mi? Şurası Eyfel. Şurası Père Lachaise mezarlığı. Şurası komünarların tepesi; Louise Michel demek burada çarpıştı, elinde tüfek. Evet elinde tüfek. Demek kadınlar cephenin en önündeydiler. “Bravo!”. Demek çocuklar da savaştı. Demek burjuvazi katliamı burada yaptı. Şurada yatan Marx’ın o güzelim kızı değil mi? Söyleyin bana yoldaşlarım bu yürüyüş nereye böyle, söyleyin ne olur...
Nâzım, bu ilk gelişinde, üç hafta kadar kaldı Paris’te. Pek çok şiir yazdı. 1949 ve 1950’de özgürlüğüne kavuşması için basın toplantısı, şiirlerinin Fransızcaya çevrilmesi, imza kampanyası ve daha birçok iş için koşturan Tristan Tzara başta, bütün dostlarına teşekkür ziyaretleri yaptı. Aragon ve Elsa ile tanıştı. Fransız Komünist Partisi’nin isimleri az bilinen, ama sapına kadar ihtilalci militanlarından Direniş Haraketi’nin isimsiz yıldızları Jean Marcenac, Pierre Biro (Pierre ille “Nâzım’ın koruyuculuğunu yapacağım” diye tutturdu ve yaptı. Pierre bana anlattı bunları, uzun uzun) ve daha niceleriyle tanıştı. Paul Eluard’ı da çok tanımak isterdi Nâzım, ama Paul bu, şiir defterlerini bırakıp çokkkktan ayrılmıştı aramızdan. Şiir defterleri kaldı bize, bir de unutulmaz anıları: “Okul defterlerimin üstüne / sınıfta sırama ve sokakta ağaçlara / kuma ve kara / yazıyorum ismini”. Eluard’ın şiirinin çevirisi daha farklı olabilir, fakat ille biraz katkı yapmak istedim, ve bir-iki sözcük ekledim, fazlası yok, ama “ana fikir” bu.
Paris’te coştu Nâzım ve coşturdu. Mavi gözlü dev bu kardeşlerim. Gözlerinde çakan şimşekleri gördünüz mü hele? Yakasında kızıl karanfil, başında kasketi İstanbul’un afilli delikanlısıdır kolkola yürüdüğümüz. Hani İstanbul sokaklarının ifadesini alan, arkasındaki, önündeki ve bilhassa hep sağındaki « aynasızları », « gölgelerini », « silik ve silinmeye elleri mahkûm herifleri » sobeleyen ve onlardan birkaçına şiirlerini ezberleten delikanlı. Anımsıyor musunuz? İşte o Nâzım yoldaşlarım, Paris’i böyle teslim aldı : Şiirleriyle. Paris de zaten bunu bekliyordu ve bırakıverdi kendini şairin kollarına. Gülüm benim, Paris’im, iki gözüm sen de al beni kollarının arasına, al beni. Bu caddeler, bu kaldırımlar, bu sokak, meydan ve bulvarlar bizim. Louise Michel değil mi şu geçen? Maurice Thorez konuşmuyor mu bu gece “Université Nouvelle”de. Haydi çocuklar oraya evet evet hep beraber oraya gidiyoruz. Duclos da gelmiştir mutlaka. Marty de. Yoldaşlarla halaya durmak için tam zamanıdır. Haydi hep beraber.
Nâzım bu, kalbi arada bir tekleyebilir, hayattır bu ve şair önemsemez. Ama bir sarışın görsün, kalbinin tiktaklarıtiktakları hız kazanır ve “usta bir dakka bu bizdendir” işaretini verir ve Vera Tulyakova ile evlenir Nâzım. İki kere iki dört eder ve bal-ayını gençyaşlı (yazımda hata yoktur) ama yüzde yüz özgür çift Paris’te geçirir. Kimileri çatlar. Çatlasınlar, patlasınlar! Paris kırk gece, kırk gün sürer... Vera giyim kuşama meraklıdır. Nâzım deri ayakkabılara ve ipek çoraplara. Abidin ve bilhassa Güzin ile mağazalar dolaşılır. Zamanını yazmadım mı? Tamam işte yazıyorum, Nisan 1961’deyiz ve Nâzım’ın Paris, Ma Rose’u kitapevlerinin vitrinlerini süslüyor. Malatya gülü sanırsınız. Bu konuyu Zeynep’e ve Başak’a da sormalı sırası ve yeri gelince. Malatyalı gülünü tanımaz mı? Tanır elbette. Nâzım kitabının tanıtımı için Le Divan nam kitabevinde imza gününe katılır. Duyan gelmiştir, duyan koşmuştur ve tıklım tıklımdır kitapevi. “Gölgeleri” bile sıkışır, sıkışır ve bir duvar dibinde ezilmekten kurtulurlar belki, ama yine de eriyip, yerin dibine girip yiterler, biterler. Yoldaşlarım şenlik bugün Paris’tedir. Nâzım Hikmet halayı sürüyor. Mendil halaybaşı Abidin’in elindedir... Sonra gün gece, gece gün olur ve saati gelince Nâzım Vera’sını Paris’te bırakır, Havana’ya “uçar”. Dünya Barış Kurulu adına Fidel’e “Barış Ödülü”nü vermek üzere randevusu vardır. Hem Fidel’le ve Küba ile, hem de T büyük harfle Tarih’le. Küba’daki devrimci çoşku, devrimci gençler, kadınlar, kızlar ve erkekler, yaşlılar, ve gördüklerinin tümü şairi son derece mutlu eder. Nâzım’ın Havana Röportajı’nı okumadıysanız, videosunu görmediyseniz hiç geçikmiş sayılmazsınız ve bizde kardeşlerim, geç kalanlara da yer ayrılır. Gönül sofrasıdır bizimki. Buyurun sizi de şöyle alalım. Nâzım konuşmaya başlamak üzere...
Akan zaman, duran zaman. Gel zaman, git zaman...
Kasım 1962’de Nâzım’ın Leonardo da Vinci ile randevusu vardır. İtalya Mamma Mia ile. Mamma Roma ile. Ama önce Milano ve Floransa’ya gitmek, sanat eserlerine yüzünü sürmek ister Nâzım. Yanında gittikçe güzelleşen Vera, her zaman. Ama bu kuru fasulya ve pilav, balık ve pilaki, imambayıldı (ille bayıltacak imamı yemeden önce, Nâzım’dır bu ve bunun esbab-ı mucibesi de sual edilemez. Şairdir ve şaire şiiri soru-l-amaz!) ve rakı mis kokuları, tadları nereden geliyor? Paris’ten evet. Nâzım’ın “Benim Türkiye’m” dediği mekandan; Abidin ve Güzin’in ev-atölyesinden. İşe bakın, o gün Abidin’lere İstanbul’dan uçakla, evet evet uçakla bir sepet dolusu nevale gelmiştir ve Nâzım ile Vera’nın varışı ile Karaköy, Kumkapı, Beyoğlu, İstiklal Caddesi, Cadde-i Kebir diye yazar bizim defterler, pat diye 13 Quai Saint-Michel’deki ev-atölyenin işine düşerler. Pat diye, evet. Pata pat, pata pat diye.
Bilmem Nâzım’ın Vera, Abidin, Güzin, Jean, Charles ve daha birçok yoldaşıyla o yılbaşı gecesini Paris’te Doktor Hershel ve iki dirhem bir çekirdek eşi Dora’nın evinde geçirdiğini yazmam acımızı biraz azaltabilir mı? Bilemiyorum. Ama yazıyorum çünkü Nâzım o gece çok mutluydu. Bıraksanız, ince uzun bacakları üzerinde yaylanarak iki adım da İstanbul’a atlayabilir, oradan Bursa’ya uzanıp “taştan tayyere” ile geri dönebilirdi. Bırakmadılar... Ama şair yerinden bile kıpırdamadan iç yolculuğunu tamamladı ve döndü. Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim! dedi. Nâzım Hikmet, kendisine ayrılan zaman içinde yaşamanın ve yaşam aşkının tadını çıkardı, herşeye rağmen. Kötülük adamlarına inat!
4 Ocak 1963’te, yanında eşiyle Moskova’ya döndü Nâzım.
Evet, Şair Baba birkaç kez geldi Paris’e. Gitti Paris’ten. Evet geldi, gitti... Geldi, gitti... Oysa buraya yerleşmeyi ne kadar çok istediğini çoğumuz veya birkaçımız biliyoruz...
Sil göz yaşlarını Zeyno, Başak, sil gözyaşlarını Salih, Gül, Nuri, Şair Baba, Usta, Mavi Gözlü Dev, saçları rüzgarda kızıl bayrak, göğsünde orak ve çekiç Nâzım Hikmet 107 yaşında ve hep bizimle çünkü.
M. ŞEHMUS GÜZEL
*
Sevgili Cengiz ÖZKAN..
Mülkiyeden kardeşimiz..
Sevgili Şehmuz GÜZEL'in..
Paris Nam şehrinde...tertipledigi..
"Şiir bir çıglıktır/Şair Baba..."
başlıgı altındaki..
Nazım Hikmetin 107'ci yaşını kutlama ("anma" mı deseydim acaba) etkinligi..
ile ilgili olarak..
yazdıgı
1. Nazım et Paul
2. 18 Ocakta
3. Nazımla söyleşi
4. Nazım-Gülüm
yazılarını dikkat ve zevkle okuduk..
Ve.
Nazımın çok sevdigi bir şehir Pariste..
Yapılacak olan
107'inci yaşının kutlanması etkinliginin başında .
Bir Mülkiyeli arkadaşımızın bulunması..
Bize gurur vermiştir..
Bu etkinlikliklerin davet ve ilanı zımnında ..
Sehmuz Güzelin şahsi düşüncelerini de yansıtan bu yazılar...
Bugün.. Bu şairin ve şiirin erbabı arkadaşlarımında ıttılasına sunulmuş..
Dostlarımın hepsi bu etkinligi alkışlamışlardır..
Ancak.. arkadaşlarımdan birtanesi (Bu arkadaşımda digerleri gibi Mülkiyelidir..)
Şehmuz Güzelin..
"Nazım-Gülüm" yazısına hararetle katıldıgı halde..
"Nazımla söyleşi" yazısındaki yorumlarına ..
iki noktada eleştiride bulunmuştur..
Bende..
Şehmuz Güzelin yorumlarına ve düşüncesine yöneltilen eleştirileri..
bu arkadaşımın agzından
(Tıpkı Sevgili Şehmuzun Nazımın agzından Yaptıgı gibi..)
senin ve arkadaşların görüşüne sunulmasının uygun olacagını düşündüm..
Sehmuz Güzel'in..
"Duyduk duymadık.." diye şirinleştirilmiş bir anonsla..
ilan ettigi..
Pazar günü Pariste yapılacak Nazım etkinligine..
"SBF Ögrenciler ve SBF mezunları.." şeklinde bir hitapla başlaması...
Biraz yadıgandı..
ve acaba...
SBF ögrenciler ve mezunları yerine ..
"Sevgili Mülkiyeliler"
Diye başlasa idi...
Daha şık olmazmıydı..
Diye bir eleştiri yapıldı..
Ama asıl eleştiri..
Şehmuz Güzelin..
Nazımın agzından..yaptıgı..
Bu hükümetin Nazımın Mezarını mezarını Türkiyeye getirilmesi önerisine
Karşı olmanın gerekçesi olarak ortaya koydugu..
Şahsi düşüncelerine yapılan eleştiri idi..
Şehmuz Güzel..Yazısında..
(Güya..)
Nazıma mezarının Türkiyeye getirilmesi hakkında ne düşündügünü soruyor..
Nazım da bu soruya cevaben..
(Güya..)
"Tamam..Dogru..
..
Evet. ben HALKLARIMIN topragında..
..Milyarlarca insanın yattıgı Anadolu topragında..
Uyumak istedim..""
"Ama..o günden bu güne köprünün altından çok sular geçti..
Gencecik çocuklar idam edildi..
Ufacık bebecik çocuklar bile öldüler..
Bu dramların..
Bu yüz kızartıcı suçların..
Son bulacagınıda göremiyorum..
İşim yok oralarda..""
"Önce Kan durdurulsun..
Önce barış gelsin..
Sonra ben gelirim.."
diyor..
Sevgili Ş.G. böyle diyor demesinede..
Ama..
Nazım..
Hiçbir şiirinde..
"Halklarım.." demiyor..
Nazım hiçbir yerde..
Ülkemizde..
Son 30 yılda emperyal güçler tarafından türk insanına dayatılan..
ve belli bölücü kesimin terör örgütünü haklı gösteren..
ABD destekli..
Oligark, Feodal, Irkçı ,Gerici..Aşiret Agaları ve Şıhlarının ve onların müttefiki.. Liberallerin....
Agızlarına plesenk ettigi
"Önce kan durdurulsun.."
"önce barış yapılsın.."
Yüz kızartıcı suçlar dan ve..
Bu dramlardan .(özür dilensin..)
gibi slogan lafların hiçbirini..etmiyor..
Yoksa ..
Bu gerici kesimde..anıden ortaya çıkan ..
Bu Nazım sevdasının..
Bu Nazım tartışmasının..
Bu Nazımı.. bölücü ABD ideolisinin savunucusu gibi gösterilmesinin..
Bu Nazımın.. Anti emperyalıist şiirlerini..Kuvvayı Milliye destanını yok sayıp,
Hala devam eden türk devrimini "es" geçip..
Ülkede hakim olan ABD güdümlü gerici ittifakın..
Siyasi tezgahlarında.. ideolojik malzeme olarak kullanılmasının ..
Ve ülkenin bagımsızlıgının yokedilmesini hedefleyen tüm bu çabaların...
Bu kapsamda..
Son günlerde..
Nazımla aynı kefeye konulan..
Aynı ideolojinin insanlarıymış gibi halkımıza yutturulmaya çalışılan..
Hala türk mahkemelerince..
Cinayet..
ve kanlı terör örgütüne yardım ve yataklık eylemlemleri nedeniyle aranan
Ahmet Kaya ve Yılmaz Güney gibi şahıslara..
İade-i itibar saglama oyununda..
Nazıma verdikleri rolün...
uygulanmasının bir parçasımıdır....?
Diye düşünüyor.. bu benim arkadaşım ..!
Bu yazı ile..
Nazım Hikmeti..
Gögsüne Orak-Çekiç işlemeli bir tişort giymiş..
ve Paris sokaklarında..
"Halklara özgürlük.."
"Önce kan durdurulsun.."
Önce barış yapılsın.."
"Yüz kızartıcı suçlar ve Dramlar.. Kaldırılsın.."
Bu Nedenle, Suça düçar olanlardan özür dilensin.."
Diye avaz avaz bagıran..
Bir Militan olarak takdim edildigini söylüyor..benim arkadaşım..
Benim bu arkadaşım..
ayrıca..
Sevgili Şehmuz Güzelin
Yazısında..söz ettigi
"Yüz kızartıcı suç.."
ve
"Dram"
Laflarıyla neyi kastettigini
Net şekilde bize izah etmesi gerekir.." diyo..
Yada..
Bu laflarının günün modası ermeni yada kürt soykırımı iddiası ile uzaktan yakından bir ilişkisinin olmadıgını..
Tertipledigi Nazım gecesinde..
Nazım Hikmetin..
Kuvvayi Milliye Destanından alınan..
Sarışın bir kurda benziyordu..
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı..
Yürüdü uçurumun başına kadar..
Egildi..durdu..
Bıraksalar..
İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak
Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak..
Kocatepeden Afyon Ovasına atlıyacaktı..
şiirini okuyayarak göstermesinin de beyyine külfeti kapsamında kabül edilebilecegini söylüyor..
Bu arkadaşım..
Bu arkadaşım.. kafayı takmış bu yazıdaki ifadelere..
diyorki..
Yazıda yer verilen
"Yine görüşürüz dostlarım..benim..Yine görüşürüz..
Beraber güneşe güler..Beraber dögüşürüz.."
şiirinde..
Nazım kimlere "dostlarım" diyor..?
"beraber dövüşürüz" derken .. kimlere karşı..kimleri kastediyor....?
Ermenicilere mi.. yoksa kürdcülere mi.."Dostlarım" diyor..?
Eger öyleyse..
Bu dostlarıyla.. Nazım kime karşı dögüşecek..
Türk Ordusuna karşı mı..?
Nazım Vatanından, Memleketinden ve Türk Halkından...
Türk ordusundan..
Yüz kızartıcı suçları ve dram yaratıcıları olarak niteleyip..
bu kadar nefret ediyorsa..
Neden ..Kitabının sonunda..
"Sonra ..
Sonra..9 Eylülde İzmire girdik.."
diyerek Türk Ordusuyla kendini özdeşleştiriyor..
"Halklarım.." diyerek türk halkı kavramını parça pinçik yapıyorsa....
Neden kitabının sonunda..
Güneyden kuzeye..
Dogudan Batıya..
TÜRK HALKI'yla beraber..
seyretti İzmir Rıhtımından Akdenizi..
diyerek.. bu devrim ..bu zaferi..
Türk halkının bir devrimi olarak niteliyor....
Neden..bu büyük kitabının sonunda..
Ve bizde burda bitirdik destanımızı..
Biliyoruz ki layıgınca olmadı bu kitap...
TÜRK HALKI bagışlasın bizi..
Onlarki..toprakta karınca.......
"halklar" demiyorda.. "Türk Halkı" diyor..
Yüz kızartıcı suçların suçlusu olarak gördügü türk halkından..
Neden kendisini bagışlamasını istemiş..
Nazım, "halklarım" diyerek..
Kürt ve ermeni azınlıklarını kastediyor ise..( en azından türk halkını kastetmiyor ise..)
ve bunları koruyan ..
Fransaya, Almanyaya ABD ve İngiltereye "medyunu şükran" olması gerekmez mi..? mantıken..
Peki o zaman..
Neden şiirinde..
Esirler arasında General Trikopis..
Alaturka sopa yemiş bir temiz..
Ve sırmaları kopuk Frenk Uşagı..
"frenk uşagı" lafını..
Türk devriminin karşısına karşına dikilen bu halkların istilacı güçlerinin komutanları için kullanıyor..
Neden her şiirinde..
Müstevlilerin siyasi emelleri ile kendi şahşi çıkarlarını çıkarlarını tevhid eden dahili ve harici bedhahların karşısına..
