17 Ocak 2009 Cumartesi
Mülkiyelilik
Yıl, 1978.
O yılki programımda, Doğu ve Güney Doğu bölgesinde olmanın verdiği avantaj ile memleketimin hiç görmediğim yerlerini görmek ve insanlarını tanımak istiyorum.
Yolum, Yüksekova'ya düştü. Teftiş ve birkaç soruşturma dan sonra dönüş için müsaade istemiştim ki, gelen telgraf hayallerimi suya düşürdü. Çünkü, telgraf iki cümleden ibaretti:"Postadan gelen evrakı bekleyiniz."
Mecburen, iki hafta daha bekledim.
Gelen evrakla beraber, yolumuz çevrildi bu defa Esendere' ye.
İran hududunda derin bir vadide yer alan Esendere hudut kapımızda soruşturmayı tamamladıktan sonra, tekrar Yüksekova'ya dönüyorum.
Aşağı yukarı 3 ila 5 km gitmiştim ki, Emniyet Bölgesi içinde olmamız dolayısıyla Jandarma tarafından durduruldum ve ufak çapta bir arama ile bazı suallere tabi tutuldum. Jandarma erinin araması ve sualleri bitince bu defa ben ona sordum.
-Ne arıyorsun evladım ?
-Ben bilirim abi ne aradığımı.
-Mesela?
-Kaçak eşya.
-Nedir kaçak eşya? Bak burada bir fotoğraf makinası, bir radyo var.
Bunlar sence kaçak mı ?
Jandarma eri, baktı ki sorular biraz karışık ve gerisi geleceğe benziyor, işi uzatmadan:
-Abi, hadi sen yoluna devam et. Hem zaten sen de "Kaymakam Beyin Rozeti" nden var!
demesi üzerine, bu yiğit ve dikkatli Anadolu evladını hayırlı tezkereler dileyerek yanaklarından öptüm ve yakamdaki Mekteb-i Mülkiye rozetini şöyle hafifçe okşayarak yoluma devam ettim.
Bahri ÖKTEM (1971)
***
Bir Rozet Hikayesi Daha
Bahri'nin rozet anısını okuyunca benim de aklıma bir tane geldi.
Okulun birinci ya da ikinci sınıfındaydım. Hani otobüste özellikle sol elimizle askılara tutunup gittiğimiz ya da Kızılay'da sol omuzumuz önde yürüdüğümüz, sessiz naralar attığımız zamanlar.
Biz Seha Merayların, Cahit Talasların, Mümtaz Soysal'arın öğrencileriyiz diye.
Konya'dan bir mahalle arkadaşımın -ki onlar Akademiliydi- birbirleriyle nişanlı olan arkadaşlarıyla tanışmıştım; kızın adını hatırlamıyorum, babası Yalçın DOKUZOĞUZ'du. (Bana devrem demişti -o 49 mezunu ben 49 doğumlu.-)
Yalçın amcanın -belki de ağabey demeliyim- nefis bir rozeti vardı. Oltu taşına altın kakma bir rozet. Ama öyle sıradan kuyumcularda satılanlardan değil. Rozetin tüm şekilleri haritası, MM si vb. Oltu taşına oyulmuş, altın bölümler içine yerleştirilmiş bir rozetti. Üstüne elinizi sürdüğünüzde herhangi bir pürüze takılmıyordu. Yüzümü kızartıp bir gün onu bana verip veremeyeceğini sordum bana şu anısını anlattı.
Erzurum'un bir ilçesinde kaymakamken 50li yıllarda; bir ustadan bu rozeti yapmasını istemiş. Aradan çok uzun süre geçmiş nerdeyse ısmarladığını unutacakken, usta çıkagelmiş kaymakamlığa rozetle. Yalçın amca hemen cebine davranmış parasını verecek, usta demiş ki: Kaymakam Bey, bu rozete para vereceksen maaşın yetmez ama sana hediyem olsun.
Bu nedenle rozetini bana vermedi Yalçın amca.
Ama geldik 70lerin sonları ya da 80 lerin başına. Emlak Kredi Teftiş Kurulunda Başkan Yardımcılığına vekalet ediyorum. Bir kardeşimiz de Erzurum' a teftişe gidiyor. Tayfun Bilgili. Adettendir üstad bir istediğin var mı diye sorduğunda hemen böyle bir rozet istedim. Tayfun kendine de yaptırmış. Şimdilerde de –ceket giyersem- o rozeti takıyor ve Yalçın amcayı anıyorum.
Yaşıyorsa daha uzun yaşlar, değilse ruhu şadolsun.
Nevzat Üner
***
MÜLKİYELİ OLMAK (1)
Tam hatırlamııyorum ama 1967 veya 68 yılının şubat ayı idi.Tatil vesilesiyle ailemin yanına Balıkesir'e gitmiştim.Tatilimin 3. veya 4. günü sabahı telefon sesiyle uyandım.O tarihlerde telefon sahibi olmak kolay değildi.Zaten bizde telefon sahibi değildik ve çalan telefon rahmetli babamın emniyet başkomiseri olması dolayısıyla eve bağlanmış polis santrallı telefondu.Başkomiser deyip geçmeyin.O dönemde şimdiki gibi müdür bolluğu yoktu.Koskoca Balıkesir şehrinde bir emniyet müdürü,bir emniyet müdür yardımcısı,bir emniyet amiri üç şubeye (1.şube,2.şube ve 3.şube) bakan üç başkomiser ve 6-7 komiser ile 10-15 civarında komiser muavini vardı.Polis teşkilatına ait sadece üç araba mevcuttu.Ama herşey sakindi.
Neyse..Odamın kapısı açıldı ve rahmetli annem endişeli bir bakışla babamın beni hemen beklediğini söyledi.Arkasından da ilave etti.
"Ne halt ettin yine?"
Acaba ne halt etmiştim.Düşündüm.
Ankara'da heyecanlı günler geçirmiştik.En son olayım Dernek Başkanı Uluç Gürkan'ın önderliğinde bizim fakülteden Kızılay'a kadar olan bölgede üzerinde Atatürk'ün bir resmi olan ve "Mağdur Milletler Zalimleri Er Geç Mahv Ve Perişan Edecektir" "SBF Öğrenci Derneği" yazısı bulunan afişleri yapıştırmaktı.Yapıştırmanın son zamanında Fransız Kültür Merkezi civarında ben ve zannediyorum ya İsmail Hakkı Belgin ya da Turan Kayaoğlu bir sivil polis arabasına nazikçe (!) bindirilmiştik.Allah'tan sevgili Uluç imdadımıza koşmuş ve ne zamandan beri Atatürk'ün resmini ve sözlerini içeren afişlerin yapıştırılmasının yasak olduğunu sivil polislere bağırarak sormaya başlamıştı.Tabii polisler tedirgin olmaya başladılar.Bağırmaları duyan halk toplanmaya başladı.İşlerin karışmasından istifade eden Uluç'da bizi arabadan çıkarttı.O hengameden yararlanarak dolmuş ve taksilere atlayıp okula kaçtık.
Bunu niye anlattım.Çünkü bu afişlerden birini Balıkesir'e gelirken beraberimde getirmiş ve mezunu olduğum Balıkesir Lisesi içinde herkesin kolaylıkla görebileceği bir panoya asmıştım.Panoyu asarken eskiden talebesi olduğum Lise Müdürü geldi ve bana bu afişi asmanın doğru olmadığını nazikçe söyledi.Ben de hemen Uluç'tan aldığım dersi hatırlayarak nazikçe kendisinin Atatürk'e karşı olup olmadığını,ne zamandan beri Atatürk afişi yapıştırmanın suç olduğunu sordum.Adamcağız ne yapacağını bilemedi ve yanımdan ayrıldı.
Acaba yediğim halt bu muydu?
Vilayet binasına gittim.O tarihde Emniyet Müdürlüğü de diğer birçok müdürlük gibi Valilik binasındaydı.Babamın odasına girdim.Bana şöyle bir baktı ve gel benimle diyerek yürümeye başladı.Emniyet Müdürünün odasına geldik,kapıyı çaldı ve içeriye girdik.
Odada masanın arkasında gözlüklü,orta yaşlarda bir adam oturuyordu.Beni oradaki bir koltuğu işaret ederek oturttu.Babam ayakta kaldı.
"Dün akşam nerdeydin?" sorusunun Emniyet Müdürünün ağzından çıkması beni rahatlattı.
"Emek sinemasındaydım" cevabını verdim.Hakikaten de oradaydım.Güzel bir fim vardı.Onu seyretmiştim.
"Seni başka yer de görenler var." diye ilave etti.
Birden bire belki de haklı olmanın verdiği duyguyla babama karşı sert bir şekilde " Sinemadaydım.Oradan da eve geldim.Geliş saatimi biliyorsun"dedim.Hatta film arasında sinemanın sahibi Ahmet Dönderdi ile sohbet ettiğimi de ilave ettim.
Emniyet Müdürü bana dönerek babamla böyle sert konuşmamam gerektiğini,hakkımda ihbar olduğunu ve dün gece 52 evler semtinde yollara "6.ncı Filo Go Home" yazan kişinin ben olup olmadığını bu ihbar yüzünden araştırdıklarını söyledi.
İyice sinirlenmiştim.
Ben Mülkiyeli'yim dedim.Sonra da Ankara'da öğrendiklerimi sıralamaya başladım.
"Ben Ankara'da yollara yazılar,duvarlara afişler yapıştırdım.Bunun cezası belediyeye ödenecek bir temizlik parasıdır.Eğer gerçekten yapsaydım söylerdim.Hele haklı bir konuda yazılmış bir yazıyı yazan ben olduktan sonra katiyetle inkar etmem,bilakis şeref duyar cezamı da öderim" dedim.
Emniyet müdürü babama baktı.Babam titrek bir sesle "benim oğlum yalan söylemez"dedi.
Emniyet müdürü gürledi.