Türk bagımsızlık bayragı altında
Devrimci türk halkı ile birlikte..
Dimdik Karşı duruyor..
Bu Nazım.. Ha.. Neden..?
Acaba Sevgili Şehmuz.. Şair Nazım diye kastettigi...
Yoksa.. Şair kazım mı..? isimlerde bir karıştırmamı var.. yoksa.. diye soruyor ..
Benim arkadaşım..
Büyük bir şaşkınlık içinde..
Valla bende çok şaşırdım.. Cengiz..
Arkadaşım bunlarla da kalmıyor..
Birde sana mesaj yolluyor..
Diyorki..
Ben Fransada Cengizin yerinde olsam..
Bu Nazım etkinligine pazar günü mutlaka katılırım..
Hatta .. Bizim Başkan..İhsan Feyzibeyoglunun..
Nazımın mahkum olarak yattıgı.. mapushanelerin bulundukları yerlere..
Nazım burada mapus olarak yattı" şeklinde levhalar konulması yönünde...
başlattıgı kampanya ile ilgili yazdıgı yazıyı orada okurum..
Ve Nazımın Anavatanında da insanların..
Nazımı anma işini büyük titizlikle....
Bu gibi etkinliklerle yürüttüklerini ifade ederim....
Ayrıca..Bu mezar taşıma işinin...
Böyle ideolojik.. zorlama gerekçelerle speküle edilmemesini..
Bu mezar taşıma işinin.. bir insani yönünün oldugunu..
Burada kararın..
Nazımın Hikmetin ailesine bırakılmasının...
En uygun..
Hukuki ve insani tavır olacagını..
söylerim...
diyor.. bu arkadaşım..
Aktaracaklarım
Hepsi bu
Sevgi..Saygı ve Selamlar..
Mekan Demirkaya
17.1.2009
*
DEĞERLİ KARDEŞİM CENGİZ, MERHABA. İLETMEK İNCELİĞİNİ GÖSTERDİĞİN YORUMU OKUDUM. ÇOK YARARLANDIM. YAZAN ARKADAŞIMIZ İSMİNİ BELİRTMEMİŞ AMA ELİNE SAĞLIK. GÜZEL YAZMIŞ, NÂZIM BABA’DAN ÇOK İYİ ŞİİRLER SEÇMİŞ. KENDİ DÜŞÜNCESİNİ BELİRTMİŞ. HER TÜRLÜ DÜŞÜNCEYE SAYGIM OLDUĞU GİBİ BU DÜŞÜNCEYE DE SAYGIM VAR. DAHASI DÜŞÜNCELERİMİZİN ARASINDA ÖYLE KORKUNÇ BİR FARK TA YOK. BU BÜYÜK İHTİMALLE MÜLKİYELİGİMİZDEN KAYNAKLANIYOR. MÜLKİYELİ OLMANIN KAZANÇLARINDAN BİRİ DE BUDUR KESİNLİKLE.
AYRICA YERİNDE SAPTAMALARIYLA UFKUMU DA GENİŞLETİYOR. SAĞOLSUN.
ÖRNEĞİN “SBF öğrencileri ve SBF mezunları” türünde bir hitap yerine “Sevgili Mülkiyeliler” demek daha şirin olabilirdi. Yazma anında aklıma gelmedi anlaşılan. Ama her şeyde de kasıt aramamak lazım nitekim hemen sonra “bu camianın değerli üyeleri”den söz ediyorum.
ARKADAŞIMIZIN VE SENİN İZNİNİZLE, KİMİ YANLIŞ ANLAMLARI DA BURADA HEMEN DÜZELTMEK İSTERİM.
Yukarıdaki hitap sadece sana ve gurubun değerli üyelerine iletttiğim mesajda geçiyor. Böyle bir hitabı elbettte toplantıdaki tebliğimi sunarken kullanmam söz konusu olamaz.
Nâzım Hikmet Türk’tür ve kendisini ellbette Türk olarak tanıtıyor. Bunun tartışmaya gelecek bir yanı yok.
İşte bir ispatını Şair Baba’nın ağzından aktarıyorum : “Ben ‘Ari’ ırka inanmıyorum. Bunu tarih ispatlamaktadır, üstün ve aşağı ırk yoktur.
Ben şahsen ırkların karışmasından yanayım. Türküm ancak kanımda Polonyalılık, Almanlık, Gürcülük, Çerkeslik ve Fransızlık var.”
(Nâzım Hikmet’in doktor eşi Bayan Galina Kalesnikova’nın Nâzım’la Yedi Yıl isimli kitabından, aktaran Kıymet Çoşkun : Barışın Şairi Nâzım Hikmet, Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı Yayınları, İstanbul, 2007, s.116.).
Benim “deneme” (essai) türündeki yazımda “halklarımın” demem Nâzım’ın kendi kökenlerine gönderme olduğu kadar özellikle Anadolu ismi verilen bu geniş ve tarihi bölgenin kadim tarihine göndermedir : Evet tarihin ilk anından bugüne bu bölgede çok halk yaşadı. Bu anlamda Anadolu’nun tarihini çok eskilerden başlatıyorum. Dahası böyle olmasaydı nasıl milyarlarca ölüden söz edebilirdim? Birçok kıta arasında (sadece Avrupa ve Asya değil, aynı zamanda Afirika ile de) geçiş noktasında olan ve akıl almayacak zenginliklere (yeraltı ve yerüstü) sahip bu bölge binlerce savaş sonucu tarlası, kasabası kenti, köyü, dağı, taşı, köprüsü, yolu defalarca ve defalarca tarümar edilmiş bu kadim toprağın altında maalesef evet milyarlarca can yatıyor. Elbette toprağın üstünde olan bizler bunu bellki hiç mi hiç aklımıza getirmiyoruz ama şairler bunu unutmazlar asla. Evet bu toprağın altında miyarlarca insan yatıyor , kimi “kefensiz”, ve çok değişik halklardan. Bunu Nâzım’dan iyi hangimiz duyumsayabiliriz, kim bilebilir? Öte yandan dram sözçüğü sadace arkadaşımızın anladığı mana da kullanılmıyor ki : Nâzım Hikmet için veya benim için dram bir kadının, bir çocuğun veya bir erkeğin herhangi bir cinayete kurban gitmesidir. İntihardır. İdamdır. Evet bu tür ölmeler veya öldürmeler de dramdır. Hem de nasıl. Ölmeler ve öldürmeler bir olayla sınırlı değil, enazından benim denememde. Milyarlarca ölüden söz ediyorum. Onbinlerce yılllık tarihten bahsediyorum. Dram Nâzım Hikmet gibi bir şair ve “adli bir hata” sonucu yıllarca hapishanelerde çile doldurmuş biri için günümüzde Erol Zavar isimli bir genç babanın hapis yatmasıdır. Kanser teşhisi konulmmasına rağmen tedavisini yaptırabilmesi için bile yılllardır serbest bırakılmamasıdır.
Nâzım Hikmet komünisttir. Türkiye Komünist Partisi ile ilişkileri inişli çıkışlı da olsa bu böyledir. SSCB’ye gittikten sonra da hem TKP ile hem de SSCB-KP ile ilişkisi sıkı ve sahici eleştirici bir biçimde yürümüştür. Bunu ispat için pek çok belge, makale, kitap bulunuyor. Bizzat Şair Baba’nın yazdığı tiyatro oyunu da...Özetle Nâzım’in Türkiye’de onca yıl hapis yatmasının sebebi komünist olmasıdır. Bu nedenle kalbinde, gögsünde orak ve çekiş var diye yazıyorum. Evet komünist olarak yaşadı ve komünist olarak öldü. Bu onun ülkesini sevmesine engel değildi. Hatta vatanını sevdiği için komünist oldu demek bile mümkün. Koskoca paşa torunu isteseydi gelkeyfimfel diye sefa süreilirdi. Nitekim kimi Fransızın anlamadığı da bu : “Nasıl olur da o kadar varlıklı biri komünist olur?” sorusu bana çok sık soruluyor örneğin. Doğal olarak herkes istediği yorumu yapabilir. Dolayısıyla Nâzım “gögsünde orak-çekiç işlemeli bir tişört giymiş” eleştirisi yerine oturmuyor. Çünkü benim yazdığım simgesel/sembolik olarak onun angajmanına işaretediyor. Arkadaşımızın yazdığı ise, hiç kusura bakmasın lütfen, Nâzım’a ve angajmanına “Fransız kalıyor”. Mesele tişört değl. Mesele onun komünist olarak onca çile doldurmuş olmasıdır. Bunu sineye çekmesidir. Nâzım kendi yaşamı, kendi dönemi ile anlatılabilir, anlaşılabilir, günümüzün parametreleriyle onu açıklamaya çalışmak ona “Fransız kalıyor”. Ama kimseye engel olacak ta değilim. Elbette hekes kendi yorumunu yapabilir, hatta yapmalıdır da. Bundan alınmamak lazım. Buna da saygım var. Ne iyi ki hiçbir şey, hiç bir olay tek açıdan açıklanamıyor. Nâzım’in bize bıraktığı miraslardan biri de bu öğretidir.
Vatandaşlığının iade edilmesi meselesi binbir açıdan irdelenebilir. Ben denememde yazdığım gibi gördüm ve Nâzım’ın ağzından ama herkesin anlayabileceği gibi kendi görüşüm olarak açıkladım. Adında “hayali söyleşi” olasınndan da bu anlaşılıyor. Nâzım’la bugün söyleşi yapmanın başka türlüsü mümkün değildir zaten. Bu işte elbettte Nâzım’ı, Abidin Dino, Güzin Dino,Münevver Andaç ile dostluğum ve bunun yıllarca sürmesi sonucu biraz daha yakından tanımam da yardımcı oldu. Bütün eserlerini, onunla ilgili bütün yapıtları, ondan iki satırla bile bahseden kitapları okumamı saymıyorum. Çünkü bunu herkes yapabilir. Bunun da epey yararı olduğunu göz ardı etmiyorum. Ama Nâzım’ı birçok kişiden, özellikle onu çok yakından tanıyan birinci ağızlardan dinleyince “benim Nâzım’ım” böyle konuşurdu diyerek o hayali söyleşiyi oluşturdum. Elimi vicdanıma koyarak söylüyorum : Evet böyle konuşurdu 3 Haziran 1963’e kadarki zaman çetvelini sıkı sıkıya dolduran saçları rüzgarda kızıl bayrak gibi dalgalanan Nâzım Hikmet. Ezcümle şunu söyemek istiorum : Temmuz 1951’de vatandaşlıktan çıkarıldı ve Ocak 2009’da vatandaşlığı iade edildi. Aradan TAM 58 YIL GEÇTİ. Oysa benim bildiğim Nâzım Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından asla çıkarılmamış olmayı tercih ederdi. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes’e yazdığı şiir yeniden okunabilir.. Dahası vatandaşlıktan çıkarılmak, vatandaşlıktan çıkarılan için öyle kolay kolay hazmedilebilir bir mesele de değildir. Nâzım gibi duygusal, içindeki çocuğu öldürmemiş, içindeki kadına sayğılı ve bilhassa içindeki maçoyu ayaklarının altında ezmiş biri için hele , böylesi bir karar bir acıdır, bir darbedir, başınızdan kaynar suların boşalmasıyla eş anlamlıdır. Yani öyle kolay kolay sineye çekilemez, bir anda bütün mazinizin, toz dumanı içinde koşturduğunuz bütün sokak, bulvar, cadde ve meydan isimlerinin silinmek istenmesidir, hapishane duvarlarında bıraktığınız sigara dumanlarının püfff diye sönüp gitmeleridir, emin olun, kimliğinizin elinizden alınmasıdır. Nâzım vefatına kadar Polonya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti vatandaşı olarak ve bu cumhuriyetin pasaportuyla dolaştı. Ama soyismine ve ismine örneğin bir türlü alışamadı. Vaktiniz varsa hızla bir anısını aktarayım. Güzin Dino’nun bana anlattığı biçimde : Nâzım aktarma yapmak için Paris Havalanında birkaç saat beklemek zorunda kalınca, Güzin, Abidin ve Charles Dobzynski’ye telefon etmiş, onlar da gelmişler, sohbet ediyorlar. Nâzım bu, bildiğiniz gibi, hemen “Size son şiirlerimi okumayım mı?” diye başlıyor ve elbette her zamanki gibi yanıt filan beklemeden, belki de yanıt gelmiştir ama Şair Baba’nın keyiften ve heyecandan onu duyacak hali yoktur, “Çünkü kardeşlerim Türkçe şiir okuyacak!”, girişiyor Nâzım Hikmet...Sohbet bitmiyor...O arada sürekli olarak anons yapılıyor : “FalanFilanfişmekan uçağınız kalkmak üzere sizi bekliyoruz...” İki anons, üç anons, beşincisinde Nâzım”uyanıyor”, “Yahu çocuklar bu benim adım, beni çağırıyorlar, hemen gitmem lazım, na yazık” diyor ve kalkıyor. Anlatabilliyor muyum? Bir şey daha : SSCB hiçbir zaman Nâzım’a SSCB vatandaşlığını vermek istemedi Neden? Neyse uzatmayalım. Mesele öyle bir kağıt mesesi değil. İşin hissiyatı var. Bu acının hazmedilmesi veya hazmedilememis var. Nâzım bunu asla ama asla hazmedemedi. Nâzım memkeketine hasretkaldı. Budur beni mahveden. Budur. Yoksa ona yarım asır sonra atandaşlığının iad edilmesi devede kulak. Nâzım açısından. “İade edenler” bunu seçim yatırımı gibi kullanmak istiyorlar, bu çok belli oluyor ve tersine tepecek. Nâzım severler o kadarçık uyanıktırlar mutlaka.
Canımız kadar sevdiğimiz kutsal memleketimizde maalesef “vatan haini” ilan edilmek kolay : İşte Nâzım Hikmet örneği. Vatansever olmak ise çok zor : İşte yine Nâzım Hikmet örneği. Onun gerçek vatansever olduğu vefatından elli yıl sonra ançak farkedilebildi. Hatta “keşfedildi” bile diyebiliriz. Bu da bize yeter. Çünkü bu kötü örnek bile insanlık tarihi açısından son derece önemli bir örnek olarak yolumuzu aydınlatıyor. Evet Nâzım Hikmet aydınlatmaya hep devam ediyor/edecek.
Son bir-iki nokta daha :
Birincisi : “Gece” değil düzenlenen “öğleden sonra 14.30’dan itibaren başlayan” bir toplantı, bir anma toplantısı.
İkincisi : “tertipleyen” ben, M. Şehmus Güzel, değilim. Düzenleyenlerin kimler olduğu davetiyenin alltında sarih bir biçimde belirtiliyor. Ben sadace konuşmacılardan biriyim. Evet sadece bu anma toplantısı kapsamında yapılan konuşma/tartışma bölümünde Güzin Dino ile birlikte katılıyorum, “ Nâzım Hikmet ve Paris, Ma Rose” başlıklı tebligi sunacağım. Ve soru(lar) olursa yanıtlayacağım. Nâzım’ın Fransızca şiir kitaplarından birinin başlığını alarak Paris ile ilişkilerini anlatacağım. Uzakta olan ve bize katılamayacak olan değerli dost, tanıdık ve arkadaşlara ve yoldaşlara da “tadımlık” anlamında “Nâzım Hikmet, Paris gülüm” başlıklı makalemi gönderdim. Birçok ama gerçekten birçok arkadaş, yoldaş, dost ve tanıdıktan son derece olumlu yanıtlar aldım. Aynı şey “hayali söyleşi” için de geçerli. Nitekim birçok internet sitesinde yayınlandılar. Yayınlanıyorlar. İnternet sitelerinde gerçekten bir “akış” var ki kimsenin aklına gelmezdi...Birinde yayınlanan bir şey bakıyorsunuz bir anda beşinde, onunda yayınlanıyor....
Nihayet anma toplantısı herkese açıktır. Afişleri Paris’te ve yakın banliyölerinde günlerdir birçok mahallede duvarlarda görülebiliyor. Küçük el ilanları binbir yerde dağıtıldı. Birçok internet sitesinde, Fransızca yayın organlarında duyurusu yapıldı, Fransa’da, Türkiye’de birçok insana haber verildi.. Düzenleyenlerden biri Fransız Komünist Partisi olunca onun da dünya kadar yayın organları aracılığıyla duymayan kalmadı. Dahası Fransa’da “public” her toplantıda olduğu gibi burada da polis bulunacak mutlaka, ama elbette sivil olarak. Yani hani ne olur ne olmaz diye. Fransız polisi uyumaz (!) Evet toplantı “public”tir, yani herkese açıktır ve evet herkes gelebilir. Bu vesileyle ben de yakın dost, arkadaş, yoldaş ve kardeşlerimi davet ettim. O zaman elbette en başta da Cengiz Özkan gibi değerli bir Mülkiyeli kardeşimi de. Mülkiye camiasının da Nâzım Hikmet’le özel bir ilişkisinin, yakın bir akrabalığının olduğunu bizzat bildiğim ve yaşadığım için, camiamızın haberi olsun diye davetiyeyi, kısa tanımı yazısını, makalemi, denememi de ilettim. Aramızda bu kadarçık paslaşma da olmalı sanıyorum. Maksat herkesin haberi olsun. Yorumunu iletmek zarifliğini gösteren değerli arkadaşımız da belirtiyor : Nâzım öyle bir kişinin, bin kişinin “malı” değil ki, milyonlarca insana mal olmuş evrensel bir şair. Boşuna Mavi Gözlü Dev denmiyor..
Bitiriyorum : Bu yanıt yarınki toplantı için iyi bir alıştırma/önçalışma oldu. Yarın çünkü “çim sahada oynayacağımı” hiç kimse söyleyemez. Toplantının yapılacağı salonu görmedim ama bundan emin olabilirsiniz. Bilim adamı olan bilir : Her taraftan hücum geliştirilecek. Hiç kuşkum yok. O nedenle kalemi (aslında iyi bir kaleci arıyorum, duyduk duymadık demeyin. Şükrü hariç, şimdi BJK’lıları kızdırmadım umarım) ve savunmamı çok sağlam tutmam lazım. Bu, hiç gol yemeyeceğim anlamına gelmez, ama mağlup olmayacağımdan eminim. Musterih olun değerli Mülkiyeli kardeşlerim. Sevgili öğrencilerim ve meslektaşlarım. Hepinize en içten selamlarımı, sevgilerimi sunuyorum. Sağlıcakla kalın.
M. Şehmus Güzel
17.1.2009
*
Nazım Hikmet'in 107 nci doğum günü etkinlikleri çerçevesinde Paris'in Villejuif şehrinde yapılan etkinliklere katınılmış olup tespitlerimiz aşağıdadır.:
1-Eylem Fansız Kominist partisi Villejuif örgütü ile ASFA(Fransa ve Anadolu Dayanışma Derneği) tarafından parti örgütünde gerçekleştirilmiştir.
2-Toplantıya Şehrin Belediye başkanı da dahil olmak üzere 200 civarında Fransız ve Türk katılmıştır.
3-Toplantı başta Nazım Hikmet olmak üzere ölenlerin anısına 1 dakikalık saygı duruşu ile başlanmıştır.
4- İlk olarak Türk ve Fransız düzenleyiciler bier konuşma yapmışlar ve Nazım'dan bazı şiirler okunmuştur.
5-Nazı Hikmet'le ilgili bir belgesel gösterilmiştir.
6-Nazim Hikmet ile Paul Eluard'ın ortak noktaları anlatılmış ama ağırlık hep Nazım Hikmet üzerinde yoğunlaştırılmıştır.
7- Yeniden Nazım'ın birkaç şiri okunmuştur.
8- Bu arada hastalığı nedeniyle gelemeyen Güzin Dino ile başka ülkede oldukları için katılamayan Mihri ve Sevim Belli'nin mesajları okunmuştur.
9- Arkadaşımız M.Şehmus Güzel kürsüye davet edilmiştir.Adı geçen konuşmasında daha ziyade Nazım'ın Refik Erduran ile Türkiye'den kaçışı, bunun sebebleri ve yurt dışında ki yaşamı ve Fransa ile olan ilişkileri üzerinde durmuş ve bu bilgilerle ilgili kaynaklar göstermiştir.
M.Şehmus Güzel konuşması sonunda soruları cevaplandırmış ve özellikle bana hitap ederek benim herhangi bir sorum olup olmadığını sormuştur.
10- Konuşmaların hiçbir bölümünde halklar,Ermeni veya Kürt meseleleri gündeme gelmemiştir.
11-Toplantı bitiminde hafif bir kokteyl verilmiştir.
Bendeniz bu eylemde herhangi bir rahatsız olma durumuyla karşılaşmamanın verdiği neşe ve huzurla kendime ait olan evime avdet etmişimdir.
Saygıyla arzolunur.
Paris Temsilcisi
Cengiz Özkan
*
Sevgili Cengiz ÖZKAN..
Degerli Paris temsilcimiz..
Pariste yapılan..
Büyük Şairimizin 107 nci yaş..
Kutlamalarına katılman...
Ve bize ayrıntıları ile..
Bu güzel etkinlik hakkında ..ve bilgiler vermen..
Bizi çok memnun etmiştir..
Hepimiz sana çok teşekkür ediyoruz..
Ayrıca..
Mülkiyeden arkadaşımız olan..
Şehmuz GÜZEL'in
Nazım Hikmet ..Sevgisinden..
Ve..
Yurtseverligi konusundaki.. duyarlıgından dolayı..
Kendisini kutluyoruz..ı..
Ve..
Bu yoldaki gayretlerini destekliyoruz..
Başarılarılarının devamını diliyoruz..
Dümende ve başaltlarında insanlar vardı ki..
bunlar..
uzun egri burunlu..
Ve konuşmayı şehvetle seven insanlarda ki..
Sırtı lacivert hamsilerin ve mısır ekmeginin zaferi için..
Hiç kimseden hiçbirşey beklemeksizin..
Bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler..
N.HİKMET... 939 İstanbul Tevkifhanesi..
940 Çankırı Hapishanesi..
941 Bursa Hapishanesi..
Evet.. degerli dostlarımız....
Fransada ve Pariste öyle insanlar vardıki..
bunlar..
İnsan sevgisinin..
yurt sevgisinin
ve Nazım hikmet sevgisinin...
zaferi için..
Hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin..
Bir şiir söyler gibi ölebilirdiler..
Birkaç iyi insanın... gönülden gayreti ile..
yurt sınırları dışına taşınan..
Çok önemli...
Anlamlı ..
Bir şehir olan Pariste..
gerçekleştirilen
Bu Nazım Hikmet etkinligine..
Katkıda bulunanlara..,
Bu toplantıya katılanlara..
Saygılarımızı sunuyoruz..
Mekan DEMİRKAYA..
Sermuharrir..
19.1.2009
*
C.Özkan
15.1.2009
ŞİİR BİR ÇIĞLIKTIR/ŞAİR/BABA
CENGİZ’CİĞİM ŞAİR BABA İÇİN UMARIM BU PAZAR ÖĞLEDEN SONRA GELEBİLİRSİN. BU ARADA SBF TAKIMI İÇİN BİR MESAJIM VAR ONU DA SENİN ARACILIĞINLA GRUBA İLETMEK İSTERİM ÇÜNKÜ ŞAİR BABA HEPİMİZİN BABA’SIDIR VE ONA BORCUMUZU NE YAPSAK ÖDEYEMEYİZ AMA İŞTE BİRŞEYLER YAPMAYA DA ÇABALIYORUZ. BAKİ SELAMLARIMLA.
SBF ÖĞRENCİLERİ, MEZUNLARI, BU CAMİANIN DEĞERLİ ÜYELERİ VE DÜNYANIN DÖRT KÖŞESİNDE PARILDAYAN CEVHERLERİ, ŞAİR BABA 107 YAŞINA GİRDİ BUGÜN. BU MUTLU OLAYI 18 OCAKTA KENDİMİZCE KUTLAYACAĞIZ. YOLUNUZ PARİS HATTINDAN GEÇERSE BUYURUN, BEKLİYORUZ. DAVETİYEMİZ VE KISA TANITIM YAZISI EKTEDİR, AŞAĞIDADIR. YOK UZAKLARDA KALACAKSANIZ LÜTFEN ANTENLERİNİZİ O GÜN ÖĞLEDEN SONRA PARİS’E DOĞRU DA UZATIN ÇÜNKÜ O GÜN KULAKLARANIZI ÇINLANATACAĞIZ. DUYDUK DUYMADIN DEMEYİN BİZSİZ ACILI HALEP İŞİ VEYA KURU FASULYA PİLAV VEYA ADANA KÖFTE YEMEYİN, VEYA YESENİZ BİLE BİRAZINI ŞAİR BABA’NIN HAKKIDIR DİYE BİR KENARA KOYUNUZ, ÇÜNKÜ BAKIN USTA NE DİYOR :
“Yine görüşürüz dostlarım benim,
yine görüşürüz.
Beraber güneşe güler,
beraber dövüşürüz.”
Hepinize en içten başarı dileklerim ve kalıcı dost selamlarımla.
M. ŞEHMUS GÜZEL
NOT : AYRICA BU MESAJIN EKİ VE BİR ANLAMDA HEDİYESİ OLARAK İKİ ŞEY SUNMAK İSTİYORUM:
BİRİNCİSİ : NÂZIM HİKMET’LE YAPTIĞIM HAYALİ SÖYLEŞİ,
İKİNCİSİ : ŞAİR BABA’NIN PARİS NAM KENTLE İLİŞKİSİNİ ANLATMAK İSTEYEN BİR MAKALEM.
UMARIM İLGİNİZİ ÇEKERLER.
*
18 OCAK 2009’DA
NÂZIM HİKMET VE PAUL ELUARD İLE
Nâzım Hikmet, Mayıs 1958’deki ilk gelişinden ve üç hafta kadar kalışından sonra, Paris’e birçok kez geldi gitti. Birçok mutlu insan tanıdı, birçok şair, yazar, sanatçı, militan, kadın ve erkek tanıdı bu kentte.
EE O ZAMAN BU KENTİN DE ŞAİRİNE BİR SELAM ÇAKMASI GEREKİYORDU. BUNDA ASLA KUSUR ETMEDİ BAŞKENT. ÇÜNKÜ BU KENT TARİHİNE VE KENDİSİNE ŞİİR DİZENLERE BORCUNU ASLA UNUTMAYAN BİR KENTTİR. KADİR BİLİRDİR. SEVECENDİR. KENDİ GEÇMİŞİNE SAYGILIDIR.
Nâzım Hikmet için de aynı şekilde davrandı ve 1964’ten itibaren değişik vesilelerle Şair’i anmak için geceler, anma toplantıları düzenlendi burada.
BU YIL DA BENZERİNİ YAPMAYA KARAR VERDİ ARKADAŞLARI. 18 OCAK 2009’DA GERÇEKLEŞTİRİLECEK BİR ANMA TOPLANTISIYLA. GÜZİN DİNO VE M. ŞEHMUS GÜZEL’İN KATILACAĞI SOHBET VE TARTIŞMA YANINDA NÂZIM HİKMET’İN ŞİİRLERİ OKUNACAK. MÜZİK DİNLETİSİ VE SİNEVİZYON GÖSTERİMİ SUNULACAK. NÂZIM’IN ŞİİRLERİ, MÜZİK EŞLİĞİNDE, GENÇ SES SANATCILARI SİRLEM VE SERPİL TARAFNDAN OKUNACAK.
GÜZİN DİNO, BU DÜNYADA EN ÇOK SEVDİĞİ İKİ İNSANDAN BİRİ OLAN (BİRİNCİSİ HİÇ TARTIŞMASIZ ABİDİN DİNO’DUR) ŞAİR BABA’YA İLİŞKİN ANILARINDAN BİRKAÇINI DİNLEYİCİLERLE PAYLAŞACAK. M. ŞEHMUS GÜZEL NÂZIM HİKMET’İN HAYATINI, PARİS’LE VE PARİSLİ DOSTARIYLA İLİŞKİLERİNİ ANLATACAK.
PAUL ELUARD DA ANLATILACAK. NÂZIM HİKMET VE PAUL ELUARD’IN POETİKALARINDA ORTAK NOKTALARI VAR MI ? YOK MU? BUNLAR DA PARİS’İN YANIBAŞINDAKİ BU ŞİRİN VE VİLLEJUİF NAM KENTTE DÜZENLENEN TOPLANTIDA KONUŞULACAK.
TOPLANTININ DAVETİYESİ EKTE. HANİ BU BÜYÜK GİT-GEL İÇİNDE, BU MÜTHİŞ DALGALANMA SONUCUNDA BURALARDA OLURSANIZ SİZİ DE ARAMIZDA GÖRMEK İSTERİZ UMUDUYLA. HEM DE BİLGİNİZ OLSUN DİYE.
M. ŞEHMUS GÜZEL
*
NÂZIM HİKMET İLE HAYALİ SÖYLEŞİ
Nâzım Hikmet’in « vatandaşlığa alınması » ve bugünkü hükümet sözcüsünün ağzından kaçırdığına bakılırsa « faydası » olursa ( C. Çiçek kime « faydası olursa »yı açıklamıyor, ama Arif olan anlar. Abidin olan da. Anlamayanlara ise özel açıklamalı bir el kitabı gönderebiliriz) « mezarının da Türkiye’ye getirilmesinin » konuşulduğu, yazıldığı, aman aman « demokrasi açısından ne adımlar atıldığı » fena halde ve çıyak çıyak damlara ve tepelere çıkılarak bar bar bağırıldığı bugünlerde aklıma geldi : Şair Usta, Mavi Gözlü Dev, kızıl saçlarını rüzgarda kızıl bayraklar gibi dalgalandıran, yakasından kızıl karanfilini başından emekçi kasketini eksik etmeyen, ülkesinin haritasını zindanlarda çizmiş, her hapishanesinde bir şair, bir yazar, bir ressam bulmuş, bir militan, bir ihtilalci yaratmış, zengin kültürüne katkı niyetine hediye bırakmış Nâzım Baba ile bir konuşayım, bir danışayım, bir fikrini alayım dedim.
Aradım. Ne iyi ki biraz zamanı vardı ve biraraya geldik. Yerini, tarihini ve saatini söylemem. İstanbul’da, Ankara’da, Bursa’da, Moskova, Varşova, Sofya, Prag, Leipzig, Viyana, Floransa, Roma, Milano, Paris ve başka mekanlarda peşini bırakmayan, çeketine, paltosunun eteklerine tutunmaya çabalayan, pabuçlarına bulaşan « gölge »lerinin, « aynasızların », « silik heriflerin » kulaklarını/antenlerini oynatmalarına gerek yok. Söylemem dedim mi söylemem. Tamam mı ?
Evet Nâzım Hikmet ile buluştuk,deri pabuçlar (Kimbilir belki İstanbul’dan Yaşar Kemal göndermiştir), ipek çoraplar (Abidin Dino Paris’te Rue de Rivoli’deki özel magazalardan alıp Moskova’ya postalamış yüzde yüz) kadife pantolon, şık bir çeket, mavi gömleğinin yakası açık, gömleğinin sol tarafında, tam kalbinin üstünde orak ve çekiç, ince bıyık, emekçi kasketi yerli yerinde, ağzında şiirleri var : « Sana son şiirlerimi okuyayım » diyor ve patlatıyor iki tane mis gibi taze ekmek kokusundaki şiirini. Bayılırsınız. Birer demli tavşan kanı çay içiyoruz ve Şair Baba ile hayali söyleşimize oturuyoruz. İşte burada bu söyleşiyi dikkatinize sunuyorum :
- Merhaba Şair Baba, duymuşsunuzdur mutlaka, size Türkiye Cumhuriyeti hükümeti vatandaşlık hakkını tanımak istiyormuş, tanımak üzereymiş, tanıyormuş, tanımışmış. « Kararname çıkmışmış »....Herkes birkaç gündür bu konuda yazıp durdu, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
- Selamına sevindim ama bu işe sevinemedim doğrusunu istersen. Bunu yapanları, yapmaya kalkanları elime geçirirsem fena halde dövebilirim bak!
Çok kızgın usta.
- Ustam ben masumum, bunun sorumlusu ben değilim bugünkü hükümettir. Hatta artık adını zikretmeyeyim çünkü çok ünlü hükümet sözcüsü « faydası olursa » mezarınızı bile ülkeye getirmeyi düşündüklerini söyledi. Tabii ailenizin de iznini aldıktan sonra...
- Kim önerirse önersin döverim, (g)özünün yaşına da bakmam! Tamam doğru ben zamanında mezarımın Anadolu’da olmasını istedim.Evet ben halklarımın toprağında, bu kutsal toprağın altında, bu “en büyük otelde”, milyarlarca insanın yattığı Anadolu toprağında “uyumak” istedim. Evet ama o günden bugüne, hesabını yapalım neredeyse elli yıl, yarım asır geçti, o günden bugüne köprülerin altından çok su afedersin çok kan aktı. Ne akması, aktırıldı. Basbayağı işte insanlara eziyet edildi ve ediliyor, gençecik çocuklar idam edildiler, o canımın içi topraklarda ufacık bebecik çocuklar bile öldürüldü, öldürülüyorlar ve bu dramların, bu yüz kızartıcı suçların nasıl son bulacağını da göremiyoruz. İşim yok oralarda. Önce kan durdurulsun. Önce barış gelsin sonra ben de gelirim.
- Sizi anlıyorum da neden yeniden vatandaş olmak istemiyorsunuz ne olur inandırıci bir cevap veriniz?
- Evladım ne onların vatandaşlıklarını istiyorum, ne de bana ayıracakları yeri. Beni kendi ucuz seçim hesaplarına mal veya malzeme etmesinler. Döverim bak ! Dahası yeniden vatandaşlık alıp tutuklanmalara muhatap olmak, hapishanelerini, işkencelerini ve işkenceçilerini tanımak istemiyorum. Bana yapılanları unutmadım. Nasıl unuturum ? Siz unuttunuz mu ? Size yapılanları, yoldaşlarınıza yapılanları ? Sadece bu kadar da değil, bugün benzer eziyetlerin, işkencelerin, haksız tutuklamaların, adaletsiz yargılamaların, insanları, kadın ve erkekleri ve çocukları zindanlarda çürütmek alışkanlığının sürdüğünü görüyorum. Duyuyorum. Bakın Erol Zavar’a : Bu çocuk çok iyi bir şair, onda kendi gençliğimi buluyorum. Ama o nerede? Söyler misiniz? Nerede? Sincan’da. Evet Sincan’da hapishanede. Yıllardır kanser tedavisi yaptırması için ve ölümle randevusunu geçiktirmesi için bile serbest bırakılmasına, özgürlüğüne kavuşmasına, çocuklarıyla ve eşiyle hasret gidermesine izin verilmiyor. Daha ne istiyorlar? Daha ne bekliyorlar : Ölmesini mi? Erol’a bir şey olursa Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bugünkü hükümet ve bu hükümetin o bildiğiniz sözcüsü başta, bütün yetkililerin tümünü hep birlikte sorumlu tutacağım. Asıl bunu not etsinler. En önce bu meseleyi çözsünler. Açık kapılara omuz atmaktan vazgeçsinler. Önce Erol’u ve benzer durumda olan birçok tutuklu ve mahkumu serbest bıraksınlar, savaşı durdursunlar. Savaşı durdursunlar evet. Savaş belasından daha büyük sorun olur mu ? Durdursunlar kıyımları. Barışı getirsinler toprağımıza, topraklarımıza. Dahası bana vatandaşlık hakkının tanınmasının bugün hiç bir kıymet-i harbiyesi de kalmadı. Onun için döverim diyorum. Evet döverim, dövebilirim. Beni duyuyor musunuz? Beni anlıyor musunuz?
M. ŞEHMUS GÜZEL
*
Nâzım Hikmet, Paris Gülüm
Nâzim Hikmet “gülüm” adını taktığı Fransa’nın başkentiyle mayıs 1958’de tanıştı.