"Rasim bey o senin oğlun olduğu için değil Mülkiyeli olduğu için böyle bir basit konuda yalan söylemez"
Arkasından masanın üzerinde duran bir zarfı aldı,açtı ve içinde ki fotoğrafları benim önüme sürdü.
Cengiz Özkan afiş yapıştırırken,bir mitingde bağırırken,yürürken,Tuslogu taşlarken.....
"Biz senin Ankara'daki yaşamını biliyoruz."
Ankara'da duvarlara afiş yapıştırdığımı söylememin ne kadar önemli olduğunu o anda anladım.
Emniyet Müdürü bana 'ben de Mülkiyeliyim.Mülkiyeli ülkesi için iyi olduğuna inandığı şeyleri yapar ve bundan dolayı da pişman olmaz,yalan söylemez.bravo sana' dedi.Sonra babamın beni yalnız bırakmasını istedi.Bize çay söyledi.Gördüğüm gibi hakkımda dosyalar olduğunu,takip edildiğimi dolayısıyla dikkatli olmam gerektiği hususunda bana tavsiyelerde bulundu.Başım sıkışırsa Ankara'da temas kurabileceğim yine Mülkiyeli bazı polis şeflerinin ad ve adreslerini vedi ve beni uğurladı.
Bayağı duygulanmıştım.Bizim Ankara'da tanıdığımızı zannetiğimiz polislere hiç benzemiyordu.Babama ismini sordum ve adını Hüseyin Talu olduğunu öğrendim.
Daha sonra Ankara'da ya valilik ya da Emniyet Müdürlüğü yaptığını hatırlıyorum.
Daha sonraları beni ihbar edenin bizim eve girip çıkan ve babamın yanında çalışan bir sivil polis olduğunu babamdan yıllar sonra öğrendim.Niye beni ihbar ettiğine gelince gerçekten yazıları yazanlar hakkında bir fikir sahibi olmayan bu şahıs benim Mülkiyeli ve her Mülkiyelinin de potasiyel bir komünist olduğundan hareket etmiş.Her halde babama karşı da bir problemi vardı ki buna cesaret etmiş.Neyse benim olaydan sonra uzak bir yere tayin etmişler.
Yine babamın ifadesiyle emniyet Müdürü çok erkek adammış.İsteseymiş bu araştırmalara girmez ve bana çok çektirir ve istikbalimle oynayabilirmiş.Doğrudur seneler boyunca neler gördük.
İşte sevgili arkadaşlar.Bu da Mülkiyeli bir emniyet Müdürü.....
Sevgilerimle.
Cengiz Özkan
***
MÜLKİYELİ OLMAK (2)
1971 yılının kabuslu günleri devam ediyordu.Yurt kapatılmış,bizlerde bekar evlerinde sığınabildiğimiz yerlerde yaşama savaşı veriyorduk.Protesto amacıyla alınan karar gereğince yıl sonunda birçok arkadaşım gibi bende sınavlara girmedim ve tabi olarak bütün derslerden güz dönemine kaldım. Her neyse güz dönemi geldi,sınavlara girdik ve bende mezun olmuş oldum.
Okulu bizden önce bitirmiş arkadaşlar bize hemen müfettişlik sınavlarına (Hesap uzmanlığı,kontrolörlükler dahil) girmemizi ve en iyi oralarda para kazanıldığı tavsiyelerinde bulundukları için gözü kapalı olarak o arada hemen hemen birkaç gün arayla açılan Maliye ve Çalışma Bakanlığı müfettişliği sınavlarına girdim ve derhal aklımda olan bilgilerle bu tür sınavların kazanamayacağımı da anladım.
Ders çalışmak bahanesiyle hazır oluncaya kadar bu tür sınavlara girmemeye karar verdim.Uzun sözün kısası zamanımın büyük bir kısmını Mülkiyeliler Birliğinde geçirmeye başladım.Memur olan babam normal geçim standartının altında bir para havale edebiliyordu ve ben de onunla yaşamaya çalışıyordum.
Hangi nedenle bilmiyorum ama kız arkadaşlarımdan Ayşegül Özbay' la da işsiz olduğumu konuşmuş olmalıyım ki birgün bana babasından randevu aldığını ve ertesi gün Maliye Bakanlığında olmam gerektiğini söyledi.Babası Muhsin Özbay Bakanlık müşaviriymiş.Sonradan öğrendim o devirde Bakanlık Müşavirliği neredeyse Müsteşar düzeyinde ve sadece iki kişi bakanlık müşaviri.Bakanlıkta bir müsteşar, bir Hazine genel sekreteri ile üç tane de müsteşar yardımcısı var. Yani Müşavirlik makamı sonradan gördüğümüz kızak makamı değil.Buradan hareketle de Kurullarda niye Müsavir Müfettiş,Müşavir Hesap uzmanı,Müşavir Murakıp olduğu anlaşılıyor.Sonradan müşavirlik teriminin ayak altına düşmesi nedeniyle Kurullarda da bu ünvan kaldırıldı. Neyse biz hikayemize dönelim.
Denilen saatte Bakanlığa gittim ve hepimizin tanıdığı o eski Maliye Bakanlığı binasının haşmeti karşısında ilk defa görenlerde olduğu gibi ben de çok etkilendim. Neyse beni Muhsin Bey'in odasına soktular.Yaşlı ve haşmetli bir adam büyük ve işlemeli,cilalı tahtadan yapılmış bir masada oturuyor ve bazı kağıtları imzalıyordu.Odada eski tarzda deri koltuklar,büyük bir toplantı masası, Atatürk resmiyle birlikte duvarlara asılmış birkaç tablo ve bir de kütüphane vardı.
Musin Bey bana oturmamı işaret etti ve imzaladığı kağıtları bana göstererek ne olduğunu hakkında bir bilgim olup olmadığını sordu.
Kağıtların üzerinde resime benzeyen bazı şeyler vardı ve Fransızcaydı.Tabi ki ben hiçbirşey anlamadığımı dürüstlükle ifade ettim.O da bunların Fransızlardan alınan bir borç için hazırlanan senetler olduğunu izah etti.Sonra odacı için bir zile bastı ve gelen odacıya bize çay getirmesini söyledi.Çaylar hemen geldi,bu arada o da imza işlemlerini bitirip kağıtları odacıya verdi.Bu zamana kadar benim orada bulunma sebebim ile ilgili hiçbirşey konuşmamıştık.Bana şöyle derinden süzücü bir bakışla baktı ve "demek işsizsin" dedi.Daha ben ağzımı aşıp tek kelime söyleyinceye kadar masanın yan tarafında bulunan birkaç telefondan birini aldı ve bir düğmeye bastı ve hemen konuşmaya başladı.
"Nasılsın Feyyaz'cığım."
Herhalde karşıda ki şahıs bir cevap verdi.Muhsin Bey devam etti.
"Azizim bu ülke batıyor.Yanımda bir Mülkiye mezunu var.İşsiz.Düşünebiliyor musun nereye gidiyoruz."
Ben hiçbirşey söyleyemeden dediklerini dinliyor ve ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.Ne de olsa körü körüne girdiğim müfettişlik sınavları haricınde iş arama ile ilgili hiçbir çaba göstermemiştim ve bu konuşma beni bu bakımdan biraz sıkıntıya sokmuştu.
Muhsin Bey konuşmasını bitirdi ve bana konuştuğu kimsenin Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürü Feyyaz Sancar olduğunu ve hemen beni beklediğini söyledi.(Genel Müdür Başyardımcısı da olabilir.Tam hatırlıyamıyorum)
Odacısını çağırdı ve odacı beni Feyyaz Bey'in odasının önünde Feyyaz Bey'in odacısına teslim etti.Kapıyı çaldık.Orta boylu gözlüklü bir beyefendi beni ayakta karşıladı ve oturacağım bir koltuk gösterdi.Oda Muhsin Bey'in odasına benziyordu.Burada da çay söylendi ve ben yine hiçbirşey söyleyemeden Feyyaz Bey aynı Muhsin Bey gibi yandaki telefonlardan birisini alarak karşısında ki kişiye aynen<_script /><_script />
"İnanmayacaksın Behiç Bey ama yanımda Mülkiye mezunu bir genç var iş bulamamış.Nereye gidiyoruz.Kasıtlı olarak bizim gençlere iş vermiyorlar.Mülkiyeyi yok etme çalışmaları bayağı hızlanmış."
Telefonu kapattıktan sonra bana döndü ve Behiç Bey'in Genel Müdür Yardımcısı olduğunu şimdi beni onun yanına göndereceğini söyledi.Bu arada kapıdan biri girdi.Ona da Mülkiyeyi bitirenlerin artık iş aramak zorunda kaldıklarını ve durumun kötüye gittiğini söyledi.Sonradan bu kişinin de o tarihlerde Bütçe Genel Müdür Yardımcısı olan Ertuğrul Kumcuoğlu olduğunu öğrendim.
Feyyaz Bey'in odacısı beni birkaç koridordan geçirdikten sonra üst katlarda bir odaya götürdü.Herhalde ortada diğer odacıyı göremediğinden olacak kapıyı çaldı ve Feyyaz Beyin misafirini getırdiğini söyledi.
Uzunca boylu,ince,gözlüklü bir kişi benim elimi sıktı.Kendini takdim etti.Adının Behiç Erdem(soyadın da yanılmadığımı tahmin ediyorum.Sonradan Sayıştay Üyeliğine seçilmişti.)olduğunu ve benim ona bağlı Emeklilik Şubesinde çalışacağımı söyledi.Ben şaşkın bir şekilde ne zaman çalışmaya başlayacağımı sordum.Birisini çağırdı.Benden birkaç evrak istediler ama önemli olan iki tanesini(zannediyorum birisi nüfus örneği öbürü de mezuniyet belgesi idi) hemen getirmemi böylece ertesi gün işe başlayacağımı söylediler.Aylardan Şubattı ve 29 çekiyordu.Ayın 27 sindeydik.29 unda işe başladığım takdirde Mart ayının maaşını hemen alabilecektim.Aksi halde yeni mali yıl 1 martta başladığından maaşımı ancak Nisan başın da alabilecektim.
Belgeleri getirip teslim ettim.Behiç Bey beni odasına çok yakın bir odaya götürdü kapıyı açtı.Oda da 5 kişi vardı.(bunlardan birisi Bizim Ertuğrul Tiftikçioğlu idi).Onlara beni takdim etti ve beraber çalışacağımızı söyledi.Odadakilerle tanıştıktan sonra çıktık.Ben odada bana masa olmadığını söyledim.Cevabı aynen şu oldu." Bir Mülkiyeli burada da memur olarak çalışmaz.Yarın seninle devre arkadaşı olanlar Maliye müffettişliğinden,hesap uzmanlığından buraya genel müdür yardımcısı olarak gelirler.Onların altında ilerleme imkanı olmadan burada kalman seni ezer.Onun için masaya filan gerek yok.Arada bir görün.Diğer zamanlarında evinde ders çalış ve müfettişlik sınavlarına hazırlan."
Böylece Maliye Bakanlığı Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğü Emeklilik Şubesi 1 inci mümeyyizi olarak çalışma hayatına başlamış oldum.Ünvanın haşmeti çok hosuma gitmişti.Gerçi netice olarak memurluktu ama ünvan çok güzeldi.
Gel zaman git zaman çok kısır bir döneme girmiştik ve doğru dürüst bir sınav açılmıyordu.Açıkçası evde de canım sıkılmaya başlamıştı.Behiç Bey'e çok ısrar ettim.Netice de odaya bir masa daha ilave edildi ve bende emeklilik şubesinde bizzat çalışmaya başladım.Çalışma dediysek haftada bir on-obeş dosyaya bakıyordum.Emeklilik şubesi Emekli sandığı ile birlikte çalışıyordu.Benim yaptığım iş 25 yıllık emeklilik süresini doldurmadan vefat edenlerin eş ve yetimlerinden gelen dilekçelerini bir dosya açarak üstüne hak sahibinin ismini yazmaktan ileri gitmiyordu.Bu dosya daha sonra TBMM ye gidiyor ve Dilekçe komisyonunda çalışma süresinin emeklilik tarihine yakınlık dercesine göre hak sahibine emekli,dul ve yetim maaşı bağlanmasını sağlıyordu.
Bir gün Kaya Bey (Mülkiyeli olmayan bir diğer Genel Müdür Yardımcısı) beni çağırdı ve telaşlı şekilde Müsteşar yardımcısı(Maalesef şu anda ismi aklıma gelmiyor.Maliye Müfettişi kökenli ve Sıvaslı bir Mülkiyeliydi.Kızı da bizim zamanlarımızda bizim okuldaydı.İsmide galiba Şule idi.) nın beni çağırdığını söyledi.Hemen gittim.Kapıdan girer girmez kükredi."İki tane dosyayı düzenlemekten acizsiniz.Hazırladığınız dosya ile hak sahiplerinin dilekçeleri birbirini tutmuyor.Bu ne biçim iş yapmak..."
Ben birşey söyleyemedim.O yine bağırarak bu dosyaları alıp gözden geçirip düzelterek akşama kadar geri getirmemi,hata olursa ne yapacağını bildiğini söyledi.
Ben dosyaları alıp dışarı fırladım ve doğru eve gittim.Mülkiye rozetimi takıp dosyaları da düzenledikten sonra akşam 5 civarında odasına gittim.Odacısı biraz sonra geleceğini ve beklemem gerektiğini söyledi.Zannediyorum saat 7 ye doğru geldi.Paltosunu çıkartırken beni gördü ve aynı anda gözünün rozetime takıldığını farkettim.Odacısına bize çay getirmesini söyleyerek beni kolumdan tutarak odasına soktu ve bir koltuğa oturttu.
İlk sözü "demek Mülkiyelisın. Ne işin var emeklilik şubesinde " oldu.Arkasından aynı Behiç Bey'in bana sözlerini tekrarladı ve eğer üç ay içerisinde beni yine memur olarak görürse her bakımdan beni hiç affetmeyeceğini ve de benden utanç duyacağını söyledi.Ben cesaret bularak sınavlara hazırlandığımı ifade edince telefon açıp birisiyle konuştu ve Bakanlıkta iki ay sonra Bankalar Yeminli Murakıplığı,daha sonra da Hesap Uzmanlığı ve Maliye Müfettişliği sınavlarının açılacağını,kendisinin Maliye Müfettişliğinden geldiğini benimde Müfettiş olmamdan memnun olacağını ama Hesap Uzmanlığı ve Yeminli Murakıplığın da fena olmadığını izah etti.
Ben cevap olarak muhakkak bunlardan birisini başaracağıma dair söz verdim.O zaman getirdiğim dosyalara bakmadan hepsini bana geri verdi ve iyi şanslar dileyerk bana güvendiğini belirtti.
Artık yapacak birşey kalmamıştı.Eve kapanıp çalışmaya başladım ve ilk açılan Bankalar Yeminli Murakıp Muavinliği sınavına girdim ve kazandım.
Bugün bilmiyorum.Eğer yukarıda bahsettiğim kişiler bana Mülkiyeli olduğum için bu destekleri vermeselerdi acaba şimdi olduğum yerelere gelebilirmiydim? Herhalde hayır.Belki başka bir yöne giderdim ve başka bir hayatım olurdu.
Evet Mülkiyeli olmak çok güzel.Size kapılar açıyor ama sorumluluklar da yüklüyor.En azından size kapıları açan,yol gösteren abilerinize mahçup olmamak gibi.
C engiz Özkan, 13.2.2008
***
Mülkiyeli olmak kuşaktan kuşağa hiç değişmedi.
Yıl 1995 Muhsin Özbay ın kızı sizin dönemin Ayşegülü genel müdürlüğümüze uzman olarak geldi.Kendisini tanımıyordum sadece Osman Birsenin danışmanıyken bir kaç kez karşılaşmış hazine bürokrasisine hiç uymayan tipi ve tarzıyla dikkatimi çekmiş ve onun o binada bulunması hoşuma gitmişti.Odasına hoşgeldine gittiğimde ayağı kırık bir koltukta oturuyordu.Çok utandım koşarak odama gidip bir koltuğu iterek ona getirdim çok şaşırdı kimseyi tanımadığı bir yerde mülkiyeli bir kardeşinin olduğunu hatırlatmıştım .Ayşegül bunu hiç unutmadı hep anlatırdı.Sonra onunla dost oldum iş arkadaşı oldum ve 2003 yılında kaybedene kadar hep birlikteydik. Birkere çok güzeldi sadece fiziği değil ruhuda güzel ve doğaldı çok zekiydi aynı anda ingilizce fransızca müzakere yapabilirdi ,hırsı da hiç yoktu.Sonra o daire başkanı ben gen müdür yardımcısı olarak 1998 e kadar keyifle çalıştık.Çok kültürlüydü bana çok şey oğretti bardak deseniz size yarım saat bardağın tarihini anlatabilirdi .
Dönem arkadaşınız şimdi Muhsin beyle birlikte cebecide yatıyor ,hala cebeciye gidince onu ziyaret etmeden ayrılamam .Sevgili Ayşegülü sevgi ve saygıyla anıyorum.
Aynur Ataklı, 15.2.2008
***
1971-1979 ARASI FAZIL KAFADAR BASKANLIGINDAKI MULKIYESPOR YONETIM KURULUNDA GOREV ALMISTIK. BASKET VE VOLEYBOL MACLARINA YONETICI OLARAK FAZIL ABIYLE BIRLIKTE, BAZEN DE YALNIZ GIDERDIK.MAC SIRASINDA PEK DE KIMSENIN OLMADIGI SELIM SIRRI TARCAN SPOR SALONUNUN KARSI TRIBUNLERINDE CILIZ BIR SEY DUYARDIK
- MULKIYE-MULKIYE
DIYE
DORT BES SEVIMLI UFAKLIK (7-8 YASLARINDA )BIZE CILGINCA TEZAHURAT YAPARDI...
BU SEVIMLI UFAKLIKARI FAZIL ABI COK IYI BILIRDI....
KULUBUMUZUN KAYAK SUBESININ KARTALKAYADAKI ETKINIGINE ILK DEFA KATILAN BIR BEY OTELDE AKSAM YEMEGI SIRASINDA BIZIM MASADA OTURDU. VE MASANIN UCUNDAN COK HAFIF BIR SESLE TEZAHURAT YAPTI
-MULKIYE - MULKIYE
-BEN COCUKKEN BIZIM EV SELIM SIRRI TARCANNIN YANINDAYDI. HEP SIZIN MACLARA GELIR MULKIYE MULKIYE DIYE TEZAHURAT YAPARDIK.MULKIYENIN NE OLDUGUNU DA BILMEZDIK .KADERE BAK 28 YIL SONRA MULKIYELI OLMAK VARMIS..
DEDI
MURAT ARKADASIMIZ KULUBUMUZUN YENI KAYAKCILARINDANDIR..YESILYURT DEVLET HASTANESINDE DOKTORDUR.
Akın özçekirge 18.2.2008
**
İlk Mektup-Mülkiyelilik
Mektubuma başlamadan önce büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öperim.
Bana da sabah sabah yukarıdan bir meyil geldi. bu mil zaten bana sık sık gelir. çok eminim size de geliyordur. ama ben yine de yazıya döküp, sizlerle paylaşıyım dedim. meyil şöyle;
MÜLKİYE sadece bir sevda,bir mektep adı degil, bir yaşam biçimidir.
MÜLKİYELİ'lik sadece bir mektep arkadaşlığı yahut sadece tanışık insanların aradabir sosyal tatminine yönelik çay ve sempati (muhabbet)zemini değil,
MÜLKİYELİ'lik asırlık köklü bir çınar'ın bir minik parçası olan minik bir yaprak misali, kökü çok derinlerde bir aidiyet,bir gurur,bir dünya görüşüdür.