O günlerde general Charles de Gaulle’ün şaibeli bir biçimde başbakanlığa atanmasına muhalefet eden ve bunu protesto etmek isteyen Fransız Komünist Partisi (FKP) ile Genel İş Konfederasyonu (CGT), on binlerce emekçinin katıldığı görkemli bir gösteriye bile katıldı, eşinin/doktorunun yasaklamış olmasına ve Güzin’in sert sert bakmasına rağmen. Eşi doktor Galina şairle Paris’e gelememişti, ama kalp sorunlarıyla karşılaşmaması için bir sayfa kadar tutan “önerilerini” okunaklı bir biçimde yazıp göndermişti. Ve Güzin bunların harfi harfine uygulanmasını denetlemek için kendi kendine yetki vermişti. Ve Nâzım da fena halde “yanmıştı”. Ne içki, ne istediği anda sokakta dolaşmak, ne de bilhassa merdiven çıkmak! Hiçbir şeyden çekmedi Nâzım, Güzin’den çektiği kadar (!) Ama uysal bir çocuk gibi “ablasının” uyarılarına katlandı. (Nâzım, Abidin ve Güzin’e mektublarında Güzin’i bazen “abla”, bazen “sevgili jandarmam” gibi nitelemelerle anıyor ve hafif tarafından yükleniyor. Artık o kadarı da olur; yılların arkadaşları ne de olsa .) Ama arada bir kaçamak yaptı. Araştırmalarım sonucunda buldum : Örneğin Güzin’in denetim için gelmesinden çokkkkk önce kalkıp hemen otelinin dibindeki ve Saint-Michel bulvarı üzerindeki küçük ama bir görseniz bayılırsınız cinsinden şirin kahvede bir sabah erken saatlerde kahve içtiği Fransız polis raporlarına kayıt edildi. Bunun şaka olduğunu hemen belirtmeliyim. Yarısı şaka ama. Polis kayıtlarında bu konuda iz var mı henüz bilemiyorum, ama Nâzım’ın arada bir sabah erkenden çıkıp aşağıdaki kahvede bir kahve içip iki croissant/çörek yediğini biliyorum. Çünkü bu « suçunda », Güzin’e asla « çaktırmadan », onunla işbirliği içinde olan Abidin Dino nam ressamın “ifadesinde” yazılı bunlar. Fakat Nâzım bunu doğrulamaktan kaçındı (!)
O gün, o gösteri günü yani, Nâzım Hikmet, Abidin Dino ve birkaç yoldaşıyla birlikte Republique Meydanı’na kadar yürüdü. Sonra yoruldu ve Abidin’in de ısrarı üzerine, “çünkü işin artık şakaya gelir yanı kalmamıştı”, şair gösterinin sonrasını bir arkadaşının (Charles Dobyznski isimli yoldaşı, sevimli arkadaşımız, “Vitamin Dede” bana bizzat anlattı bunları) evinin balkonundan izledi. Çok heyecanlandı şair. Ne demek yani koskoca Fransa işçi sınıfı değil miydi sokakları, caddeleri, bulvarları ve meydanları dolduran. Bu kızıl bayraklar yoldaşlarım, bu sloganlar arkadaşlar ne demek oluyor? İhtilal yürüyüşte değil mi?
Ve o günden itibaren ve hatta biraz öncesinden bile başlayarak birikmiş/biriktirilmiş hasretini gidermek için Nâzım Baba dolaştı durdu başkentte. Şurası Seine değil mi? Şurası Eyfel. Şurası Père Lachaise mezarlığı. Şurası komünarların tepesi; Louise Michel demek burada çarpıştı, elinde tüfek. Evet elinde tüfek. Demek kadınlar cephenin en önündeydiler. “Bravo!”. Demek çocuklar da savaştı. Demek burjuvazi katliamı burada yaptı. Şurada yatan Marx’ın o güzelim kızı değil mi? Söyleyin bana yoldaşlarım bu yürüyüş nereye böyle, söyleyin ne olur...
Nâzım, bu ilk gelişinde, üç hafta kadar kaldı Paris’te. Pek çok şiir yazdı. 1949 ve 1950’de özgürlüğüne kavuşması için basın toplantısı, şiirlerinin Fransızcaya çevrilmesi, imza kampanyası ve daha birçok iş için koşturan Tristan Tzara başta, bütün dostlarına teşekkür ziyaretleri yaptı. Aragon ve Elsa ile tanıştı. Fransız Komünist Partisi’nin isimleri az bilinen, ama sapına kadar ihtilalci militanlarından Direniş Haraketi’nin isimsiz yıldızları Jean Marcenac, Pierre Biro (Pierre ille “Nâzım’ın koruyuculuğunu yapacağım” diye tutturdu ve yaptı. Pierre bana anlattı bunları, uzun uzun) ve daha niceleriyle tanıştı. Paul Eluard’ı da çok tanımak isterdi Nâzım, ama Paul bu, şiir defterlerini bırakıp çokkkktan ayrılmıştı aramızdan. Şiir defterleri kaldı bize, bir de unutulmaz anıları: “Okul defterlerimin üstüne / sınıfta sırama ve sokakta ağaçlara / kuma ve kara / yazıyorum ismini”. Eluard’ın şiirinin çevirisi daha farklı olabilir, fakat ille biraz katkı yapmak istedim, ve bir-iki sözcük ekledim, fazlası yok, ama “ana fikir” bu.
Paris’te coştu Nâzım ve coşturdu. Mavi gözlü dev bu kardeşlerim. Gözlerinde çakan şimşekleri gördünüz mü hele? Yakasında kızıl karanfil, başında kasketi İstanbul’un afilli delikanlısıdır kolkola yürüdüğümüz. Hani İstanbul sokaklarının ifadesini alan, arkasındaki, önündeki ve bilhassa hep sağındaki « aynasızları », « gölgelerini », « silik ve silinmeye elleri mahkûm herifleri » sobeleyen ve onlardan birkaçına şiirlerini ezberleten delikanlı. Anımsıyor musunuz? İşte o Nâzım yoldaşlarım, Paris’i böyle teslim aldı : Şiirleriyle. Paris de zaten bunu bekliyordu ve bırakıverdi kendini şairin kollarına. Gülüm benim, Paris’im, iki gözüm sen de al beni kollarının arasına, al beni. Bu caddeler, bu kaldırımlar, bu sokak, meydan ve bulvarlar bizim. Louise Michel değil mi şu geçen? Maurice Thorez konuşmuyor mu bu gece “Université Nouvelle”de. Haydi çocuklar oraya evet evet hep beraber oraya gidiyoruz. Duclos da gelmiştir mutlaka. Marty de. Yoldaşlarla halaya durmak için tam zamanıdır. Haydi hep beraber.
Nâzım bu, kalbi arada bir tekleyebilir, hayattır bu ve şair önemsemez. Ama bir sarışın görsün, kalbinin tiktaklarıtiktakları hız kazanır ve “usta bir dakka bu bizdendir” işaretini verir ve Vera Tulyakova ile evlenir Nâzım. İki kere iki dört eder ve bal-ayını gençyaşlı (yazımda hata yoktur) ama yüzde yüz özgür çift Paris’te geçirir. Kimileri çatlar. Çatlasınlar, patlasınlar! Paris kırk gece, kırk gün sürer... Vera giyim kuşama meraklıdır. Nâzım deri ayakkabılara ve ipek çoraplara. Abidin ve bilhassa Güzin ile mağazalar dolaşılır. Zamanını yazmadım mı? Tamam işte yazıyorum, Nisan 1961’deyiz ve Nâzım’ın Paris, Ma Rose’u kitapevlerinin vitrinlerini süslüyor. Malatya gülü sanırsınız. Bu konuyu Zeynep’e ve Başak’a da sormalı sırası ve yeri gelince. Malatyalı gülünü tanımaz mı? Tanır elbette. Nâzım kitabının tanıtımı için Le Divan nam kitabevinde imza gününe katılır. Duyan gelmiştir, duyan koşmuştur ve tıklım tıklımdır kitapevi. “Gölgeleri” bile sıkışır, sıkışır ve bir duvar dibinde ezilmekten kurtulurlar belki, ama yine de eriyip, yerin dibine girip yiterler, biterler. Yoldaşlarım şenlik bugün Paris’tedir. Nâzım Hikmet halayı sürüyor. Mendil halaybaşı Abidin’in elindedir... Sonra gün gece, gece gün olur ve saati gelince Nâzım Vera’sını Paris’te bırakır, Havana’ya “uçar”. Dünya Barış Kurulu adına Fidel’e “Barış Ödülü”nü vermek üzere randevusu vardır. Hem Fidel’le ve Küba ile, hem de T büyük harfle Tarih’le. Küba’daki devrimci çoşku, devrimci gençler, kadınlar, kızlar ve erkekler, yaşlılar, ve gördüklerinin tümü şairi son derece mutlu eder. Nâzım’ın Havana Röportajı’nı okumadıysanız, videosunu görmediyseniz hiç geçikmiş sayılmazsınız ve bizde kardeşlerim, geç kalanlara da yer ayrılır. Gönül sofrasıdır bizimki. Buyurun sizi de şöyle alalım. Nâzım konuşmaya başlamak üzere...
Akan zaman, duran zaman. Gel zaman, git zaman...
Kasım 1962’de Nâzım’ın Leonardo da Vinci ile randevusu vardır. İtalya Mamma Mia ile. Mamma Roma ile. Ama önce Milano ve Floransa’ya gitmek, sanat eserlerine yüzünü sürmek ister Nâzım. Yanında gittikçe güzelleşen Vera, her zaman. Ama bu kuru fasulya ve pilav, balık ve pilaki, imambayıldı (ille bayıltacak imamı yemeden önce, Nâzım’dır bu ve bunun esbab-ı mucibesi de sual edilemez. Şairdir ve şaire şiiri soru-l-amaz!) ve rakı mis kokuları, tadları nereden geliyor? Paris’ten evet. Nâzım’ın “Benim Türkiye’m” dediği mekandan; Abidin ve Güzin’in ev-atölyesinden. İşe bakın, o gün Abidin’lere İstanbul’dan uçakla, evet evet uçakla bir sepet dolusu nevale gelmiştir ve Nâzım ile Vera’nın varışı ile Karaköy, Kumkapı, Beyoğlu, İstiklal Caddesi, Cadde-i Kebir diye yazar bizim defterler, pat diye 13 Quai Saint-Michel’deki ev-atölyenin işine düşerler. Pat diye, evet. Pata pat, pata pat diye.
Bilmem Nâzım’ın Vera, Abidin, Güzin, Jean, Charles ve daha birçok yoldaşıyla o yılbaşı gecesini Paris’te Doktor Hershel ve iki dirhem bir çekirdek eşi Dora’nın evinde geçirdiğini yazmam acımızı biraz azaltabilir mı? Bilemiyorum. Ama yazıyorum çünkü Nâzım o gece çok mutluydu. Bıraksanız, ince uzun bacakları üzerinde yaylanarak iki adım da İstanbul’a atlayabilir, oradan Bursa’ya uzanıp “taştan tayyere” ile geri dönebilirdi. Bırakmadılar... Ama şair yerinden bile kıpırdamadan iç yolculuğunu tamamladı ve döndü. Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim! dedi. Nâzım Hikmet, kendisine ayrılan zaman içinde yaşamanın ve yaşam aşkının tadını çıkardı, herşeye rağmen. Kötülük adamlarına inat!
4 Ocak 1963’te, yanında eşiyle Moskova’ya döndü Nâzım.
Evet, Şair Baba birkaç kez geldi Paris’e. Gitti Paris’ten. Evet geldi, gitti... Geldi, gitti... Oysa buraya yerleşmeyi ne kadar çok istediğini çoğumuz veya birkaçımız biliyoruz...
Sil göz yaşlarını Zeyno, Başak, sil gözyaşlarını Salih, Gül, Nuri, Şair Baba, Usta, Mavi Gözlü Dev, saçları rüzgarda kızıl bayrak, göğsünde orak ve çekiç Nâzım Hikmet 107 yaşında ve hep bizimle çünkü.
M. ŞEHMUS GÜZEL
*
Sevgili Cengiz ÖZKAN..
Mülkiyeden kardeşimiz..
Sevgili Şehmuz GÜZEL'in..
Paris Nam şehrinde...tertipledigi..
"Şiir bir çıglıktır/Şair Baba..."
başlıgı altındaki..
Nazım Hikmetin 107'ci yaşını kutlama ("anma" mı deseydim acaba) etkinligi..
ile ilgili olarak..
yazdıgı
1. Nazım et Paul
2. 18 Ocakta
3. Nazımla söyleşi
4. Nazım-Gülüm
yazılarını dikkat ve zevkle okuduk..
Ve.
Nazımın çok sevdigi bir şehir Pariste..
Yapılacak olan
107'inci yaşının kutlanması etkinliginin başında .
Bir Mülkiyeli arkadaşımızın bulunması..
Bize gurur vermiştir..
Bu etkinlikliklerin davet ve ilanı zımnında ..
Sehmuz Güzelin şahsi düşüncelerini de yansıtan bu yazılar...
Bugün.. Bu şairin ve şiirin erbabı arkadaşlarımında ıttılasına sunulmuş..
Dostlarımın hepsi bu etkinligi alkışlamışlardır..
Ancak.. arkadaşlarımdan birtanesi (Bu arkadaşımda digerleri gibi Mülkiyelidir..)
Şehmuz Güzelin..
"Nazım-Gülüm" yazısına hararetle katıldıgı halde..
"Nazımla söyleşi" yazısındaki yorumlarına ..
iki noktada eleştiride bulunmuştur..
Bende..
Şehmuz Güzelin yorumlarına ve düşüncesine yöneltilen eleştirileri..
bu arkadaşımın agzından
(Tıpkı Sevgili Şehmuzun Nazımın agzından Yaptıgı gibi..)
senin ve arkadaşların görüşüne sunulmasının uygun olacagını düşündüm..
Sehmuz Güzel'in..
"Duyduk duymadık.." diye şirinleştirilmiş bir anonsla..
ilan ettigi..
Pazar günü Pariste yapılacak Nazım etkinligine..
"SBF Ögrenciler ve SBF mezunları.." şeklinde bir hitapla başlaması...
Biraz yadıgandı..
ve acaba...
SBF ögrenciler ve mezunları yerine ..
"Sevgili Mülkiyeliler"
Diye başlasa idi...
Daha şık olmazmıydı..
Diye bir eleştiri yapıldı..
Ama asıl eleştiri..
Şehmuz Güzelin..
Nazımın agzından..yaptıgı..
Bu hükümetin Nazımın Mezarını mezarını Türkiyeye getirilmesi önerisine
Karşı olmanın gerekçesi olarak ortaya koydugu..
Şahsi düşüncelerine yapılan eleştiri idi..
Şehmuz Güzel..Yazısında..
(Güya..)
Nazıma mezarının Türkiyeye getirilmesi hakkında ne düşündügünü soruyor..
Nazım da bu soruya cevaben..
(Güya..)
"Tamam..Dogru..
..
Evet. ben HALKLARIMIN topragında..
..Milyarlarca insanın yattıgı Anadolu topragında..
Uyumak istedim..""
"Ama..o günden bu güne köprünün altından çok sular geçti..
Gencecik çocuklar idam edildi..
Ufacık bebecik çocuklar bile öldüler..
Bu dramların..
Bu yüz kızartıcı suçların..
Son bulacagınıda göremiyorum..
İşim yok oralarda..""
"Önce Kan durdurulsun..
Önce barış gelsin..
Sonra ben gelirim.."
diyor..
Sevgili Ş.G. böyle diyor demesinede..
Ama..
Nazım..
Hiçbir şiirinde..
"Halklarım.." demiyor..
Nazım hiçbir yerde..
Ülkemizde..
Son 30 yılda emperyal güçler tarafından türk insanına dayatılan..
ve belli bölücü kesimin terör örgütünü haklı gösteren..
ABD destekli..
Oligark, Feodal, Irkçı ,Gerici..Aşiret Agaları ve Şıhlarının ve onların müttefiki.. Liberallerin....
Agızlarına plesenk ettigi
"Önce kan durdurulsun.."
"önce barış yapılsın.."
Yüz kızartıcı suçlar dan ve..
Bu dramlardan .(özür dilensin..)
gibi slogan lafların hiçbirini..etmiyor..
Yoksa ..
Bu gerici kesimde..anıden ortaya çıkan ..
Bu Nazım sevdasının..
Bu Nazım tartışmasının..
Bu Nazımı.. bölücü ABD ideolisinin savunucusu gibi gösterilmesinin..
Bu Nazımın.. Anti emperyalıist şiirlerini..Kuvvayı Milliye destanını yok sayıp,
Hala devam eden türk devrimini "es" geçip..
Ülkede hakim olan ABD güdümlü gerici ittifakın..
Siyasi tezgahlarında.. ideolojik malzeme olarak kullanılmasının ..
Ve ülkenin bagımsızlıgının yokedilmesini hedefleyen tüm bu çabaların...
Bu kapsamda..
Son günlerde..
Nazımla aynı kefeye konulan..
Aynı ideolojinin insanlarıymış gibi halkımıza yutturulmaya çalışılan..
Hala türk mahkemelerince..
Cinayet..
ve kanlı terör örgütüne yardım ve yataklık eylemlemleri nedeniyle aranan
Ahmet Kaya ve Yılmaz Güney gibi şahıslara..
İade-i itibar saglama oyununda..
Nazıma verdikleri rolün...
uygulanmasının bir parçasımıdır....?
Diye düşünüyor.. bu benim arkadaşım ..!
Bu yazı ile..
Nazım Hikmeti..
Gögsüne Orak-Çekiç işlemeli bir tişort giymiş..
ve Paris sokaklarında..
"Halklara özgürlük.."
"Önce kan durdurulsun.."
Önce barış yapılsın.."
"Yüz kızartıcı suçlar ve Dramlar.. Kaldırılsın.."
Bu Nedenle, Suça düçar olanlardan özür dilensin.."
Diye avaz avaz bagıran..
Bir Militan olarak takdim edildigini söylüyor..benim arkadaşım..
Benim bu arkadaşım..
ayrıca..
Sevgili Şehmuz Güzelin
Yazısında..söz ettigi
"Yüz kızartıcı suç.."
ve
"Dram"
Laflarıyla neyi kastettigini
Net şekilde bize izah etmesi gerekir.." diyo..
Yada..
Bu laflarının günün modası ermeni yada kürt soykırımı iddiası ile uzaktan yakından bir ilişkisinin olmadıgını..
Tertipledigi Nazım gecesinde..
Nazım Hikmetin..
Kuvvayi Milliye Destanından alınan..
Sarışın bir kurda benziyordu..
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı..
Yürüdü uçurumun başına kadar..
Egildi..durdu..
Bıraksalar..
İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak
Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak..
Kocatepeden Afyon Ovasına atlıyacaktı..
şiirini okuyayarak göstermesinin de beyyine külfeti kapsamında kabül edilebilecegini söylüyor..
Bu arkadaşım..