Son zamanlarda,bana göre verdiği (veya vermediği) görüntü ile mülkiye'yı giderek köklerinden ve felsefesinden uzaklaştıran bir davranış sergileyen bazı mülkiyeli yöneticiler bizleri şaşkınlığa ve karamsarlıga iterken, MİLLİYET gazetesinde cıkardıgı yazı ile mülkiyenin yurdum insanına hatırlatılmasını, mülkiyenin aynı zamanda bir avuç insanın degil tüm türk insanınında tarihi,geçmişi oldugunu bildiren , dolayısıyla bize de ait olduğumuz kaynagı bir kez daha anımsatan Degerli hocam, Sn başkanımız İ.FEVZİBEYOĞLU'na (soyisme bakarmısınız?harflerini tuğla yapsan bir gökdelen çıkar) VEEE... bu konuda yıllardır bıkmadan, usanmadan, aglaşmadan maddi ve manevi zorluklara rağmen ugraş veren KEL MUZO'muza yürekten selamlar....(bana bak muzo! senin şimdi bana " selam verecegine para ver... gel yardım et oğlum " dedigini biliyorum.oglum benim selamım yürekten, benim yüregim de çooook büyük bunu ben söylemiyorum.- Nur içinde yatsın- annem meryem hanım söylerdi. "10 yavrumun en gözeli koca yürekli yamuk mekan'ım" diye beni severdi. yaaaaa...
Mekan
***
Trenci Müfettiş
1986 yılı yaz teftiş programı ne zaman belli olacak diye heyecan içinde bekliyorduk.
Müfettişliğin en zevkli taraflarından biridir, memleketin değişik yerlerini görmek heyecanı.
Her yıl başka bir memleket köşesini görmek, ayrı bir zevk verir insana. Müfettişler dört gözle beklerler teftiş programını.
O yıl yaz teftiş programımda bana, Kars ve Akyaka Gümrük İdarelerinin teftişi verilmişti. Genelde böyle uzak yerlere giden müfettişlerin yanına bir de Muavin verirlerdi. Ancak daha henüz bir görevlendirme olmamıştı. Programımdan ve halimden çok hoşnuttum doğrusu. Fakülte yıllarında Kars folklor ekibinde oynamıştım ama oyununu oynadığım yöreyi bilmiyordum. İşte şimdi bu imkanı yakalamıştım. Kars'a gidişi uçakla yaptığım için fazla bir yer görememiştim.
Kars Tayyare Meydanına indiğimde oldukça heyecanlıydım.
İşte Kars'taydım. .
Gümrük Müdürlüğü binası istasyonda idi. Ve belli ki Ruslardan kalma, mükemmel taş bir binaydı. Müdür odasındaki seramik sobayı hala unutamam. Teftişi aşağı yukarı 15 gün içinde bitirdim. Hem de Kars'ı doya doya tadarak. Her taraflarını gezerek, insanlarıyla sohbet ederek.
Programın ikinci ayağında Akyaka Gümrük Başmemurluğu vardı.
Akyaka, eski adı Kızılçakçak olan bu kasabamız, Rus hududunda idi. Ve trenle gitmek gerekiyordu.
Her gün muayyen bir saatte kalkan tren bir saat içinde Akyaka'ya varıyordu. İşin ilginci, Akyaka - Kars arasında çalışan tren, buharlı lokomotifli oldukça eski bir trendi.
Hazırlıklarımızı bitirip, trenin kalkış saatine doğru, zaten gümrüğün çok yakınında olan istasyona vardık ve o güzelim kompartımanımıza geçtik. Kompartımanda 3, 4 kişi idik. Unutmadıysam içlerinden biri de, Akyaka Nahiye Müdürü idi. Üç beş sohbet ediyor, hemen ayağa kalkıp dışarıları seyrediyordum. Ara sıra gözüme kaçan kömür parçaları ve suratıma gelen kor parçaları beni çok rahatsız ediyordu ama keyfime diyecek yoktu. İşte böyle kırk yılda bir gelip trene binersen keyif alırsın, ama sen bu keyfi bir de her gün bu trenle seyahat edenlere sor; Onlar anlatsınlar sana keyif mi eziyet mi?. Onlar için eziyet olduğunu sohbetler sırasında anladım. Meğer sıkıntıları çok büyükmüş trenden yana. Yazın ekinler yanarmış bu trenin attığı çıngılardan, kışın da soğuktan donarlarmış. Öyle işte, acıyı çeken bilir. Hamam da kimse anlamaz dışarının ne denli soğuk olduğunu, bizim ki de o hesap.
O yıl Ulaştırma Bakanımız, sınıf arkadaşlarımızdan Veysel ATASOY idi.
E, artık, sınıf arkadaşın bakan olur da insan hava atmaz mı? Kompartıman arkadaşlarıma, siz merak etmeyin. Ben bu durumu Veysel'e yazarım. Buraya bir dizel lokomotif ve pulman koltuklu vagonlar getirtirim dedim. Onlarda hadi bakalım müfettiş bey görelim seni dediler. Akyaka'ya bu şekilde vardık. Dediğim gibi gümrük hudutta olduğu için karşı tarafı da görmek, hatta yolcuların ve yolun pozisyonuna bağlı olarak, trenle bir miktar Rus topraklarına girmek te mümkün idi. Bu işi Rus trenlerine binerek yapıyordunuz. Bu iki ülke arasında, rayların farklı boyutlarda olmasından kaynaklanıyordu herhalde. Rus trenine binince, Veysel'e mektup yazma isteğim bir kat daha arttı.
Neden, çünkü adamların trenleri hem dizeldi, hem pulman koltuklu idi ve oldukça görkemli idi. Bizimkisi ise, aksıra tıksıra zor giden, hem de yolcusuna eziyet veren bildiğiniz "kara tren"idi. Neden bizde daha iyisi olmasın dı?
Biz Ruslardan neden geri olalım, diye düşüne düşüne teftişi tamamlayıp, İstanbul'a döndüğümün ertesi günü, oturdum, yıllardır kendisini görmediğim, arkadaşım Veysel ATASOY'a bir mektup yazdım. Üstümdeki emaneti yerine ulaştırdım. Gerisi ona kalmıştı artık. O mektubuma bir cevap gelmedi, gelmesine amma...
Aradan birkaç yıl geçdikten sonra; Kars'a tayin olan bir gümrük müdürü arkadaşımla İstanbul'da yaptığımız görüşmede, adımın "Akyaka'da trenci müfettiş" olarak anıldığını, herkesin bana dua ettiğini, sayemde dizel trene kavuştuklarının söylendiğini öğrendim.
Bunda sınıf arkadaşımın büyük rolü olmuştu muhakkak.
Çok duygulanmıştım.
Bu duygulanma da, Mülkiye kardeşliğinin o hiç bitmeyesi "Mülkiyelilik Ruhu"nu, ta içimde hissetmiştim.
Yaşasın "Mülkiyelilik Ruhu"
Bahri Öktem
Yurt Baskını 2
2/1/2009Yurt Baskını 2 Ben de hazır konu açılmışken, hayatımı ve kaderimi değiştiren o mahut baskında yaşadıklarımı Bilay ailesiyle paylaşmak istiyorum: Servet, Koray ve ben 5. katta aynı odayı paylaşıyoruz. Ben de baskın öncesi dışarıda olup, son anda odamızı talandan kurtarmak için içeri girenlerdenim. Ama sizlerden önemli bir farkım var. Pantalonumun arka cebinde bir polis kartı taşıyorum. Bu kartın varlığını Servet ve Koray'dan başka da bilen yok. Polis Koleji çıkışlıyım ve Mülkiye'de Emniyet hesabına hizmet karşılğı burslu öğrenciyim.Yani resmen polis değilim. Cebimdeki kart ise, Kolej bitiminde başlayan ve Mülkiye'ye kaydımla birlikte sona eren 4 aylık stajer polis memurluğu için verilen kart. Sanırım stajer kartı olduğu için geri almadılar. Ben de onu, belediye araçlarında ve stadyum girişlerinde dört yıl boyunca serbest giriş kartı olarak kullandım. İşte polisin basacağını göre göre son anda Yurda girişimin bir nedeni de o karttan aldığım cesaret ve özgüvendir. Odaya geldiğimde Koray ve servet odadaydı. Hemen ardıdan da kıyamet koptu zaten. Korku ve panikle ne yapacağımızı düşünürken, Korayın önerisiyle polis kapıya dayanıncaya kadar kapımızı kimseye açmamaya karar verdik ve öyle de yaptık. Polisin her katı tek tek zaptederek bizim kata gelişinin hikayesini zaten biliyosunuz. Neyse, kattaki o unutamadığımız gürültü patırtı arasında bizim kapı da "açın polis!" nidalarıyla gümbürdedi. Hani ben onlardanım ya! O güvenle arkadaşlarıma siz geri durun deyip kapıyı polise ben açtım. Kendimden endişem yok da, Servet'le Koray'ı kurtaracağım aklım sıra. Kapıyı usulca açtım, üç toplum polisi. Buyurun deyip odaya davet ettim. İçerde rahatça anlatacağım derdimi. Bana "sen gel" dediler. Adımımı dışarı atmamla birlikte, üçü birden coplarla üstüme çullandılar. Neye uğradığımı şaşırdım. Coplar yağmur gibi her yerime kıyasıya iniyordu. Önce, başımı kolarımın arasına saklayarak aşağıya çöktüğümü, sonra bütün gücümü kullanarak ayağa kalkarken "yapmayın ben polisim" dediğimi, daha olayı demin yaşamış gibi hatırlıyorum. Bunu duyunca beni hemen boş bir odaya çektiler. Biri sert şekilde "göster kartını" dedi. Arka cebimden üzeri naylon kaplı kartımı çıkartıp verdim. Üçü de kuşkulu gözlerle kartı incelemeye başladı. O sırada kapıdan, Kolejli ağabeyim ve hemşehrim Komiser Ruhi İmatoğlu girmez mi! "İbrahim ne işin var senin burada" diye bağırdı önce. Oysa Mülkiye'de okuduğumu biliyordu. Yine de orada bulunmama çok şaşırmıştı. Ben çabucak hikayeyi anlatırken, onun devresiden Komiser Kasım abi de çıkageldi. İkisi birlikte beni aralarına alarak odadan çıkardılar. Koridora çıkınca etrafa bakındım, Servet'le Koray'dan eser yoktu. Çoktan uçurmuşlardı onları. Bunu her hatırlayışımda, yüreğimin derinliklerinde onları kurtaramamış olmanın burukluğunu ve ezikliğini hissederim. İki komiserin arasında olmama rağmen, koridorda ve merdivenlerde rastladığımız her polis üstüme saldırıyor, cop, tekme, tokat Allah ne verdiyse nasibimi alıyordum. Meğer iki rütbelinin arasında görünce, beni azılı ve önemli biri sanıp hizmete katkıda bulunmaya çalışıyorlarmış. Aşağı indiğimizde, başlarındaki sivil giyimli Müdür de aynı teşhisle "kim bu" diye kükredi. Durum kendisine anlatılınca da, "ne bok işi varmış burda, atın dışarı s..tir olsun gitsin" diyerek nihai talimatını verdi. Beni güvenli bir mesafede bıraktılar. Ara sokaklardan yürüyerek önce Kızılaydaki Gökdelenin tuvaletine girip, yüzümdeki ve kafamdan sızan kan lekelerini olabildiğince temizlemeye çalıştım. Sonra da Sabahattin'lerin oturduğu bekar evine kapağı atmayı başardım. Daha sonra,19 Mayıs Karakoluna, oradan da Emniyet Sarayına götürülen arkadaşlarımızın yaşadıklarını öğrenince, hepimiz dehşete kapıldık. Daha çok ayrıntı var ama, sözü uzatmak istemiyorum. Asıl vurgulamak istediğim şey, bu olayın benim hayatımı nasıl değiştirdiği. İçimde polis olma hevesi ve isteği hiç kalmamıştı. Bu yüzden okul biter bitmez, hizmet borcuma rağmen Emniyete girmeyip Ziraat Bankası'nın açtığı müfettişlik sınavını kazanarak kapağı oraya attım. Burslardan ve parasız yatılı eğitimden doğan tüm borcumu da Devlete geri ödedim. Sevgili Bahri'nin de belirttiği gibi, bu olay, hangi arkadaşlarımızın üzerinde ne derin ve unutulmaz izler bıraktı kim bilir? Sevgiyle, sağlıkla ve hep mutlu kalın. Halil İbrahim Mısır *** Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin en önemli seçimlik dersi Mülkiye Yurdu idi. Bazı dersler bir kere okunur; maliye, iktisat, hukuk, muhasebe gibi dersler 4 yıl boyunca çeşitli kılıklara sokularak tüllabın karşısına çıkarılırdı. Mülkiye Yurdu dersi ise, sermuharririmizin hatıralarında da anlatıldığı üzere, yaz ve sömestre tatillerinde de alınırdı. Mülkiye Tarihinde ve Mülkiyelilikte en önemli kırılma noktalarından birisi yurt baskını ve daha sonra yurdun kapatılmasıdır. Bu olay Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni sıradanlaştırma, Mülkiye ruhunu zayıflatma sürecinin başlangıcıdır. Mülkiye'nin kuruluş tarihine ilişkin tartışmalardan hareketle hazırladığım ve e-posta grubumuza gönderdiğim bir iletide, 150.yıl etkinliklerinden bazılarının Mülkiye tarihi için önemli sayılabilecek olayların vuku bulduğu günlerde gerçekleştirilmesini önermiş, bu tarihlerden birisinin de 24 Ocak 1971 olduğunu ifade etmiştim. Bu çok önemli olayı dün yaşamış gibi ayrıntılarıyla anlatan Cengiz'i ve anılarını ileten diğer arkadaşlarımızı kutluyorum. İhsan *** Sevgili Cengiz, Günaydın yazını ağlayarak okudum.Hiç unutulmayacak anılar.Çok etkilendim fazla birşey yazamıyorum. Hoşçakal Sevim Alpaslan *** 1968 Mülkiye Mezunu,Daire Başkanım,Üstadım,Sn.Gürsel Demirok,Yurt Baskını hatıralarından etkilendi ve ilişikteki yazıyı sizler için kaleme aldı.Sevgiler,saygılar. Emine PAMUK GEÇMİŞLE YÜZLEŞMEK Emine Pamuk elinde bir bilgisayar çıktısıyla odama girdi. "Başkanım bunları okuyun, bizim çocuklar Mülkiye'de unutamadığı anılarını yazmışlar. Emine Hanım'la aynı kamu kuruluşunda çalışıyorum. O da benim gibi Mülkiyeli. Benden birkaç yıl sonra mezun olmuş. Emine Hanım'ın elime tutuşturduğu 70'li Mülkiyelilerin kurduğu BİLAY Vakfı üyelerinden gelen bilgisayar çıktısına göz atıyorum. Hemen hepsi hHemenHemenenenenenHepsi 70'li yıllarda Siyasal Bilgiler Fakültesine yapılan polis baskınlarıyla ilgili. O tarihlerde polisin ne denli şiddetine, hakaretine maruz kaldıklarını, bu şiddetin yaşamlarında ne denli izler bıraktığını anlatıyor. Okudukça geçmiş yıllara dönüyorum. Fakülte'den mezun olduğum yıl 1968. Bu itibarla sırası geldikçe "Ben de 68 kuşağındanım" diye öğünenlerdenim. Almanya'da Başkonsolos olarak görev yaptığım tarihlerde Almanya'da doğup büyüyen ve üniversiteye devam eden gençlerimiz "Lodos" adlı bir dergi çıkartmışlardı. Derginin ilk sayısında benimle de bir söyleşi yapmışlardı. Söyleşide gençler fakülte günlerime ait sorularda yöneltmişlerdi. Verdiğim yanıtta: "Biz Siyasal Fakülteler öğrencileri solcuyduk. Faşistlerin, sağcıların yuvası olarak gördüğümüz diğer fakülteleri beğenmezdik. Şimdi hala o günlerin acılarını çekiyoruz. Çünkü o tarihlerde farklı görüşlerde olan öğrenciler arasında diyalog ortamı yoktu. Sorunları tartışma ve çözüm arama kültürü gelişmemişti. Başlangıçta taşlı sopalı olan tartışmalar, zamanla silahların konuştuğu, kanların döküldüğü ve sağcısıyla solcusuyla nice gencimizin yaşamında önemli izler bırakan, acılı anılara dönüştü." Gençler sormuşlardı "Bu acılı olaylardan siz ne çıkardınız ?" yanıt olarak: "Farklı görüşlere sahip olan gençler aralarında diyalog kurabilseydi ve sorunlara hoşgörü ortamında çözüm arama yoluna gidilebilseydi, bu acıları yaşamazdık. Almanya'ya geldikten sonra geçmişte faşist olarak nitelendirdiğimiz insanlarımızla tanışma fırsatı buldum. Gördüm ki onlarda vatanlarını seviyorlar, onlarında belirli kaygıları var, inandıkları değerler var. Her bakış açısının doğruları vardır. Bunları ortaya koymak ve birlikte konuşarak çözümler bulmak gerekiyor." Bu söyleşi dergide "Başkonsolos: Biz Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğrencileri Solcuyduk." başlığıyla yayınlanmıştı. Sağcısıyla, solcusuyla