Bu arkadaşım.. kafayı takmış bu yazıdaki ifadelere..
diyorki..
Yazıda yer verilen
"Yine görüşürüz dostlarım..benim..Yine görüşürüz..
Beraber güneşe güler..Beraber dögüşürüz.."
şiirinde..
Nazım kimlere "dostlarım" diyor..?
"beraber dövüşürüz" derken .. kimlere karşı..kimleri kastediyor....?
Ermenicilere mi.. yoksa kürdcülere mi.."Dostlarım" diyor..?
Eger öyleyse..
Bu dostlarıyla.. Nazım kime karşı dögüşecek..
Türk Ordusuna karşı mı..?
Nazım Vatanından, Memleketinden ve Türk Halkından...
Türk ordusundan..
Yüz kızartıcı suçları ve dram yaratıcıları olarak niteleyip..
bu kadar nefret ediyorsa..
Neden ..Kitabının sonunda..
"Sonra ..
Sonra..9 Eylülde İzmire girdik.."
diyerek Türk Ordusuyla kendini özdeşleştiriyor..
"Halklarım.." diyerek türk halkı kavramını parça pinçik yapıyorsa....
Neden kitabının sonunda..
Güneyden kuzeye..
Dogudan Batıya..
TÜRK HALKI'yla beraber..
seyretti İzmir Rıhtımından Akdenizi..
diyerek.. bu devrim ..bu zaferi..
Türk halkının bir devrimi olarak niteliyor....
Neden..bu büyük kitabının sonunda..
Ve bizde burda bitirdik destanımızı..
Biliyoruz ki layıgınca olmadı bu kitap...
TÜRK HALKI bagışlasın bizi..
Onlarki..toprakta karınca.......
"halklar" demiyorda.. "Türk Halkı" diyor..
Yüz kızartıcı suçların suçlusu olarak gördügü türk halkından..
Neden kendisini bagışlamasını istemiş..
Nazım, "halklarım" diyerek..
Kürt ve ermeni azınlıklarını kastediyor ise..( en azından türk halkını kastetmiyor ise..)
ve bunları koruyan ..
Fransaya, Almanyaya ABD ve İngiltereye "medyunu şükran" olması gerekmez mi..? mantıken..
Peki o zaman..
Neden şiirinde..
Esirler arasında General Trikopis..
Alaturka sopa yemiş bir temiz..
Ve sırmaları kopuk Frenk Uşagı..
"frenk uşagı" lafını..
Türk devriminin karşısına karşına dikilen bu halkların istilacı güçlerinin komutanları için kullanıyor..
Neden her şiirinde..
Müstevlilerin siyasi emelleri ile kendi şahşi çıkarlarını çıkarlarını tevhid eden dahili ve harici bedhahların karşısına..
Türk bagımsızlık bayragı altında
Devrimci türk halkı ile birlikte..
Dimdik Karşı duruyor..
Bu Nazım.. Ha.. Neden..?
Acaba Sevgili Şehmuz.. Şair Nazım diye kastettigi...
Yoksa.. Şair kazım mı..? isimlerde bir karıştırmamı var.. yoksa.. diye soruyor ..
Benim arkadaşım..
Büyük bir şaşkınlık içinde..
Valla bende çok şaşırdım.. Cengiz..
Arkadaşım bunlarla da kalmıyor..
Birde sana mesaj yolluyor..
Diyorki..
Ben Fransada Cengizin yerinde olsam..
Bu Nazım etkinligine pazar günü mutlaka katılırım..
Hatta .. Bizim Başkan..İhsan Feyzibeyoglunun..
Nazımın mahkum olarak yattıgı.. mapushanelerin bulundukları yerlere..
Nazım burada mapus olarak yattı" şeklinde levhalar konulması yönünde...
başlattıgı kampanya ile ilgili yazdıgı yazıyı orada okurum..
Ve Nazımın Anavatanında da insanların..
Nazımı anma işini büyük titizlikle....
Bu gibi etkinliklerle yürüttüklerini ifade ederim....
Ayrıca..Bu mezar taşıma işinin...
Böyle ideolojik.. zorlama gerekçelerle speküle edilmemesini..
Bu mezar taşıma işinin.. bir insani yönünün oldugunu..
Burada kararın..
Nazımın Hikmetin ailesine bırakılmasının...
En uygun..
Hukuki ve insani tavır olacagını..
söylerim...
diyor.. bu arkadaşım..
Aktaracaklarım
Hepsi bu
Sevgi..Saygı ve Selamlar..
Mekan Demirkaya
17.1.2009
*
DEĞERLİ KARDEŞİM CENGİZ, MERHABA. İLETMEK İNCELİĞİNİ GÖSTERDİĞİN YORUMU OKUDUM. ÇOK YARARLANDIM. YAZAN ARKADAŞIMIZ İSMİNİ BELİRTMEMİŞ AMA ELİNE SAĞLIK. GÜZEL YAZMIŞ, NÂZIM BABA’DAN ÇOK İYİ ŞİİRLER SEÇMİŞ. KENDİ DÜŞÜNCESİNİ BELİRTMİŞ. HER TÜRLÜ DÜŞÜNCEYE SAYGIM OLDUĞU GİBİ BU DÜŞÜNCEYE DE SAYGIM VAR. DAHASI DÜŞÜNCELERİMİZİN ARASINDA ÖYLE KORKUNÇ BİR FARK TA YOK. BU BÜYÜK İHTİMALLE MÜLKİYELİGİMİZDEN KAYNAKLANIYOR. MÜLKİYELİ OLMANIN KAZANÇLARINDAN BİRİ DE BUDUR KESİNLİKLE.
AYRICA YERİNDE SAPTAMALARIYLA UFKUMU DA GENİŞLETİYOR. SAĞOLSUN.
ÖRNEĞİN “SBF öğrencileri ve SBF mezunları” türünde bir hitap yerine “Sevgili Mülkiyeliler” demek daha şirin olabilirdi. Yazma anında aklıma gelmedi anlaşılan. Ama her şeyde de kasıt aramamak lazım nitekim hemen sonra “bu camianın değerli üyeleri”den söz ediyorum.
ARKADAŞIMIZIN VE SENİN İZNİNİZLE, KİMİ YANLIŞ ANLAMLARI DA BURADA HEMEN DÜZELTMEK İSTERİM.
Yukarıdaki hitap sadece sana ve gurubun değerli üyelerine iletttiğim mesajda geçiyor. Böyle bir hitabı elbettte toplantıdaki tebliğimi sunarken kullanmam söz konusu olamaz.
Nâzım Hikmet Türk’tür ve kendisini ellbette Türk olarak tanıtıyor. Bunun tartışmaya gelecek bir yanı yok.
İşte bir ispatını Şair Baba’nın ağzından aktarıyorum : “Ben ‘Ari’ ırka inanmıyorum. Bunu tarih ispatlamaktadır, üstün ve aşağı ırk yoktur.
Ben şahsen ırkların karışmasından yanayım. Türküm ancak kanımda Polonyalılık, Almanlık, Gürcülük, Çerkeslik ve Fransızlık var.”
(Nâzım Hikmet’in doktor eşi Bayan Galina Kalesnikova’nın Nâzım’la Yedi Yıl isimli kitabından, aktaran Kıymet Çoşkun : Barışın Şairi Nâzım Hikmet, Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı Yayınları, İstanbul, 2007, s.116.).
Benim “deneme” (essai) türündeki yazımda “halklarımın” demem Nâzım’ın kendi kökenlerine gönderme olduğu kadar özellikle Anadolu ismi verilen bu geniş ve tarihi bölgenin kadim tarihine göndermedir : Evet tarihin ilk anından bugüne bu bölgede çok halk yaşadı. Bu anlamda Anadolu’nun tarihini çok eskilerden başlatıyorum. Dahası böyle olmasaydı nasıl milyarlarca ölüden söz edebilirdim? Birçok kıta arasında (sadece Avrupa ve Asya değil, aynı zamanda Afirika ile de) geçiş noktasında olan ve akıl almayacak zenginliklere (yeraltı ve yerüstü) sahip bu bölge binlerce savaş sonucu tarlası, kasabası kenti, köyü, dağı, taşı, köprüsü, yolu defalarca ve defalarca tarümar edilmiş bu kadim toprağın altında maalesef evet milyarlarca can yatıyor. Elbette toprağın üstünde olan bizler bunu bellki hiç mi hiç aklımıza getirmiyoruz ama şairler bunu unutmazlar asla. Evet bu toprağın altında miyarlarca insan yatıyor , kimi “kefensiz”, ve çok değişik halklardan. Bunu Nâzım’dan iyi hangimiz duyumsayabiliriz, kim bilebilir? Öte yandan dram sözçüğü sadace arkadaşımızın anladığı mana da kullanılmıyor ki : Nâzım Hikmet için veya benim için dram bir kadının, bir çocuğun veya bir erkeğin herhangi bir cinayete kurban gitmesidir. İntihardır. İdamdır. Evet bu tür ölmeler veya öldürmeler de dramdır. Hem de nasıl. Ölmeler ve öldürmeler bir olayla sınırlı değil, enazından benim denememde. Milyarlarca ölüden söz ediyorum. Onbinlerce yılllık tarihten bahsediyorum. Dram Nâzım Hikmet gibi bir şair ve “adli bir hata” sonucu yıllarca hapishanelerde çile doldurmuş biri için günümüzde Erol Zavar isimli bir genç babanın hapis yatmasıdır. Kanser teşhisi konulmmasına rağmen tedavisini yaptırabilmesi için bile yılllardır serbest bırakılmamasıdır.
Nâzım Hikmet komünisttir. Türkiye Komünist Partisi ile ilişkileri inişli çıkışlı da olsa bu böyledir. SSCB’ye gittikten sonra da hem TKP ile hem de SSCB-KP ile ilişkisi sıkı ve sahici eleştirici bir biçimde yürümüştür. Bunu ispat için pek çok belge, makale, kitap bulunuyor. Bizzat Şair Baba’nın yazdığı tiyatro oyunu da...Özetle Nâzım’in Türkiye’de onca yıl hapis yatmasının sebebi komünist olmasıdır. Bu nedenle kalbinde, gögsünde orak ve çekiş var diye yazıyorum. Evet komünist olarak yaşadı ve komünist olarak öldü. Bu onun ülkesini sevmesine engel değildi. Hatta vatanını sevdiği için komünist oldu demek bile mümkün. Koskoca paşa torunu isteseydi gelkeyfimfel diye sefa süreilirdi. Nitekim kimi Fransızın anlamadığı da bu : “Nasıl olur da o kadar varlıklı biri komünist olur?” sorusu bana çok sık soruluyor örneğin. Doğal olarak herkes istediği yorumu yapabilir. Dolayısıyla Nâzım “gögsünde orak-çekiç işlemeli bir tişört giymiş” eleştirisi yerine oturmuyor. Çünkü benim yazdığım simgesel/sembolik olarak onun angajmanına işaretediyor. Arkadaşımızın yazdığı ise, hiç kusura bakmasın lütfen, Nâzım’a ve angajmanına “Fransız kalıyor”. Mesele tişört değl. Mesele onun komünist olarak onca çile doldurmuş olmasıdır. Bunu sineye çekmesidir. Nâzım kendi yaşamı, kendi dönemi ile anlatılabilir, anlaşılabilir, günümüzün parametreleriyle onu açıklamaya çalışmak ona “Fransız kalıyor”. Ama kimseye engel olacak ta değilim. Elbette hekes kendi yorumunu yapabilir, hatta yapmalıdır da. Bundan alınmamak lazım. Buna da saygım var. Ne iyi ki hiçbir şey, hiç bir olay tek açıdan açıklanamıyor. Nâzım’in bize bıraktığı miraslardan biri de bu öğretidir.
Vatandaşlığının iade edilmesi meselesi binbir açıdan irdelenebilir. Ben denememde yazdığım gibi gördüm ve Nâzım’ın ağzından ama herkesin anlayabileceği gibi kendi görüşüm olarak açıkladım. Adında “hayali söyleşi” olasınndan da bu anlaşılıyor. Nâzım’la bugün söyleşi yapmanın başka türlüsü mümkün değildir zaten. Bu işte elbettte Nâzım’ı, Abidin Dino, Güzin Dino,Münevver Andaç ile dostluğum ve bunun yıllarca sürmesi sonucu biraz daha yakından tanımam da yardımcı oldu. Bütün eserlerini, onunla ilgili bütün yapıtları, ondan iki satırla bile bahseden kitapları okumamı saymıyorum. Çünkü bunu herkes yapabilir. Bunun da epey yararı olduğunu göz ardı etmiyorum. Ama Nâzım’ı birçok kişiden, özellikle onu çok yakından tanıyan birinci ağızlardan dinleyince “benim Nâzım’ım” böyle konuşurdu diyerek o hayali söyleşiyi oluşturdum. Elimi vicdanıma koyarak söylüyorum : Evet böyle konuşurdu 3 Haziran 1963’e kadarki zaman çetvelini sıkı sıkıya dolduran saçları rüzgarda kızıl bayrak gibi dalgalanan Nâzım Hikmet. Ezcümle şunu söyemek istiorum : Temmuz 1951’de vatandaşlıktan çıkarıldı ve Ocak 2009’da vatandaşlığı iade edildi. Aradan TAM 58 YIL GEÇTİ. Oysa benim bildiğim Nâzım Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından asla çıkarılmamış olmayı tercih ederdi. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes’e yazdığı şiir yeniden okunabilir.. Dahası vatandaşlıktan çıkarılmak, vatandaşlıktan çıkarılan için öyle kolay kolay hazmedilebilir bir mesele de değildir. Nâzım gibi duygusal, içindeki çocuğu öldürmemiş, içindeki kadına sayğılı ve bilhassa içindeki maçoyu ayaklarının altında ezmiş biri için hele , böylesi bir karar bir acıdır, bir darbedir, başınızdan kaynar suların boşalmasıyla eş anlamlıdır. Yani öyle kolay kolay sineye çekilemez, bir anda bütün mazinizin, toz dumanı içinde koşturduğunuz bütün sokak, bulvar, cadde ve meydan isimlerinin silinmek istenmesidir, hapishane duvarlarında bıraktığınız sigara dumanlarının püfff diye sönüp gitmeleridir, emin olun, kimliğinizin elinizden alınmasıdır. Nâzım vefatına kadar Polonya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti vatandaşı olarak ve bu cumhuriyetin pasaportuyla dolaştı. Ama soyismine ve ismine örneğin bir türlü alışamadı. Vaktiniz varsa hızla bir anısını aktarayım. Güzin Dino’nun bana anlattığı biçimde : Nâzım aktarma yapmak için Paris Havalanında birkaç saat beklemek zorunda kalınca, Güzin, Abidin ve Charles Dobzynski’ye telefon etmiş, onlar da gelmişler, sohbet ediyorlar. Nâzım bu, bildiğiniz gibi, hemen “Size son şiirlerimi okumayım mı?” diye başlıyor ve elbette her zamanki gibi yanıt filan beklemeden, belki de yanıt gelmiştir ama Şair Baba’nın keyiften ve heyecandan onu duyacak hali yoktur, “Çünkü kardeşlerim Türkçe şiir okuyacak!”, girişiyor Nâzım Hikmet...Sohbet bitmiyor...O arada sürekli olarak anons yapılıyor : “FalanFilanfişmekan uçağınız kalkmak üzere sizi bekliyoruz...” İki anons, üç anons, beşincisinde Nâzım”uyanıyor”, “Yahu çocuklar bu benim adım, beni çağırıyorlar, hemen gitmem lazım, na yazık” diyor ve kalkıyor. Anlatabilliyor muyum? Bir şey daha : SSCB hiçbir zaman Nâzım’a SSCB vatandaşlığını vermek istemedi Neden? Neyse uzatmayalım. Mesele öyle bir kağıt mesesi değil. İşin hissiyatı var. Bu acının hazmedilmesi veya hazmedilememis var. Nâzım bunu asla ama asla hazmedemedi. Nâzım memkeketine hasretkaldı. Budur beni mahveden. Budur. Yoksa ona yarım asır sonra atandaşlığının iad edilmesi devede kulak. Nâzım açısından. “İade edenler” bunu seçim yatırımı gibi kullanmak istiyorlar, bu çok belli oluyor ve tersine tepecek. Nâzım severler o kadarçık uyanıktırlar mutlaka.
Canımız kadar sevdiğimiz kutsal memleketimizde maalesef “vatan haini” ilan edilmek kolay : İşte Nâzım Hikmet örneği. Vatansever olmak ise çok zor : İşte yine Nâzım Hikmet örneği. Onun gerçek vatansever olduğu vefatından elli yıl sonra ançak farkedilebildi. Hatta “keşfedildi” bile diyebiliriz. Bu da bize yeter. Çünkü bu kötü örnek bile insanlık tarihi açısından son derece önemli bir örnek olarak yolumuzu aydınlatıyor. Evet Nâzım Hikmet aydınlatmaya hep devam ediyor/edecek.
Son bir-iki nokta daha :
Birincisi : “Gece” değil düzenlenen “öğleden sonra 14.30’dan itibaren başlayan” bir toplantı, bir anma toplantısı.
İkincisi : “tertipleyen” ben, M. Şehmus Güzel, değilim. Düzenleyenlerin kimler olduğu davetiyenin alltında sarih bir biçimde belirtiliyor. Ben sadace konuşmacılardan biriyim. Evet sadece bu anma toplantısı kapsamında yapılan konuşma/tartışma bölümünde Güzin Dino ile birlikte katılıyorum, “ Nâzım Hikmet ve Paris, Ma Rose” başlıklı tebligi sunacağım. Ve soru(lar) olursa yanıtlayacağım. Nâzım’ın Fransızca şiir kitaplarından birinin başlığını alarak Paris ile ilişkilerini anlatacağım. Uzakta olan ve bize katılamayacak olan değerli dost, tanıdık ve arkadaşlara ve yoldaşlara da “tadımlık” anlamında “Nâzım Hikmet, Paris gülüm” başlıklı makalemi gönderdim. Birçok ama gerçekten birçok arkadaş, yoldaş, dost ve tanıdıktan son derece olumlu yanıtlar aldım. Aynı şey “hayali söyleşi” için de geçerli. Nitekim birçok internet sitesinde yayınlandılar. Yayınlanıyorlar. İnternet sitelerinde gerçekten bir “akış” var ki kimsenin aklına gelmezdi...Birinde yayınlanan bir şey bakıyorsunuz bir anda beşinde, onunda yayınlanıyor....