farklı görüşteki kişilerden bir kısmı 70'li ve 80'li yıllarda Avrupa ülkelerine iltica etmişlerdi. Söyleşide ifade ettiğim gibi, Başkonsolos olarak görev yaptığım tarihlerde, kendileriyle zaman zaman görüşme fırsatı bulmuştum. Hepsinin ortak yanı Türkiye özlemi, vatan özlemiydi. Hepsinin Türkiye'nin sorunlarına bakış açıları üç aşağı beş yukarı birbirine benzerdi. Bu durumu gördükçe çok hayıflanır, çok üzülür ve kendime sorardım. "Nerede hata yaptık? Neden sorunlarımıza, Avrupa ülkelerinde olduğu gibi hoşgörü ortamında tartışıp, çözüm aramadık. Yoksa birileri bizi kullandı mı, kullanıldık mı ?" Bu soruların yanıtı ne olursa olsun şu bir gerçek: O yıllardaki öğrenci olayları ve arkasından gelen askeri müdahaleler, Türkiye'ye çok zaman kaybettirdi. Kan kaybettirdi. Hala, 2000'li yıllarda, o tarihlerde kıymeti anlaşılamayan, özgürlükçü, 1960 Anayasası düzeyini arıyoruz. Avrupa kapılarında Türkiye'nin insan haklarına saygılı, demokratik bir hukuk devleti olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. *** SEVGİLİ MÜLKİYELİ ARKADAŞLAR.. Sevgili Bahri Öktemle başlayan .. Sevgili Cengiz Özkan , H. İbrahim Mısırlı Ve Savaş Özkan'la ile ivme kazanan.. Sevgili Melih Aşıkla boyut degiştirmeye başlayan Ve Sevgili Başkanımızın "Yurt baskını Mülkiye Tarihinde bir kırılma noktası' dır.." tesbiti ile de BİLAY'ın ve tüm mülkiye camiasının Mülkiye tarihine sahip çıkma kapsamında.. Hedef politikamıza dönüşen .. İktidar tarafından Ankara Polisi marifetiyle sahneye konulan... 24 Ocak/1970 tarihli Kanlı Büyük Yurt Baskını... Anıları... Aslında Sadece anıyı anlatan 3 ögrenci arkadaşımızın bir olayı degildir.. Bu olay... 61 Anayasasının Hüküm sürdügü 70lerin Türkiyesinde.. Her fakülte ögrencisinin başına gelebilecek türden "vakay-ı adiye" de degildir.. Bu olay ...basit bir ögrenci nümayişinin engellenmesi degildir.. Bu olay.. ..egitimin saglanması yada adli bir vaka gerekçesiyle.. Bir Fakülteye polis davet edilmesi degildir... Bu olay ..Bir fakültenin boykotla yada konsey kararıyla yada polis zoruyla kapatılması hiç degildir.. Bu olay ..Cumhuriyet Tarihinde bir fakülte yurduna üst üste polis baskınları ve baskıları yapılarak.. İlk kez bir ögrenci yurdunun kapatılması amaçlı... İktidar polisinin planlı bir eylemidir.. Bu Olay.. tüm Mülkiyelileri derinden etkileyen bir felaket oldugu kadar.. Türkiyede iktidar güçlerinin... Özerk üniversiteleri yok ettigi.. Üniversite Gençligini bilim ve çagdaşlık yolundan çevirdigi.. Cumhuriyetin Emanetçileri gençlerin... Pasifize depolitize edilmesi harekatında en büyük hedefini ele geçirdigi.. "Gomonist" diye adlandırdıkları... Mülkiye ögrencilerinin "ana karargahı" diye belledikleri .. Mülkiye dayanışmasınıögreten....mülkiye ruhuna veren yurtlarının kapatılması süretiyle.. toplumsal bilinci yurt bilinci ve tarih bilinci Erozyona ugratılmış.bir gençlik yetiştirilmesi projesinin... İlk ayagının gerçekleştirildigi bir dönüm noktasıdır.... İlk yurt baskını... Bu büyük yurt baskınının öncüsü... Yurt'un birdaha açılmamak üzere kapatılmasını saglayan üçüncü baskın ise.. Arkadaşlarımızın anlattıgı büyük baskının artçısıdır.. Bu olayın gerçek tanıkları sadece ve sadece O gün ve o gece yurtta yada göz mesafesinde çevrede olan mülkiyeli ögrencilerle birlikte .. Özellikle polis ve köpekköy çocuklarının... Onur kırıcı insanlık dışı davranışlarına maruz kalan Ögrencilerdir.. Ve o ögrenciler bugün 58-61 yaşlarındadırlar.. Ve o ögrencilerin 38 yıldır hiç konuşmadılar.. Kamu oyuna .. Yada Yargıya hiçbir şey anlatmadılar.. Ermeni ve kürt' lere.. Türklerin yaptıkları Soykırım...(!) la ilgili.. Kitap üstüne kitap... Tez üstüne tez.. Yazan isimleri malum Mülkiyeli Hocalar da Bu konuda tek bir satır yazmadılar.. Hiç tanımadıkları hiç bilmedikleri ermenilere.. Hiç yaşamadıkları dönemlerde kendi öz babasının ne işkenceler yaptıgını.. Mülkiyeli arkadaşının suratına haykıran .. mülkiyeli arkadaşlarımız.. Bizzat yaşadıkları gördükleri İktidarın polislerince arkadaşlarına yapılan.. İnsanlık dışı işkenceleri görmemezlikten geldiler.. Bu konuda ne bir şiir yazıldı.. ne bir kitap.. Bu konuda ne bir dava açıldı... Ne de medyada bir kampanya başlatıldı.... Ve dövme sövme hakaret onur kırıcı hertürlü işkenceye maruz kalmış... Ya da tanıgı olmuş.. Bu ögrenciler... Bir kısmı olayı tekrar yaşamak için hep suskun kalırken.. Bir kısmı ise.. Yıllar sonra sadece dost meclislerinde.. Maruz kaldıkları insanlık dışı muameleyi.. O anda yaşadıklarından duydukları dehşetten yılgınlıktan yalnızlıktan hiç bahsetmeden yorum yapmadan.. Sadece olayın polis yönü ti'ye alınarak.. "hatırlarmısınız" diye başlayan eski bir ögrencilik anısı olarak anlatılıp... Geçiştirilmesini tercih etmişlerdir.... Vee Gelinen noktada.. Bu tarihi dramatik olayın.. Her yönüyle ilk agızdan tanık ve yaşayanlar tarafından anlatılması anlatılanların kayıt altına alınması . Artık bir zorunluluk haline gelmiştir.. Özellik Kız ögrencilerin bu konuda daha aktif olmalarının gerektigi.. Üzerinden 40 yıl geçen bu olay artık kimsenin şahsi özel kişisel bir olayı olmadıgı... Artık bu anıların Mülkiye Tarihinin bir parçası haline geldiği .. Düşünceyiz.. Tüm beyanların bir kitapta yada bir dosyada toplanıp Birbirini teyid eden beyanlardan.. Baskın oldugu o günki 24 saatin..saat saat ..dakika dakika.. Tam bir hikayesinin çıkarılmasının.. Mülkiyeli Hocalar .. gazeteci ve Televizyoncuları ile temas kurulmasının.. Onlarla bu konunun enine boyuna konuşulmasının.. Gerekirse anma toplantılarının düzenlenmesinin Bu amaçla.... anlatanların.. Mümkün mertebe... Yer, zaman, yanındaki arkadaşı daha sonra görüştügü arkadaşının isimlerinin.. Keza.. muhatap oldugu polislerin isim ve rütbe yada akıllarında kalan belirgin tarifleri.. Yazmalarının gerektigi.. Böylece yıllar geçtikten sonra bile... Bir hakkın teslim edilmesini.. Hukukun üstünlügünün galebe çalmasını.. Veeee ...bize en azında bir özür borcu olanların .. Bizden özür dilemelerinin saglanması.. Gerektigi düşüncesindeyiz.. O tarihte işkence gören.. Yurtsever bir fakülte ögrencisi olmaları dışında.. Mülkiyeli olmaları dışında.. Hiçbir günahları olmayan.. Dolaplarındaki 3-5 kitap 5-10 fotograf... Annesinin ördügü bir kazak 4 dandik gömlek .. 4-5 iç çamaşırından başka malvarlıgı bulunmayan.. Ve bu degerli malları polisler tarafından daha önce yapıldıgı gibi yani.. Alınmasın, yakılmasın, atılmasın... kaygısıyla... Odasında malının başında durmak niyeti dışında... hiçbir art niyetleri olmayan.. Ve yurt baskını sırasında üzerlerinde ve odalarında bir tek silah bile bulunamayan.. Hiçbir örgütle fiili bir baglantıları tesbit edilmeyen Buna ragmen.. Bir pkk militanına gösterilen bu örgütün başına gösterilen ilginin yüzde biri bile gösterilmeyen Pkk lılar adeta kahraman ilan edilirken .. Hepsi birer terörist ilan edilen.. Bu ...dürüst ..yigit ve vatansever .. Özgür ve bagımsız düşünceye sahip... Tüm mülkiyeli arkadaşlarımızın önünde... Saygıyla egiliyoruz.. Onlar bizim kahramanlarımız olarak... Mülkiye tarihinde en degerli yerleri almışlardır...... Saygılarımla.. Mekan DEMİRKAYA Ankara. 03.01.2009.. *** | ||
*
Yurt Baskını 1