Nihayet anma toplantısı herkese açıktır. Afişleri Paris’te ve yakın banliyölerinde günlerdir birçok mahallede duvarlarda görülebiliyor. Küçük el ilanları binbir yerde dağıtıldı. Birçok internet sitesinde, Fransızca yayın organlarında duyurusu yapıldı, Fransa’da, Türkiye’de birçok insana haber verildi.. Düzenleyenlerden biri Fransız Komünist Partisi olunca onun da dünya kadar yayın organları aracılığıyla duymayan kalmadı. Dahası Fransa’da “public” her toplantıda olduğu gibi burada da polis bulunacak mutlaka, ama elbette sivil olarak. Yani hani ne olur ne olmaz diye. Fransız polisi uyumaz (!) Evet toplantı “public”tir, yani herkese açıktır ve evet herkes gelebilir. Bu vesileyle ben de yakın dost, arkadaş, yoldaş ve kardeşlerimi davet ettim. O zaman elbette en başta da Cengiz Özkan gibi değerli bir Mülkiyeli kardeşimi de. Mülkiye camiasının da Nâzım Hikmet’le özel bir ilişkisinin, yakın bir akrabalığının olduğunu bizzat bildiğim ve yaşadığım için, camiamızın haberi olsun diye davetiyeyi, kısa tanımı yazısını, makalemi, denememi de ilettim. Aramızda bu kadarçık paslaşma da olmalı sanıyorum. Maksat herkesin haberi olsun. Yorumunu iletmek zarifliğini gösteren değerli arkadaşımız da belirtiyor : Nâzım öyle bir kişinin, bin kişinin “malı” değil ki, milyonlarca insana mal olmuş evrensel bir şair. Boşuna Mavi Gözlü Dev denmiyor..
Bitiriyorum : Bu yanıt yarınki toplantı için iyi bir alıştırma/önçalışma oldu. Yarın çünkü “çim sahada oynayacağımı” hiç kimse söyleyemez. Toplantının yapılacağı salonu görmedim ama bundan emin olabilirsiniz. Bilim adamı olan bilir : Her taraftan hücum geliştirilecek. Hiç kuşkum yok. O nedenle kalemi (aslında iyi bir kaleci arıyorum, duyduk duymadık demeyin. Şükrü hariç, şimdi BJK’lıları kızdırmadım umarım) ve savunmamı çok sağlam tutmam lazım. Bu, hiç gol yemeyeceğim anlamına gelmez, ama mağlup olmayacağımdan eminim. Musterih olun değerli Mülkiyeli kardeşlerim. Sevgili öğrencilerim ve meslektaşlarım. Hepinize en içten selamlarımı, sevgilerimi sunuyorum. Sağlıcakla kalın.
M. Şehmus Güzel
17.1.2009
*
Nazım Hikmet'in 107 nci doğum günü etkinlikleri çerçevesinde Paris'in Villejuif şehrinde yapılan etkinliklere katınılmış olup tespitlerimiz aşağıdadır.:
1-Eylem Fansız Kominist partisi Villejuif örgütü ile ASFA(Fransa ve Anadolu Dayanışma Derneği) tarafından parti örgütünde gerçekleştirilmiştir.
2-Toplantıya Şehrin Belediye başkanı da dahil olmak üzere 200 civarında Fransız ve Türk katılmıştır.
3-Toplantı başta Nazım Hikmet olmak üzere ölenlerin anısına 1 dakikalık saygı duruşu ile başlanmıştır.
4- İlk olarak Türk ve Fransız düzenleyiciler bier konuşma yapmışlar ve Nazım'dan bazı şiirler okunmuştur.
5-Nazı Hikmet'le ilgili bir belgesel gösterilmiştir.
6-Nazim Hikmet ile Paul Eluard'ın ortak noktaları anlatılmış ama ağırlık hep Nazım Hikmet üzerinde yoğunlaştırılmıştır.
7- Yeniden Nazım'ın birkaç şiri okunmuştur.
8- Bu arada hastalığı nedeniyle gelemeyen Güzin Dino ile başka ülkede oldukları için katılamayan Mihri ve Sevim Belli'nin mesajları okunmuştur.
9- Arkadaşımız M.Şehmus Güzel kürsüye davet edilmiştir.Adı geçen konuşmasında daha ziyade Nazım'ın Refik Erduran ile Türkiye'den kaçışı, bunun sebebleri ve yurt dışında ki yaşamı ve Fransa ile olan ilişkileri üzerinde durmuş ve bu bilgilerle ilgili kaynaklar göstermiştir.
M.Şehmus Güzel konuşması sonunda soruları cevaplandırmış ve özellikle bana hitap ederek benim herhangi bir sorum olup olmadığını sormuştur.
10- Konuşmaların hiçbir bölümünde halklar,Ermeni veya Kürt meseleleri gündeme gelmemiştir.
11-Toplantı bitiminde hafif bir kokteyl verilmiştir.
Bendeniz bu eylemde herhangi bir rahatsız olma durumuyla karşılaşmamanın verdiği neşe ve huzurla kendime ait olan evime avdet etmişimdir.
Saygıyla arzolunur.
Paris Temsilcisi
Cengiz Özkan
*
Sevgili Cengiz ÖZKAN..
Degerli Paris temsilcimiz..
Pariste yapılan..
Büyük Şairimizin 107 nci yaş..
Kutlamalarına katılman...
Ve bize ayrıntıları ile..
Bu güzel etkinlik hakkında ..ve bilgiler vermen..
Bizi çok memnun etmiştir..
Hepimiz sana çok teşekkür ediyoruz..
Ayrıca..
Mülkiyeden arkadaşımız olan..
Şehmuz GÜZEL'in
Nazım Hikmet ..Sevgisinden..
Ve..
Yurtseverligi konusundaki.. duyarlıgından dolayı..
Kendisini kutluyoruz..ı..
Ve..
Bu yoldaki gayretlerini destekliyoruz..
Başarılarılarının devamını diliyoruz..
Dümende ve başaltlarında insanlar vardı ki..
bunlar..
uzun egri burunlu..
Ve konuşmayı şehvetle seven insanlarda ki..
Sırtı lacivert hamsilerin ve mısır ekmeginin zaferi için..
Hiç kimseden hiçbirşey beklemeksizin..
Bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler..
N.HİKMET... 939 İstanbul Tevkifhanesi..
940 Çankırı Hapishanesi..
941 Bursa Hapishanesi..
Evet.. degerli dostlarımız....
Fransada ve Pariste öyle insanlar vardıki..
bunlar..
İnsan sevgisinin..
yurt sevgisinin
ve Nazım hikmet sevgisinin...
zaferi için..
Hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin..
Bir şiir söyler gibi ölebilirdiler..
Birkaç iyi insanın... gönülden gayreti ile..
yurt sınırları dışına taşınan..
Çok önemli...
Anlamlı ..
Bir şehir olan Pariste..
gerçekleştirilen
Bu Nazım Hikmet etkinligine..
Katkıda bulunanlara..,
Bu toplantıya katılanlara..
Saygılarımızı sunuyoruz..
Mekan DEMİRKAYA..
Sermuharrir..
19.1.2009
*
23 Aralık 2008 Salı
BİR ŞEY EKSİK BU ŞEHİRDE
Çankırılı Nazım
Bir Kastamonu’lu olarak en çok içinden geçtiğim, gezindiğim şehirdir Çankırı. 34 sene önce görevli gidip bir ay kaldım. En son on gün önce oradaydım. Hep aynı cümleyi mırıldandım: Bir şey eksik bu şehirde. Asırlardır bir çok şeyi biriktire biriktire geldiği halde.
Bir Kastamonu’lu olarak en çok içinden geçtiğim, gezindiğim şehirdir Çankırı. 34 sene önce görevli gidip bir ay kaldım. En son on gün önce oradaydım. Hep aynı cümleyi mırıldandım: Bir şey eksik bu şehirde. Asırlardır bir çok şeyi biriktire biriktire geldiği halde.
İki yanı çınarlı yoldan yukarı çıkarken soldaki boşluğu, Karetekin Bey Parkını görünce o eksiklik duygusu büyüyor.
Başka bir yerde olsaydı bu park bu duyguyu yaratmazdı. Bir zamanlar parkın olduğu yerdeki o eski, gösterişsiz, ahşap binaya ilişilmeseydi, bir penceresinin altına küçük bir levha asılsaydı:
NAZIM’LA ARKADAŞLARI 1940 YILINDA BU HAPİSHANEDE YATTILAR
Benim 34 sene önceki gidişimden 34 sene önce, 1940 yılının Şubat ayında Nazım gelir Çankırı şehrine.
‘…Gece on biri beş geçe Çankırı istasyonundaydık. Buranın elektrik fabrikası on ikiye kadar çalışıyor…Geceyi jandarma karakolunun gaz tenekeleri ve soba boruları ambarında, bu edevat kaldırıldıktan sonra rahat fakat soğuk geçirdik…Sabahleyin müddeiumumi, jandarma kumandanı, jandarma yüzbaşısı ve hapishane müdürü beylerle müşerref olduk. Nazik ve kibar muamele ettiler. Hal hatır sordular..’’
Başgardiyanın odası yeni gelen mahkumlara tahsis edilir. Çok yüksek tavanlı, dört metre murabba odada üç karyola, masa, iskemle ve soba ve üç mahkum: O, Kemal Tahir ve Hikmet Kıvılcımlı.
Piraye çocuklarıyla birlikte İstanbul’da, kocası Çankırı’dadır. Nazım da onun bir çocuğudur ve yol çok uzundur. Çare: Çankırı’da bir ev tutulacak.
Nazım durmadan mektup yazar Piraye’ye, Çankırı’yı anlatır:
‘Buraya gelmek ihtimalinin müjdesiyle sarhoşum….Buranın vaziyeti hakkında hapishanemizin muhterem müdürüyle konuştum…Satışı sırf Çankıırı şehrinde yapılacak bir terzilikle pek geçinilmez diyor...Önümüz yaz, ucuzluk gelecek…Bestekâr ve Riyaset-i Cumhur Orkestrası Şefi Hasan Ferid’le … görüşmüşler. Derhal tercümesi lazım gelen operetler varmış…. Bu operet işinden bana bin liralık kadar tercüme bulunacakmış…’
‘Burada aynı şehrin havası içinde olacağız, birbirimizi göreceğiz, sesimizi duyacağız. Bu her ikimiz için de saadettir…Cesursun, mütehammil ve mükemmelsin…Fakat buna rağmen burda müthiş canın sıkılacak…Ben müthiş üzüleceğim...Ne yapalım? Sevmek korkunç şey…’
‘..Şimdi başka bir ev bulundu. Üç odalı, sofalı, mutfaklı ve elektrikli. Kirası da ayda 7 lira… Dişlerine çok üzüldüm.İyice tedavi ettirmeden gelme. Burada dişçi bulamazsın…
‘Radyonu da mutlaka tamir ettirip getir. Anten tellerini de getir. Burada teller çok pahalıymış…’
’…Bir şarkı vardır: Gün batar, kuşalar döner, dönmez bu yollarda beklenen! Ben hep bu şarkıyı söylüyorum…’
‘…çocuklar da tatil zamanlarında hiç olmazsa bir ayını burada geçirebilirlerse terbiyeleri, ruhi halleri ve memleket sevgileri, halka yakınlıkları için çok faydalı olur…
‘..Kaynanamın gelmesini de çok isterdim. Fakat burası çok yüksek ve tahmin ettiği gibi tansiyonuna dokunur sanırım...Sana piyasa haberleri..Yumurtanın tanesi kırk para.Bakla kilosu on kuruş. Soğan, yeşil, demeti iki kuruş….’
Hatice Piraye Hanım Nisan ayının ortalarında gelir Çankırı’ya. Nazım mutludur ama Piraye İstanbul’da kalan çocuklarını çok özler. Evde her yerde onların fotoğrafları vardır. Durmadan mektuplar yazar.’…doğurur doğurmaz ikinize de vuruldum, ama bu kadar vuurlduğumun farkında değildim….’
Nazım eve hiç çıkamaz.
Kemal Tahir ve Hikmet Kıvılcımlı ile de sürekli tartışır. Bursa Cezaevine nakil herkes için iyi olacaktır.
Haziran sonuna doğru Piraye İstanbul’a döner. Ve Nazım başlar şiir mektuplarına yeniden:
Şeker Ali yukarda, koğuşta bağlama çalıyor.
Akşam.
Dışarda çocuklar bağrışıyorlar.
Çeşmeden akıyor su.
Ve jandarma karakolunun ışığında
akasyalara bağlı üç kurt yavrusu.
Açıldı demirlerin dışında
. ...........................büyük, lâciverdî bahçem.
A s l o l a n h a y a t t ı r ...
Beni unutma Hatçem...
Nazım Çankırı’da aşk şiirlerinin yanısıra ‘şiirle öykü anlatma’ , birkaç kelimeyle ‘portre’ çizme denemelerine başlar. Ve Kuvayı Milliye destanının ilk şiirlerini yazar. Şiir anlayışını geliştirir. ‘…Şiiirin yeni bir muhteva verişi üzerinde kafa patlatıyorum. Şiirin en büyük ve en ihatalı edebiyat şekli olduğuna inanıyorum…bu aleti darlığından kurtarmak lazım…’
Bir yandan da okur, resim yapar, Almanca çalışır, çeviriler yapar, mektuplar yazar, işlikte ayna döker, yüzükler, kutular oyar.
1940 yılının Aralık başında ayrılır Çankırı’dan.
12 aralık2008 tarihinde Kurşunlu kaplıcasında eşimin hazırladığı kahvaltı tabağımda zerdalileri görünce ve Şinasi’den zerdalinin de mürdüm eriğinin de Çankırı yemişi, Penceremin altında da a beyim/Zerdali dalı mısın? türküsünün bir Çerkeş türküsü olduğunu öğrenince aklımıza ,
A s l o l a n h a y a t t ı r ...
Beni unutma Hatçem...
Nazım Çankırı’da aşk şiirlerinin yanısıra ‘şiirle öykü anlatma’ , birkaç kelimeyle ‘portre’ çizme denemelerine başlar. Ve Kuvayı Milliye destanının ilk şiirlerini yazar. Şiir anlayışını geliştirir. ‘…Şiiirin yeni bir muhteva verişi üzerinde kafa patlatıyorum. Şiirin en büyük ve en ihatalı edebiyat şekli olduğuna inanıyorum…bu aleti darlığından kurtarmak lazım…’
Bir yandan da okur, resim yapar, Almanca çalışır, çeviriler yapar, mektuplar yazar, işlikte ayna döker, yüzükler, kutular oyar.
1940 yılının Aralık başında ayrılır Çankırı’dan.
12 aralık2008 tarihinde Kurşunlu kaplıcasında eşimin hazırladığı kahvaltı tabağımda zerdalileri görünce ve Şinasi’den zerdalinin de mürdüm eriğinin de Çankırı yemişi, Penceremin altında da a beyim/Zerdali dalı mısın? türküsünün bir Çerkeş türküsü olduğunu öğrenince aklımıza ,
''Mürdüm eriği çiçek açmıştır.
- ilkönce zerdali çiçek açar
mürdüm en sonra-''
diye başlayan şiir düşüyor.
Bir Acayip Duygu isimli şiirin içinde ‘Bursa cezaevinde’ kelimeleri, altında 7.2.1941 tarihi var. Ama şiiir mürdüm eriğinden ve zerdaliden bahsederek başlıyor. Ve devamından anlıyoruz ki henüz,
''-daha bir tek ağaç bahar açmadı
kar yağması ihtimali bile var- ''
diye başlayan şiir düşüyor.
Bir Acayip Duygu isimli şiirin içinde ‘Bursa cezaevinde’ kelimeleri, altında 7.2.1941 tarihi var. Ama şiiir mürdüm eriğinden ve zerdaliden bahsederek başlıyor. Ve devamından anlıyoruz ki henüz,
''-daha bir tek ağaç bahar açmadı
kar yağması ihtimali bile var- ''
Şairimiz Bursa’da yazdığı bir şiirde hoşforoş (*) Bursa şeftalisi dururken neden mütevazı zerdaliden ve kederli mürdümden bahsetsin?
Şu neticeye varıyoruz: Nazım Hikmet nasıl ki Kuvayı Milliye Destanı’na (İstanbul Tevkifhanesinde yazdığı bir şiirin bir kısmını en başta kullanarak) Çankırı Hapisanesinde başlamış, Bursa’da noktayı koymuş ise benzer şekilde Bir Acayip Duygu isimli şiire de Çankırı’da başlamış, bu şehirde gözlemlediği çiçeklenmeleri şiirleştirerek Bursa’da bitirmiş olsa gerek.
Ol sebeble Bir acayip Duygu’yu Çankırı Hapisanesinde yazılan şiirlerin sonuna ekledik.
O gün öğlen vakti Çerkeş’ten geçerken ve Çankırı’dan ayrılırken yine aynı duygu: Bir şey eksik bu şehirde.
Çare yok, bu şehrin bir köşesine, bir sokağına, bir çeşmesine, çınarlarından, cevizlerinden, mürdüm eriklerinden, zerdalilerinden birinin bir dalına, istasyonuna, nereye olursa olsun, bir yere ufak bir levha asmak lazım:
BÜYÜK TÜRK ŞAİRİ NAZIM HİKMET BU ŞEHİRDE 9,5 AY YAŞADI
ÇANKIRI’NIN VE KURTULUŞ SAVAŞININ İNSANLARINI ANLATTI
Şu neticeye varıyoruz: Nazım Hikmet nasıl ki Kuvayı Milliye Destanı’na (İstanbul Tevkifhanesinde yazdığı bir şiirin bir kısmını en başta kullanarak) Çankırı Hapisanesinde başlamış, Bursa’da noktayı koymuş ise benzer şekilde Bir Acayip Duygu isimli şiire de Çankırı’da başlamış, bu şehirde gözlemlediği çiçeklenmeleri şiirleştirerek Bursa’da bitirmiş olsa gerek.
Ol sebeble Bir acayip Duygu’yu Çankırı Hapisanesinde yazılan şiirlerin sonuna ekledik.
O gün öğlen vakti Çerkeş’ten geçerken ve Çankırı’dan ayrılırken yine aynı duygu: Bir şey eksik bu şehirde.