2/1/2009Yurt Baskını 1Sevgili arkadaşlarım, Hatıralardan bahsedilince dayanamadım, yazıyorum. Burada anlattıklarım benim başımdan geçmiş olmakla beraber belirli bir dönemde Mülkiye'de okuyan arkadaşlarımın da benzerini yaşadığı olaylardan biridir. Mülkiye tarihinde 1960 ihtilali sırasında fakülteye sıkılan kurşunlar haricinde Mülkiye'nin uğradığı en büyük polis baskını bu baskındır.Bundan sonra hiçbirşey eski haline dönmemiştir. Bu yaşanmış olayda bazı isimler anılarına hürmeten özellikle yazılmayacaktır. Tam hatırlamıyorum ocak veya şubat ayıyıdı ve zannediyorum günlerden de pazardı. Ben yurtta kalıyordum. Benim gibi yurtta kalan bazı arkadaşlar ve evlerinden gelenlerin ilavesiyle okulda toplanmış folklor çalışmaları yapıyorduk. Birden birkaç kişi koşarak bizim çalışma yaptığımız salona geldiler ve polisin yurdu basacağını herkesin başının çaresine bakması gerektiğini söylediler. Bir müddet evvel yine polis tarafından yurtta bir arama yapılmış ve o sırada yurtta bulunmayan arkadaşların odalarında ki dolaplar kırılarak açılmış, dolapların içindeki malzemelerin bazıları tahrip görmüş veya ortadan yokolmuştu.(!) Böyle bir manzarayla karşılaşmamak için ben ve birçok arkadaş hemen yurda doğru yöneldik. Bu arada Kasaba'lı Akın Özçekirge gibi yurtta kalmayan bazı arkadaşlar da kafalarından ne geçtiğini bilemem bizimle beraber yurda geldiler. Yurdun giriş kapısı altlı üstlü sandalye ve masalardan oluşmuş bir barikatla kapatılmıştı. Barikatçılara zorla bir gedik açtırdık ve oradan hepimiz yurda sızdık. Ben altıncı katta kalıyordum.Odama çıktım. Dolabı hazırlayıp beklemeye başladım. Dışarıdan bir megafon sesi geldi,balkona yöneldik.Yurdun her tarafı polislerle çevrilmişti.Megafonlu sivil bir kişi de direnme yapmamazı, yurda gelip saklandığını tesbit ettikler bazı kişileri aramaya geldiklerini ve tek sıra halinde dışarı çıktığımız takdirde herşeyin normal bir şekilde sonuçlanacağını anlatıyordu. Yurttan cevap gecikmedi: Polisin mahkemeden onaylı arama emri varmıydı ? Polis de cevabını geciktirmedi. Hücum... Öğlenden hemen sonra başlayan çatışma giderek şiddetlendi.Yurt balkonlarından polislere ele geçen herşey fırlatılırken cevap olarak silah sesleri gelmeye başladı.Bu arada polisleri meşgul edip dikkatlerini başka yerlere çekmek için Hukuk fakültesi ve Hacettepe üniversitesinden de devrimci gençler tarafından havaya ateş ediliyordu. Aşağıdan bağırışlar ve çığlıklar geldi. 1. kat düşmüştü. Polislerin ilerlemesini engellemek için asansör devre dışı bırakılmış ve her kat merdivenine barikatlar yapılmıştı.Buna rağmen silah sesleri yüzünden istenildiği gibi savunma yapılamıyor ve zor ve yavaşta olsa polisler kat kat yurdu ele geçiriyorlardı . Birkaç hafta evvel hayatımda ilk defa sakal ve bıyık bırakmaya karar vermiş ve birgün evvelde sakalımı keserek sadece bıyıkla kalmıştım.Daha önce ki olayları duyduğumuz için benim gibi bıyıklıların çoğu lavaboya hücum ettik ve elimize geçen kesici aletlerle bıyıklarımızı yok etme çalışmalarına başladık. Bilmeyen yoktur ama yine de söyleyeyim. Bıyık polislerin çekip kopartarak eğlendikleri ilginç bir eğlence aracı olma özelliğine sahiptir. İş iyice çığrığından çıkmıştı. Adeta gerçek bir savaş oluyordu.Polislerin ilerlemeleri 4 ve 5. katlarda çok sıkı bir direnişle karşılaşmış ve bu da onların şiddetlerini ve intikam duygularını arttırmalarına sebeb olmuştu. Düşen her kattan yükselen korkunç çığlık ve haykırışlar yakalanan arkadaşlarımıza bu duyguların yansıtıldığının bir ifadesiydi. Silah seslerinden balkona çıkamıyor sadece sürünerek ilerleyip yurt civarında neler olup bittiğini görmeye çalışıyorduk. Yurdun Köpekköy'e bakan tarafında polislerin arkasında korkunç bir kalabalık vardı.Bağırışlar arasında "Kahrolsun Komünistler" seslerini duyuyorduk. Ne acı. Biz onlar için, gecekondularda yaşayan bu insanlar için devrim yapmaya çalışıyorduk. Bu arada Ankara Üniversitesi ve Fakülte yetkililerinin olayları önlemeye çalıştıklarını, bunun için herşeyi yaptıklarını ve hatta Cumhurbaşkanlığına kadar gittiklerini ama sayın Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın Pamuk Prenses ve 7 Cüceleri kabul ettiği için görüşmeyi reddetiğini,basın ve radyonun ise olayları neredeyse dakikası dakikasına yayınladığını daha bilmiyorduk. Sonra öğrenecekdik. Akşam olmuş ve 5. katta düşmüştü. O kattan birisi megafonla direnişin hiçbir sonuç getirmeyeceğini, eğer teslim olursak hiçbir kötü muameleye maruz kalmayacağımızı, sadece kimlik kontrolü yapıp aradıkları kimseleri alacaklarını,diğer kişilerin ise kimlik kontrolünden sonra serbest bırakılacağını anons ediyordu. Son kalan 6. katta ki 30 kadar arkadaş biraraya geldik.Birisi teslim olmamız gerektiğni, zira karanlık olduğu için direniş halinde içimizden bazılarının kazayla (!) balkondan düşebileceğini söyledi. Dediğini doğru bulduk. Kolkola girdik ve aşağıya direnmeyeceğimizi bağırarak bildirdik. Polisler 5 ve 6 katlar arasındaki barikatı ancak 20- 25 dakikada kaldırabildiler ve bizim kata geldiler. Biz bizi ayıramamaları için kol kola girmiştik ama megafonlu sivil kişi " Herkes bir kişi alsın " dedi. Polisler hemen bizi ayırdılar ve her polis bir kişinin koluna girdi. Sivil kişi " Götürün" emrini verdi ve megafonla aşağı katlara doğru " 6. kat geliyor.Özel muamele" dedi. Kollarımıza giren polisler ani bir hareketle bizi öyle bir hale getirdiler ki kımıldamak mümkün değil.Daha açık bir ifadeyle kolumuzu arkadan büküp bizi hareket edemez hale soktular. Merdivenlerden aşağı doğru indirilmeye başladık.Hemen her basamakta iki yanda dizilmiş polisler biz önlerinden geçerken coplarını çalıştırmaya başladılar. Neremize denk gelirse.. Kafaya,sırta bacaklara..Kolumuzu n biri arkaya bükülü olduğu için serbest kalan diğer kolumuzla kendimizi korumaya çalışıyorduk ama neremizi koruyacaktık. Bacakarasını kapatmaya çalışırken kafamıza, yüzümüzü korurken bacakaramıza, sırtımıza coplar yağıyordu. Gariptir iki kat indikten sonra hiç acı duymamaya başlamıştım.Yanlız arada bir ağaçtan sopa ( herhalde sandalye veya masa bacağı bacağı olacak) ile vuruyorlardı, o zaman acıyı yeniden hissediyordum. Bu şekilde bütün katları inerek dışarıya çıkarıldık.Görebildiğim kadarıyla Hukuk fakültesinin arkasında polis otobüsleri vardı ve oraya doğru götürülüyorduk. Polis otobüsünün biri geliyor,diğeri gidiyordu. Yurdun önü ile polis otobüsüne kadar olan yolun ( bilmiyorum Ortada çok ıiginç bir durum vardı.Ön ve arka tarafta ayakta polisler, koltuklara oturtulmuş öğrenciler. Araba öyle sıkışıktı ki sonradan bindirilen ben arkadaki polisler ile arka kapı arasındaki basamakta kalmıştım ve kapı tam kapanmamıştı. Kafaya fazla darbe almaktan olacak bir sürü garip şeyler düşünüyordum. Eyvah.. Kimlik kartım yurtta kalmıştı. Bundan dolayı beni tutukluyabilirlerdi .. Eh arka kapıda tam kapalı değildi.. Bu kadar adam arasında benimlemi uğraşacaklardı. Bu dahi düşüncelerim semeresini verdi. Kapının kolunu ittim ve aşağıya atladım. Yanlış anlama olmasın . Otobüs daha yeni hareket etmişti ve hızlı gitmiyordu.Yurttan belki birkaç yüz metre uzaklaşmıştık. Koşmaya başladım. Ama herhalde kafaya yediğim darbelerden olacak, geriye veya yana doğru değilde otobüsün gidiş istikametine doğru koşuyordum. Arabanın durduğunu ve inenler olduğunu duydum. Sonra koşan ayak sesleri arasında biri "Dur" diye bağırdı. Hiç dururmuyum, koşmaya devam ettim ve bir el silah sesi işittim. Yine koşmaya devam ettim. Yine silah sesleri ama bu sefer vızıltılarla başımın üstünden geçtiğini farkettim. O korkuyla ilk ara sokağa ve gördüğüm ilk apartmana dalarak kapının arkasına saklandım. Apartmanlarda herkes kapı önü veya balkonlardaydı . Daha evvel duymuştum. Kaçan öğrencileri evlerine alarak saklayıp yardım edenler vardı. Kurtulabilirdim. Kapı aralığından polislerin sokağa girdiklerini gördüm. Nereye gitti diye bağırdılar ve birisi benim girdiğim apartmanı gösterdi. Polisler ellerinde tabancalarla yaklaştılar ve biri "Ellerin havada çık oradan" diye bağırdı. Yapılacak birşey yoktu. Ellerim havada çıktım. Beni aralarına aldılar. Vura vura otobüse götürdüler. Polislerden birisi " Arkaya alın,kaçtığına göre önemli " dedi. Arkadan araca bindik. Ayakta 5-6 polisin arasında tek başımaydım.Araba hareket etti ve polislerde coplarıyla benim üstümde çalışmaya başladılar. Ne kadar cop yediğimi bilmiyorum ama araba içindeki arkadaşlar arkaya bakamadıkları için kim olduğumu bilmeden vah zavallı diye düşünüyorlarmış.Bunu bana bizim Adana'lı Altın Diş Ahmet Şahin daha sonra söyledi. Polisler dövmeye araç olacak sorular sorup vuruyorlardı. İlkönce kırmızı gömlekli birisini aradıklarını farkettim. Bana "o kırmızı gömlekli köpek senmiydin yoksa " dediler. Ben de ceket,palto yok. Sadece siyah bir kazak var. "Hayır " dedim. "Ulan bu ne" diye kazağın içinde bordo renginde ki gömleğimi çekip vurmaya başladılar. Başka birisi bana " nerelisin " diye sordu. Benim şahsen hiç alakam olmadığı halde Babamların köken olarak Artvin'den geldiklerini ve polislerin içinde de o bölgeden olanların bulunabileceğini düşünerek Artvin'liyim dedim. Soruyu soran polis " Ulan Artvin'den böyle adam çıkarmı " diye vurmaya başladı. Bir başkası