Çare yok, bu şehrin bir köşesine, bir sokağına, bir çeşmesine, çınarlarından, cevizlerinden, mürdüm eriklerinden, zerdalilerinden birinin bir dalına, istasyonuna, nereye olursa olsun, bir yere ufak bir levha asmak lazım:
BÜYÜK TÜRK ŞAİRİ NAZIM HİKMET BU ŞEHİRDE 9,5 AY YAŞADI
ÇANKIRI’NIN VE KURTULUŞ SAVAŞININ İNSANLARINI ANLATTI
ÇOK GÜZEL ŞİİRLER YAZDI
Haydi Çankırılılar, bir levha.
______________________
(*) Selam sana Salah Birsel usta. Senin Boğaziçi Şıngır Mıngır’da bazı hanımları tarif için kullandığın hoşforoş sıfatını biz de Bursa şeftalisi için kullandık. Bağışla.
Bu metnin hazırlanmasında Memet Fuat’ın NÂZIM HİKMET Yaşamı, Ruhsal Yapısı, Davaları, Tartışmaları, Dünya Görüşü, Şiirinin Gelişmeleri isimli eseri ile onun baskıya hazırladığı ‘nazım hikmet dört hapisaneden’ isimli kitaptan ve internetten yararlanılmıştır.
Haydi Çankırılılar, bir levha.
______________________
(*) Selam sana Salah Birsel usta. Senin Boğaziçi Şıngır Mıngır’da bazı hanımları tarif için kullandığın hoşforoş sıfatını biz de Bursa şeftalisi için kullandık. Bağışla.
Bu metnin hazırlanmasında Memet Fuat’ın NÂZIM HİKMET Yaşamı, Ruhsal Yapısı, Davaları, Tartışmaları, Dünya Görüşü, Şiirinin Gelişmeleri isimli eseri ile onun baskıya hazırladığı ‘nazım hikmet dört hapisaneden’ isimli kitaptan ve internetten yararlanılmıştır.
İhsan Feyzibeyoğlu
18 Ağustos 2008 Pazartesi
HAYYAM ÇEVİRİLERİNE İLİŞKİN KISA BİR NOT
1. Zaman zaman internette Ömer Hayyam’ın olduğu ifade edilen şiirler dolaşıyor. Ne çevireni belli, ne kaynağı. Birkaç gün önce gelen bir ileti şöyle başlıyor:
‘……..
"Irmaklarından şaraplar akacak" diyorsun
cennet-i alâ meyhane midir?
"her mumin'e iki huri" diyorsun
cennet-i alâ kerhane midir?….’
Tuhafıma gitti. Çeviriyi yadırgadığım gibi bu rubainin gerçekten Hayyam’ın olup olmadığından da kuşkuya düştüm. Rubaileriyle kendisinden sonraki şairleri etkileyen ve yaşadığı dönemin çok önemli bir bilim adamı olan Hayyam’ın yukarıdaki mısraları yazmış olabileceğine inanamadım.
2. Önce evdeki kitapları gözden geçirdim. Sonra başka kaynaklara başvurdum.
Abdullah Cevdet, Hüseyin Daniş, Hüseyin Rıfat, Yahya Kemal, Feyzullah Sacit, İhsan Hamami, İ.Alaeettin Gövsa, Sabahattin Eyüboğlu, Orhan Veli, Abdülbaki Gölpınarlı, M. Raif Yengin ve Ishak Rafet ve Mehmet Kanar’ın çevirdiği yaklaşık 1400 rübaiyi okudum.
‘Bir şiir çevrilemez, yeniden yazılır’ özdeyişini doğrularcasına çeviriler arasında çok büyük farklılıklar olduğunu gördüm. Bir örnek olarak Hayyam’ın çok bilinen bir rubaisini (bknz: ek) ve çevirilerini aşağıda sunuyorum:
Âmed seheri nidâ zi meyhâne-i mâ
Key rind-i herâbâtî-i dîvâne-i mâ
Berhîz ki por konîm peymâne zi mey
Zan pîş ki por konend peyhâne-i mâ
Dreaming when Dawn’s Left Hand was in the sky
I heard a voice within the tavern cry
"Awake, my Little ones, and fill the Cup
Before Life's Liquor in its Cup be dry."
Fitzgerald (1854)
Bir sabah meyhanemizden şöyle bir nida geldi: Ey bizim divanemiz, rind-i harâbâtî! Kalk ki peymanemiz doldurulmadan (yani ömrümüz bitmeden, kafatasımız toprakla dodurulmadan) evvel peymanemizi şarapla dolduralım.
Abdullah Cevdet (1914)
Seher vakti bizim meyhaneden şöyle bir ses geldi: Ey bizim harâbâtî ve mecnun rindimiz, kalk. Peymane-i hayatımız dolmadan evvel (hayattan kısmetimiz kesilmeden evvel) biz peymanemizi şarap ile dolduralım.
Hüseyin Daniş (1922)
Bir sabah vakti bir nida geldi bizim meykededen
Dedi: Ey rind-i harâbât ne durursun sen yahu?
Kalk ki lebriz edelim mey ile peymâneleri
Olmadan boş kafamız hâk-i siyehle memlû
Hüseyin Rıfat (1924)
Meyhaneden gelip bir seheri sâda dedi:
Ey rindi gûşe-giri harâbat, ey Ömer!
Artık uyan da câmını doldur şarap ile
Peymanei hayatını doldurmadan kader
İ.Alaeettin Gövsa
Fecrin altın bardağı ufukta yükselirken
Uyanık, tatlı bir ses duydum meyhanemizden
Kalk ey deli bekrimiz ! Bardağa şarap doldur
Ömrümüzün bardağı dolup bitmeden
Feyzullah Sacit
Meyhanede bir ses dedi ki : Varken neyimiz
Gün doğdu a sarhoş deli külhanbeyimiz
Biz dolduralım şarabı bir ölçeğe kalk
Binbir acı dolmadan hayat ölçülemez
İhsan Hamami
Ve Nazım, onu yeniden yazmış:
‘- Şarapla doldur tasını, tasın toprakla dolmadan,’ dedi Hayyam.
Baktı ona gül bahçesinin yanından geçen uzun burunlu, yırtık pabuçlu adam:
‘-Ben, bu nimetleri yıldızlarından çok olan dünyada açım,’ dedi,
‘şaraba değil, ekmek almaya bile yetmiyor param…’
3. Bu örnekler de gösteriyor ki şiir çevirisi ‘sadık olursa güzel, güzel olursa sadık olmuyor.’
Ama yine de özen göstermek lazım. Aksi halde şiir şiir olmaktan çıkıp lalettayin, hatta estetikten uzak, kaba saba bir metne dönüşebiliyor.
4. Okumalarım sonucu ("Irmaklarından saraplar akacak" diyorsun) mısraı ile başlayan rubainin aşağıda metinlerini ve çevirilerini sunduğum iki rubaiden birisinin aslından çok uzak bir çevirisi olabileceği sonucuna vardım:
Gûyend behişt u hûr u kovser bâşed.
Cûy-i mey u şîr u şehd u şekker bâşed.
Por kon kadeh-i bâde vu ber destem nih.
(Yek câm bedih be yâd-i an ey sâki)
Nakdî zi hezâr nisye bihter bâşed.
Derler ki: cennet var, huri ve kevser var.
Mey ırmağı var, süt, bal ve şeker var.
Doldur bade kadehini, ver elime;
Bin veresiyeden iyi bir peşin var.
Mehmet Kanar
Gûyend, behişt u hûri ayn hâhed bud
Vancâ mey-i nâb u engebin hâhed bud
Ger mâ mey u ma’şuka perestim, revast
Âhir ne beâkibet hemin hâhed bud
Diyorlar ki öbür dünyada cennet ve huriler olacak. Hem orada halis şarap ve bal bulunacak. Biz burada şimdiden şarap içer ve güzel seversek ne var? Sonumuz yine öyle olacak değil mi?
Hüseyin Daniş
5. Cennet ve hurilerle ilgili iki rubai birbirine çok benziyor. Bunlardan birisi Hayyam’a ait olmayabilir. Ancak her ikisinde de mutedil bir uslupla bu dünyada da cennette vaad edilen nimetlerin bulunduğu düşüncesi ifade ediliyor.
Hayyam çok bilinen bir şair. Kendisinden sonrakileri de çok etkilemiş. Onu okurken bizim divan şairlerimizi, Fuzuli’yi, Nef’i’yi, Şeyhülislam Yahya Efendi’yi ve diğerlerini hatırlamamak imkansız. Üstelik bizimkilerin şiirleri daha düzgün ifadelerle günümüz Türkçesine çevrilmiş.
Günümüz Türkçesine layıkıyla aktarılan Hayyam’ı okuyalım; Hafız, Firdevsi ve diğerlerini de; bizim divan şairlerini de.
Sözü Hayyam’ın bir rubaisi ile bitirelim:
Serdefter-i âlem-i meânî aşkest
Serbeyt-i kasîde-yi cevanî aşkest
Ey anki haber nedârî ez âlem-i aşk
İn nokte bedan ki zindegânî aşkest
Anlamlar aleminin serdefteri aşktır
Gençlik kasidesinin serbeyiti aşktır
Ey aşk aleminden habersiz insan
Bil ki her ne var ise hayatta aşktır
(Hayat aşktır.)
İhsan Feyzibeyoğlu
4.9.2008
*
Hâmiş:
Yukardaki notu hazırladıktan yaklaşık 6 ay sonra kitaplığımda Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın, içinde bulunduğu dönemin koşullarını da dikate alarak Hayyam’ın bilim adamı ve şair özelliklerini çeşitli yönleriyle çok iyi değerlendirdiği Ömer Hayyam ve Rubaileri isimli eserine rastladım.(*)
Rıza Tevfik, internette dolaşan bazı rübailerin gerçekten Hayyam’ın olup olmadığından kuşkuya düştüğüm için hazırladığım notun sonunda Farsça metnini ve kendimden de bir şeyler katarak çevirisini verdiğim rübai için şöyle diyor: ‘Bu, Allahı bile aşk tanıyan en büyük sofilerin iddiasıdır. Hayyamın değildir.’
Çok şaşırdım ve Hayyam’a ait olmaması muhtemel bir rübaiyi seçip notun sonuna koyduğum için mahcup oldum.
Notu okuyanlardan özür diliyorum.
Kitapta dikkatimi çeken diğer bir husus Rıza Tevfik’in de Hayyam’a ilişkin çalışmalarını tamamladıktan sonra yeni bir kaynağa ulaşmış, eline bir Macar müsteşrikinin Hayyam’ın el yazması risalelerini içeren kitabının geçmiş olması.
Rıza Tevfik bu kitaptan hareketle ‘benim kırk seneden beri rübailerini büyük bir keyifle okumakta olduğum bu kıymetli adam namına yazılmış olan Rubaiyat Risaleleri onun bazı güzel ve asil rubaileri ile beraber birçok şairlerin ve sofilerin ve hatta bazı rezil ve yüzsüz hayasız adamların rubailerini de şamildir.’ dedikten sonra bazı örnekler veriyor.
Şaraba ve sarhoşluğa dair mubalağalı ifadeleri içeren bazı rubailerin Hayyam’ın eseri olmayabileceğini şu gerekçe ile açıklıyor: ‘Hayyam şarap içmiyordu demiyorum. Bilakis zannederim ki her keyif sahibi zarif ve epikürist ve şair İranlı yahut Türk yahut frenk gibi âlâsını içerdi; fakat adamca içerdi sanırım.Öyle küp dibinde sızan harabatilerden değildi. Bir kere mevkii içtimaisi ve ilmî vazifesi ona manidi.’
Bir dipnotunda da ‘Ben mektebi mülkiye şakirtlerinden ve şiir söylemeğe başlamış heveskârlardan iken’ diye başlayıp Kaymakam Rıfat Beyin Hayyam’dan mülhem bir gazelinden bahsediyor.
Rıza Tevfik, kısa notumda çeşitli çevirilerini sunduğum ‘Âmed seheri nidâ zi meyhâne-i mâ’ mısraıyla başlayan rubaiyi arkadaşı Hüseyin Daniş’inkine benzer bir şekilde Türkçeye şöyle aktarıyor:
‘Seher vakti bizim meyhaneden bir nida geldi (Ve dedi ki:) Ey bizim harâbâtî ve divane rindimiz! Kal ki kadehi şarap ile dolduralım, bizim kadehimiz doldurulmazdan evvel.
(*)Rıza Tevfik Bölükbaşı, Ömer Hayyam ve Rubaileri, İstanbul, Ahmet Halit Kitabevi, 1945
‘……..
"Irmaklarından şaraplar akacak" diyorsun
cennet-i alâ meyhane midir?
"her mumin'e iki huri" diyorsun
cennet-i alâ kerhane midir?….’
Tuhafıma gitti. Çeviriyi yadırgadığım gibi bu rubainin gerçekten Hayyam’ın olup olmadığından da kuşkuya düştüm. Rubaileriyle kendisinden sonraki şairleri etkileyen ve yaşadığı dönemin çok önemli bir bilim adamı olan Hayyam’ın yukarıdaki mısraları yazmış olabileceğine inanamadım.
2. Önce evdeki kitapları gözden geçirdim. Sonra başka kaynaklara başvurdum.
Abdullah Cevdet, Hüseyin Daniş, Hüseyin Rıfat, Yahya Kemal, Feyzullah Sacit, İhsan Hamami, İ.Alaeettin Gövsa, Sabahattin Eyüboğlu, Orhan Veli, Abdülbaki Gölpınarlı, M. Raif Yengin ve Ishak Rafet ve Mehmet Kanar’ın çevirdiği yaklaşık 1400 rübaiyi okudum.
‘Bir şiir çevrilemez, yeniden yazılır’ özdeyişini doğrularcasına çeviriler arasında çok büyük farklılıklar olduğunu gördüm. Bir örnek olarak Hayyam’ın çok bilinen bir rubaisini (bknz: ek) ve çevirilerini aşağıda sunuyorum:
Âmed seheri nidâ zi meyhâne-i mâ
Key rind-i herâbâtî-i dîvâne-i mâ
Berhîz ki por konîm peymâne zi mey
Zan pîş ki por konend peyhâne-i mâ
Dreaming when Dawn’s Left Hand was in the sky
I heard a voice within the tavern cry
"Awake, my Little ones, and fill the Cup
Before Life's Liquor in its Cup be dry."
Fitzgerald (1854)
Bir sabah meyhanemizden şöyle bir nida geldi: Ey bizim divanemiz, rind-i harâbâtî! Kalk ki peymanemiz doldurulmadan (yani ömrümüz bitmeden, kafatasımız toprakla dodurulmadan) evvel peymanemizi şarapla dolduralım.
Abdullah Cevdet (1914)
Seher vakti bizim meyhaneden şöyle bir ses geldi: Ey bizim harâbâtî ve mecnun rindimiz, kalk. Peymane-i hayatımız dolmadan evvel (hayattan kısmetimiz kesilmeden evvel) biz peymanemizi şarap ile dolduralım.
Hüseyin Daniş (1922)
Bir sabah vakti bir nida geldi bizim meykededen
Dedi: Ey rind-i harâbât ne durursun sen yahu?
Kalk ki lebriz edelim mey ile peymâneleri
Olmadan boş kafamız hâk-i siyehle memlû
Hüseyin Rıfat (1924)
Meyhaneden gelip bir seheri sâda dedi:
Ey rindi gûşe-giri harâbat, ey Ömer!
Artık uyan da câmını doldur şarap ile
Peymanei hayatını doldurmadan kader
İ.Alaeettin Gövsa
Fecrin altın bardağı ufukta yükselirken
Uyanık, tatlı bir ses duydum meyhanemizden
Kalk ey deli bekrimiz ! Bardağa şarap doldur
Ömrümüzün bardağı dolup bitmeden
Feyzullah Sacit
Meyhanede bir ses dedi ki : Varken neyimiz
Gün doğdu a sarhoş deli külhanbeyimiz
Biz dolduralım şarabı bir ölçeğe kalk
Binbir acı dolmadan hayat ölçülemez
İhsan Hamami
Ve Nazım, onu yeniden yazmış:
‘- Şarapla doldur tasını, tasın toprakla dolmadan,’ dedi Hayyam.
Baktı ona gül bahçesinin yanından geçen uzun burunlu, yırtık pabuçlu adam:
‘-Ben, bu nimetleri yıldızlarından çok olan dünyada açım,’ dedi,
‘şaraba değil, ekmek almaya bile yetmiyor param…’
3. Bu örnekler de gösteriyor ki şiir çevirisi ‘sadık olursa güzel, güzel olursa sadık olmuyor.’
Ama yine de özen göstermek lazım. Aksi halde şiir şiir olmaktan çıkıp lalettayin, hatta estetikten uzak, kaba saba bir metne dönüşebiliyor.
4. Okumalarım sonucu ("Irmaklarından saraplar akacak" diyorsun) mısraı ile başlayan rubainin aşağıda metinlerini ve çevirilerini sunduğum iki rubaiden birisinin aslından çok uzak bir çevirisi olabileceği sonucuna vardım:
Gûyend behişt u hûr u kovser bâşed.
Cûy-i mey u şîr u şehd u şekker bâşed.
Por kon kadeh-i bâde vu ber destem nih.
(Yek câm bedih be yâd-i an ey sâki)
Nakdî zi hezâr nisye bihter bâşed.
Derler ki: cennet var, huri ve kevser var.
Mey ırmağı var, süt, bal ve şeker var.
Doldur bade kadehini, ver elime;
Bin veresiyeden iyi bir peşin var.
Mehmet Kanar
Gûyend, behişt u hûri ayn hâhed bud
Vancâ mey-i nâb u engebin hâhed bud
Ger mâ mey u ma’şuka perestim, revast
Âhir ne beâkibet hemin hâhed bud
Diyorlar ki öbür dünyada cennet ve huriler olacak. Hem orada halis şarap ve bal bulunacak. Biz burada şimdiden şarap içer ve güzel seversek ne var? Sonumuz yine öyle olacak değil mi?
Hüseyin Daniş
5. Cennet ve hurilerle ilgili iki rubai birbirine çok benziyor. Bunlardan birisi Hayyam’a ait olmayabilir. Ancak her ikisinde de mutedil bir uslupla bu dünyada da cennette vaad edilen nimetlerin bulunduğu düşüncesi ifade ediliyor.
Hayyam çok bilinen bir şair. Kendisinden sonrakileri de çok etkilemiş. Onu okurken bizim divan şairlerimizi, Fuzuli’yi, Nef’i’yi, Şeyhülislam Yahya Efendi’yi ve diğerlerini hatırlamamak imkansız. Üstelik bizimkilerin şiirleri daha düzgün ifadelerle günümüz Türkçesine çevrilmiş.
Günümüz Türkçesine layıkıyla aktarılan Hayyam’ı okuyalım; Hafız, Firdevsi ve diğerlerini de; bizim divan şairlerini de.
Sözü Hayyam’ın bir rubaisi ile bitirelim:
Serdefter-i âlem-i meânî aşkest
Serbeyt-i kasîde-yi cevanî aşkest
Ey anki haber nedârî ez âlem-i aşk
İn nokte bedan ki zindegânî aşkest
Anlamlar aleminin serdefteri aşktır
Gençlik kasidesinin serbeyiti aşktır
Ey aşk aleminden habersiz insan
Bil ki her ne var ise hayatta aşktır
(Hayat aşktır.)
İhsan Feyzibeyoğlu
4.9.2008
*
Hâmiş:
Yukardaki notu hazırladıktan yaklaşık 6 ay sonra kitaplığımda Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın, içinde bulunduğu dönemin koşullarını da dikate alarak Hayyam’ın bilim adamı ve şair özelliklerini çeşitli yönleriyle çok iyi değerlendirdiği Ömer Hayyam ve Rubaileri isimli eserine rastladım.(*)
Rıza Tevfik, internette dolaşan bazı rübailerin gerçekten Hayyam’ın olup olmadığından kuşkuya düştüğüm için hazırladığım notun sonunda Farsça metnini ve kendimden de bir şeyler katarak çevirisini verdiğim rübai için şöyle diyor: ‘Bu, Allahı bile aşk tanıyan en büyük sofilerin iddiasıdır. Hayyamın değildir.’
Çok şaşırdım ve Hayyam’a ait olmaması muhtemel bir rübaiyi seçip notun sonuna koyduğum için mahcup oldum.
Notu okuyanlardan özür diliyorum.
Kitapta dikkatimi çeken diğer bir husus Rıza Tevfik’in de Hayyam’a ilişkin çalışmalarını tamamladıktan sonra yeni bir kaynağa ulaşmış, eline bir Macar müsteşrikinin Hayyam’ın el yazması risalelerini içeren kitabının geçmiş olması.
Rıza Tevfik bu kitaptan hareketle ‘benim kırk seneden beri rübailerini büyük bir keyifle okumakta olduğum bu kıymetli adam namına yazılmış olan Rubaiyat Risaleleri onun bazı güzel ve asil rubaileri ile beraber birçok şairlerin ve sofilerin ve hatta bazı rezil ve yüzsüz hayasız adamların rubailerini de şamildir.’ dedikten sonra bazı örnekler veriyor.
Şaraba ve sarhoşluğa dair mubalağalı ifadeleri içeren bazı rubailerin Hayyam’ın eseri olmayabileceğini şu gerekçe ile açıklıyor: ‘Hayyam şarap içmiyordu demiyorum. Bilakis zannederim ki her keyif sahibi zarif ve epikürist ve şair İranlı yahut Türk yahut frenk gibi âlâsını içerdi; fakat adamca içerdi sanırım.Öyle küp dibinde sızan harabatilerden değildi. Bir kere mevkii içtimaisi ve ilmî vazifesi ona manidi.’
Bir dipnotunda da ‘Ben mektebi mülkiye şakirtlerinden ve şiir söylemeğe başlamış heveskârlardan iken’ diye başlayıp Kaymakam Rıfat Beyin Hayyam’dan mülhem bir gazelinden bahsediyor.
Rıza Tevfik, kısa notumda çeşitli çevirilerini sunduğum ‘Âmed seheri nidâ zi meyhâne-i mâ’ mısraıyla başlayan rubaiyi arkadaşı Hüseyin Daniş’inkine benzer bir şekilde Türkçeye şöyle aktarıyor:
‘Seher vakti bizim meyhaneden bir nida geldi (Ve dedi ki:) Ey bizim harâbâtî ve divane rindimiz! Kal ki kadehi şarap ile dolduralım, bizim kadehimiz doldurulmazdan evvel.
(*)Rıza Tevfik Bölükbaşı, Ömer Hayyam ve Rubaileri, İstanbul, Ahmet Halit Kitabevi, 1945
18 Haziran 2006 Pazar
Neşati’nin Bir Beyti
Neşati’nin Bir Beyti Üzerine Sohbet
‘……..
Ben de bir kıt'a takdim edeyim izninizle:
"Ettik o kadar ref'i taayyün ki Neşati
Ayine-i pür tab-ı mücellada nihanız"
(gençler için meali:
Görünürlüğü o denli reddettik ki (Neşati)
Pırıl pırıl cilalı aynada aksimiz görünmemektedir)
Neşati tasavvuf ehlinden olup Edirne'de Mevlevi
Dergahı'nda postnişindi.
Akın Evren
*
Sizin de elinize sağlık.Yukardan aşağı okuyorum…
Anlamlara bir de şöyle göz atalım dedim:
Taayyün:Aşikar olmak,belli başli,görünür,itibarlı olmak.
Ref:Kaldirmak (perdeyi yukari cekmek gibi) yukseltmek,
yuceltmek,ortadan kaldirmak,hükümsüz kilmak,lağvetmek.
Ayine:ayna
Tab: Parlayici,parilti,güç,kuvvet
Mucella:parlak,cilali
Nihan:Gizli, sakli, bulunmayan,mevcut olmayan,sır.
Benim duygularim da bu iki satırı şöyle okuyorlar:
Görüntümüzü öylesine yok ettik ki Neşati,
Aynanın parıldayan cılasında gizliyiz.
Sürc-i lisan ettikse affola,
selamlar.
Semra Toprak
*
akın'ın belirttiği üzere ehl-i tasavvuf olan neşati'yi anlamak ve günümüz türkçesine aktarmak kolay iş değil. çok bilinen 'gittin emma ki kodun hasret ile canı bile/istemem sensiz olan sohbet-i yaranı bile' beyiti dahi tasavvuf felsefesi ışığında (daha iyi) kavranabilir.
ol sebeble, 'Ettik o kadar ref'i taayyün ki Neşati' mısraını 'kuşe-i uzlette öyle gayret gösterdik ki' şeklinde yeniden söyleyebiliriz.
ikinci mısrada 'ayine' kelimesine dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum. malum, ayna ışığı yansıttığı için cisimleri gösterir. varlıkların tamamını gösterebilen bir ayna -tasavvuf anlayışında- tanrıyı gösteriyor demektir. aksinden hareket eder isek neşati tanrıyı meydana getiren varlıklardan birisidir ve kendi müstakil varlığı ikinci derecede kalmıştır. asıl olan tanrının bir parçası olmaktır.
bu mısrada geçen mücella kelimesine de dikkat isterim haddim olmayarak. parlak,cilalı,cilalanmış anlamındaki bu kelime, ham iken yontulmuş hale gelen -tasavvuf sırlarına vakıf olan- insanları işaret etmektedir.neşati ilk bakışta birbirine çok benzeyen ehl-i tasavvuf arasında göze çarpmamaktadır. görünmemektedir. nihandır.
semazenleri hatırlayalım: onları seyrederken hepsini birden görürüz. biri diğerlerinden öne çıkmaz.
söz buraya gelince tanpınar'ın huzur'unu anmamak olmaz:
''...............
Bir yunus balığı sürüsü mehtabı kovalıyormuş gibi suda kavisler çizerek yanıbaşlarından geçti. Daha ileride bir vapur projektörü aydınlığın en ziyade toplandığı yerleri, başka bir şekilde görünür yaptı. Sanki eski ve güzel bir metni tefsir eder gibi, bütün müphem parıltılar keskin vuzuha kavuştular. Yüzlerce kuğu kuşu bir akıntı
yerinde, bir anlık vehimden hayatlarını yaşadılar. Sırçadan, ince ve şeffaf dünya, kendi musıkisine, asıl sazları belki çok derinde çalan o acayip dinleyişe kapandı.
Mümtaz ceketini Nuran'ın omuzlarına atarken:
-Ayın Ferahfeza Peşrevi, dedi.
Hakikaten Dede'nin Ferahfeza Peşrevi'nde olduğu gibi, fakat görünmeyen neylerden yaprak yaprak dökülen bir dünyada idiler.
Etraflarında herşey ney nağmesi gibi yumuşak, derinden ve erişilmez sırların aynası idi. Sanki çok Rahmani bir düşüncenin, her zaafını yenmiş bir aşkın üst üste kavislerinde dolaşıyorlar, öz halinde bir yığın baharın arasından geçiyorlardı.
-Hatta neredeyse Neşati'nin beytinin dünyasına gireceğiz.
Ettik o kadar ref-i taayyün ki Neşati
Ayine-i pür-tab-ı mücellada nihanız
Nuran gülüyordu:
-İyi ama, eşya var, biz varız. Vücudumuz maddi bir şey değil mi?
Yani herkesinki gibi...
-Allah'a bin şükür... Fakat seninki bana göre herkesinki gibi değil...
-Küfür...
-Küfür veya Allah'a giden en kısa yol... Unutma ki bu gece tam vahdet-i vücud içindeyiz...
Bir balık yanıbaşlarında sudan sıçradı. Havada elmas bir kavis çizdi. Sonra biraz ötede denizin buğulu mavi aydınlığında beyaz bir şey çatlar gibi oldu.
........''
affola.
İhsan Feyzibeyoğlu
*
Medem ki Neşâtî'den açıldı:
Gitdin ammâ ki kodun hasret şle câm bile
İstemem sensiz olan sohbet-i yarânı bile
Devr-i meclis bana girdâb-ı belâdır sensiz
Mey-i rahşânı değil sâgar-ı gerdânı bile
Bağa sensiz varamam çeşmime âteş görünür
Gül-i handânı değil servi-i hıramânı bile
Sîneden derd ile bir âh edeyin kim dönsün
Aksine çerh-i felek mihr-i dırahşânı bile
Hâr-ı firkatle Neşâtî hazînin vâ hayf
Dâmen-i ülfeti çâk oldu girîbânı bile
Bu arada içinde bulunduğumuz ayın üçüncü günü Şeyh Gâlib'in ölümünün 210. yıldönümü idi. Onu da anmış olalım.
42 yaşında sakalında bir tek ak olmadan ölen bir mevlevî şeyhi idi. Mevlevîliğini şöyle açıklıyor:
Ne zühd ile ne ilm ile müstesnâyız
Hayrân-ı ezel-i âşık-ı bî pervâyız
Feyz-i nefes-i Pîr ile gûyâ oluruz
Her neyse neyiz bende-i Mevlânâyız
Şeyh Gâlib zamanında Cibali'de çıkan ve kentin büyük bir kısmını sararak insanları perişan eden büyük İstanbul yangını için,
Ekdikleri dâne-i şerâre
Biçdikleri kalb-i pâre pâre
diyor.
Üç beyit daha:
Kimse bilmez bâis-i sûz-ı dilim Gâlib benim
Derd nâ-malûm iken her gâh âh etmek de güç
O zaman ki bezm-i cânda bölüşüldü kâle-i kâm
Bize hisse-i muhabbet dil-i pâre pâre düştü
Hep varını mestânın almış o nigâh-ı mest
Var ise biraz neş'e meyhânede kalmışdır
,18.1.2009
‘……..
Ben de bir kıt'a takdim edeyim izninizle:
"Ettik o kadar ref'i taayyün ki Neşati
Ayine-i pür tab-ı mücellada nihanız"
(gençler için meali:
Görünürlüğü o denli reddettik ki (Neşati)
Pırıl pırıl cilalı aynada aksimiz görünmemektedir)
Neşati tasavvuf ehlinden olup Edirne'de Mevlevi
Dergahı'nda postnişindi.
Akın Evren
*
Sizin de elinize sağlık.Yukardan aşağı okuyorum…
Anlamlara bir de şöyle göz atalım dedim:
Taayyün:Aşikar olmak,belli başli,görünür,itibarlı olmak.
Ref:Kaldirmak (perdeyi yukari cekmek gibi) yukseltmek,
yuceltmek,ortadan kaldirmak,hükümsüz kilmak,lağvetmek.
Ayine:ayna
Tab: Parlayici,parilti,güç,kuvvet
Mucella:parlak,cilali
Nihan:Gizli, sakli, bulunmayan,mevcut olmayan,sır.
Benim duygularim da bu iki satırı şöyle okuyorlar:
Görüntümüzü öylesine yok ettik ki Neşati,
Aynanın parıldayan cılasında gizliyiz.
Sürc-i lisan ettikse affola,
selamlar.
Semra Toprak
*
akın'ın belirttiği üzere ehl-i tasavvuf olan neşati'yi anlamak ve günümüz türkçesine aktarmak kolay iş değil. çok bilinen 'gittin emma ki kodun hasret ile canı bile/istemem sensiz olan sohbet-i yaranı bile' beyiti dahi tasavvuf felsefesi ışığında (daha iyi) kavranabilir.
ol sebeble, 'Ettik o kadar ref'i taayyün ki Neşati' mısraını 'kuşe-i uzlette öyle gayret gösterdik ki' şeklinde yeniden söyleyebiliriz.
ikinci mısrada 'ayine' kelimesine dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum. malum, ayna ışığı yansıttığı için cisimleri gösterir. varlıkların tamamını gösterebilen bir ayna -tasavvuf anlayışında- tanrıyı gösteriyor demektir. aksinden hareket eder isek neşati tanrıyı meydana getiren varlıklardan birisidir ve kendi müstakil varlığı ikinci derecede kalmıştır. asıl olan tanrının bir parçası olmaktır.
bu mısrada geçen mücella kelimesine de dikkat isterim haddim olmayarak. parlak,cilalı,cilalanmış anlamındaki bu kelime, ham iken yontulmuş hale gelen -tasavvuf sırlarına vakıf olan- insanları işaret etmektedir.neşati ilk bakışta birbirine çok benzeyen ehl-i tasavvuf arasında göze çarpmamaktadır. görünmemektedir. nihandır.
semazenleri hatırlayalım: onları seyrederken hepsini birden görürüz. biri diğerlerinden öne çıkmaz.
söz buraya gelince tanpınar'ın huzur'unu anmamak olmaz:
''...............
Bir yunus balığı sürüsü mehtabı kovalıyormuş gibi suda kavisler çizerek yanıbaşlarından geçti. Daha ileride bir vapur projektörü aydınlığın en ziyade toplandığı yerleri, başka bir şekilde görünür yaptı. Sanki eski ve güzel bir metni tefsir eder gibi, bütün müphem parıltılar keskin vuzuha kavuştular. Yüzlerce kuğu kuşu bir akıntı
yerinde, bir anlık vehimden hayatlarını yaşadılar. Sırçadan, ince ve şeffaf dünya, kendi musıkisine, asıl sazları belki çok derinde çalan o acayip dinleyişe kapandı.
Mümtaz ceketini Nuran'ın omuzlarına atarken:
-Ayın Ferahfeza Peşrevi, dedi.
Hakikaten Dede'nin Ferahfeza Peşrevi'nde olduğu gibi, fakat görünmeyen neylerden yaprak yaprak dökülen bir dünyada idiler.
Etraflarında herşey ney nağmesi gibi yumuşak, derinden ve erişilmez sırların aynası idi. Sanki çok Rahmani bir düşüncenin, her zaafını yenmiş bir aşkın üst üste kavislerinde dolaşıyorlar, öz halinde bir yığın baharın arasından geçiyorlardı.
-Hatta neredeyse Neşati'nin beytinin dünyasına gireceğiz.
Ettik o kadar ref-i taayyün ki Neşati
Ayine-i pür-tab-ı mücellada nihanız
Nuran gülüyordu:
-İyi ama, eşya var, biz varız. Vücudumuz maddi bir şey değil mi?
Yani herkesinki gibi...
-Allah'a bin şükür... Fakat seninki bana göre herkesinki gibi değil...
-Küfür...
-Küfür veya Allah'a giden en kısa yol... Unutma ki bu gece tam vahdet-i vücud içindeyiz...
Bir balık yanıbaşlarında sudan sıçradı. Havada elmas bir kavis çizdi. Sonra biraz ötede denizin buğulu mavi aydınlığında beyaz bir şey çatlar gibi oldu.
........''
affola.
İhsan Feyzibeyoğlu
*
Medem ki Neşâtî'den açıldı:
Gitdin ammâ ki kodun hasret şle câm bile
İstemem sensiz olan sohbet-i yarânı bile
Devr-i meclis bana girdâb-ı belâdır sensiz
Mey-i rahşânı değil sâgar-ı gerdânı bile
Bağa sensiz varamam çeşmime âteş görünür
Gül-i handânı değil servi-i hıramânı bile
Sîneden derd ile bir âh edeyin kim dönsün
Aksine çerh-i felek mihr-i dırahşânı bile
Hâr-ı firkatle Neşâtî hazînin vâ hayf
Dâmen-i ülfeti çâk oldu girîbânı bile
Bu arada içinde bulunduğumuz ayın üçüncü günü Şeyh Gâlib'in ölümünün 210. yıldönümü idi. Onu da anmış olalım.
42 yaşında sakalında bir tek ak olmadan ölen bir mevlevî şeyhi idi. Mevlevîliğini şöyle açıklıyor:
Ne zühd ile ne ilm ile müstesnâyız
Hayrân-ı ezel-i âşık-ı bî pervâyız
Feyz-i nefes-i Pîr ile gûyâ oluruz
Her neyse neyiz bende-i Mevlânâyız
Şeyh Gâlib zamanında Cibali'de çıkan ve kentin büyük bir kısmını sararak insanları perişan eden büyük İstanbul yangını için,
Ekdikleri dâne-i şerâre
Biçdikleri kalb-i pâre pâre
diyor.
Üç beyit daha:
Kimse bilmez bâis-i sûz-ı dilim Gâlib benim
Derd nâ-malûm iken her gâh âh etmek de güç
O zaman ki bezm-i cânda bölüşüldü kâle-i kâm
Bize hisse-i muhabbet dil-i pâre pâre düştü
Hep varını mestânın almış o nigâh-ı mest
Var ise biraz neş'e meyhânede kalmışdır
,18.1.2009
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)