ailemin beni komünist olmaya değil,okutmaya gönderdiklerini söyleyerek babamın ne iş yaptığını sordu.Sevindim. Zira aynı meslektenler. Balıkesir'de başkomiser dedim. Soruyu soran "Vay hain, mesleğin şerefini iki paralık ettin,hiç babanı düşünmedin mi" diye daha hırsla vurmaya başladı. Bu olaya benzer şeyler arkadaşlara da olmuş. Mesela bizim Kasabalı Akın Özçekirge'ye yurtta kalmadığı için okulda ne aradığını sormuşlar. O da folklor çalışması için geldiğini söylemiş. Nereli olduğunu sormuşlar. Turgutlu'luyum demiş,o zaman ne oynadığı sorusunu yöneltmişler. O da Kafkas oynadığı cevabını verince " Ulan Egeli adam Zeybek oynar.Sen niye Kafkas oynuyorsun" diye daha fazla dövmüşler. Bizim rahmetl Mustafa Akkaş ile Ahmet Şahin ise okuldan mezun olmuş ve Hesap Uzmanlığı sınavını kazanmışlardı ama daha yurttan ayrılmamışlardı.Onlar da okulu bitirdiklerin ve hesap uzmanı olduklarını söyleyince sorgucu polisler " Vay demek siz bu işlerin uzmanısınız ha " diyerek sopalamaya girişmişler. Tabii bunları hep sonradan öğrendik. Neyse. Biz dayak yiyerek gidiyoruz ama benim aklımda hep kimlik problemi var. Kimliksizim diye beni içeri atacaklarından eminim. Bütün gücümü toplayarak beni döven polislerden birisine " Affedersiniz size birşey söyleyebilirmiyim " dedim. Ne söyleyeceksin lan diye bir cevap aldım ama kafasını bana doğru uzattığı için fırsattan faydalanıp inince bir yere telefon etmem lazım diye ilave ettim. Bakışlarında bir şüphe izi gördüm. Devam ettim. İsmail Hakkı Demirel'e telefon edeceğim ,o size benim kim olduğumu söyler dedim. İsmail Hakkı Demirel bizim aile dostumuzdu,çeşitli yerlerde emniyet müdürlüğü yapmış ve o anda da Ankara Polis Okulu Müdürüydü. Kimlik problemimi çözebilirdi. Konuştuğum polisin bana bakışı tamamen değişti.Beni yukarıdan aşağı süzdü ve bir müddet sonra onun yanından ayrılmamamı söyleyerek beni yanına çekti. Bu arada Polis merkezine Hipodromun oraya gelmiştik. Arabadan gördüğüm manzara ilginçti. Alt kat olduğu gibi cam vitrin şeklindeydi. Her iki tarafta polisler ortada da bizim arkadaşlar vardı.Ortada ki kalabalık yani bizim arkadaşlar bir dalga halinde bir tarafa doğru gidiyor sonra aynı şekilde öbür tarafa doğru eğiliyorlardı. Tabii ki olayın dalga ile hiçbir ilişkisi bulunmamaktaydı . Bir tarafta ki polisler coplarıyla vurmaya başlayınca kalabalık otomatik olarak öbür tarafa doğru hareketleniyor, orada ki polisler vurmaya başlayınca kalabalık geldiği tarafa geri dönüyor ve böylece bir gel-git olayı yaşanıyordu. Arabadan inilmeye başlandı. Ben de bir hamle yaptım ama benim polis beni tutarak arkaya itti. Herkes indirilip götürüldükten sonra polisler tekrar otobüse bindiler ve beni gördüler.Beni tutan polise doğru ne oluyor gibilerden hareketler yaptılar.Bizim ki de onlara " tamamdır " cevabını verdi. Araba hareket etti ve beni bir korku aldı.Beni nereye götürüyorlardı.? Bu arada polislerden biri yerde bir saat buldu. Hemen diğer polislerde yerleri aramaya başladılar. Korkum iyice artmaya başlamıştı. Zira yurda doğru gittiğimizi farketmiştim. Acaba bana ne yapacaklardı? Birden şöför benim polise burası iyidir dedi ve arabayı durdurdu.Yurda yakın bir mesefedeydik. Polis beni araban indirdi ve benim ismim "..." unutma,haydi gülegüle deyip otobüse bindi ve hareket ettiler. Anlayamıyordum. Acaba bu polis benim polis olduğumu mu düşündü, yoksa kendisine emniyet müdürü nezdinde bir torpil mi yapmamı istedi. Bilmiyorum. Bugün bile bir fikrim yok. Arabadan indiğim yerin yurda yakın olduğunu söylemiştim ama nerede olduğumu tam bilemiyordum. Arabanın tam tersi istikametinde yürümeye başladım.Etrafı tanımıyordum.Halbuki tanımam lazımdı. Buralardan yüzlerce defa geçmiş olmalıydım. Acaba kafaya yediğim darbeler yüzünden mi etrafı tanıyamıyordum? Ortalıkta kimsegörünmüyordu. Üşümeye başladım. Üzerimde siyah bir kazaktan başka birşey yoktu. Her tarafımda korkunç ağrılar hissediyordum. Birden Ahmetler caddesine ulaştığımı farkettim. Hemen merdivenlerden çıktım ve Mülkiyeliler Birliğine geldim. O zaman alt kat oturma salonuydu ve bir radyo vardı. Pencereden içeride birkaç kişinin olduğunu gördüm, içeriye girdim. Radyo dinliyorlardı .Beni görünce hepsi ayağa kalktı, divana oturttular. Mülkiyelilik. Hepsi ne yapmaları gerektiğini sordular .Beni doğru dürüst tanımıyorlardı bile, zira daha öğrenciydim. Hiçbirşey istemediğimi söyledim. Ayı Savaş (Büyük) " O... çocukları " dedi.Gözlerin de yaşlar belirdiğini farkettim. Görünüşüm çok kötü olmalı ki beni hemen hastaneye götürmeyi teklif etti. Reddettim. Zira hastane acil servislerinde sivil polislerin olduğunu ve yeniden tehlikeye gireceğimi biliyordum. Bana zorla para verdiler, yemek için mi, taksi için mi yoksa başka birşey için mi hatırlamıyorum. Dışarıya çıktım ve Kızılay'da bulvardan yukarı doğru yürümeye başladım. Aklıma Akın'ın bekar evi gelmişti.Küçük Esat'a çıkarken hemen altta. Herkes bana garip garip bakıyordu. Pastanelerin önünden geçtim. Şu anda adını unuttum. Bulvar üzeinde bir otel vardı,Akay yokuşuna varmadan önce. Otelden biri fırladı. Nurettin. Sırtıma bir ceket geçirdi,şu anda çalıştığı için birşey yapamayacağını ama ortalıkta bu şekilde gezmemem gerektığini,dikkat çektiğimi söyleyerek daha geç bir saatte gelirsem bana yardım edebileceğini söyledi. Yürümeye devam ederek Akın'ın evinin önüne geldim.Kapıyı çaldım. Açan olmadı. Zorladım ama açamadım. Tabii kimse olmazdı.Akın'ında yurtta olduğunu unutmuştum. Geri döndüm. Bilinçsiz bir şekilde geldiğim yoldan geriye doğru yürürken biri kolumdan tuttu. Kafamı kaldırdım. Bizim Mekan. Hemen beni bir taksiye bindirdi. Zannediyorum Küçük Esat'ta bir yere geldik. Bir apartmana girdik. Bir dairenin kapısını çaldı. Bizim Hippi Tunç ve Pepe Oktay'ın eviymiş. Oktay ve tanımadığım bazı kişiler bizi içeriye aldılar. Oktay vay kardeşım vay kardeşim diye söyleniyordu. Beni bir odaya yere yatırdılar. Sırtımı açtılar .Ben görmüyorum ama mosmor olmuş. Alkol, rakı ne buldularsa pamuklara batırarak sırtımı örttüler. Uyuya kalmışım. Sabah korkunç bir ağrıyla uyandım. Hemen hemen hiçbir tarafımı kımıldatamıyordum. Bir müddet öyle kaldıktan sonra yavaşça kalktım. Evde kimse yoktu. Bir taksiye atlayarak okulun önünde indim. Okulun içinden yurt istikametine geçerken sevgili Sahir Koçak arkadaşıma rastladım. Vay kardeşim bu halin ne dedi ve gözleri doldu. Tam o sırada Cahit Talas hocamızı yanında büyük bir kalabalıkla yurt tarafından fakülteye doğru geldiğini gördük. Hoca beni görür görmez ne duruyorsunuz hastaneye yetiştirin diye bağırdı. Başta Sahir olmak üzere birkaç kişi (maalesef kimlerdi, hatırlıyamıyorum ) beni bir taksiye atıp Ankara Tıp fakültesi acil servisine götürdüler. Acil servisteki doktor bana bakar bakmaz hemen kafa röntgeni çekilmesini emretti. Çekim yapıldı. Doktor aynen hayret nasıl olduda beyin sarsıntısı geçirmediniz diye hayretini ifade etti. İşimiz bitmişti. Yurda döndük. Akşama doğru serbest bırakılanlar yavaş yavaş gelmeye başladılar. Herkesin bir tarafı yaralı, çoğu hastanelerden geçmişler,pansumanlar yapılmış... Herkes kendi hikayesini anlattı..Gülmekle ağlamak arası bir ortam da daha çok gülmeye çalıştık. Anlatacakları m bu kadar. Bu olaylar hepimizde manevi veya maddi izler bıraktı. Maddi izlere bir örnek olarak 15 sene kadar evvel Paris'te şiddetli başağrısından dolayı doktorumun beni hastaneye gönderdiğini , yapılan röntgen çekimleri ve diğer araştırmalar sonucunda iligili doktorun önemli birşeyim olmamakla beraber, bana bir trafik veya buna benzer bir kaza geçirip geçirmediğimi sorduğunu ve bu sorunun sebebinin de kafatası kemiklerimde çarpmadan kaynaklanan bir garip yapı gördüğününden kaynaklandığını söyleyebilirim. Sevgilerimle. .. Paris Temsilcisi Cengiz Özkan
Özkan Kardeş
*** Sevgili Cengiz, bunca yıl sonra neden aklına geldi bunlar. Rahmetli Ünal ve Abdülhalik ile aynı odadaydık. O gün İsmail Kersu 2 kere gelip hadi sinemaya gidelim demişti de reddetmiştik. Abdülhalik bir parmak kırıyığla otobüse bindirilmeden nasılsa kurtulmuştu biz Ünal ve Yaşar Saraçoğluyla birlikte 19 Mayıs stadına götürülenler arasındaydık. Tabii muhteşem! misafirperverlikle. O gün bu gündür hala sol ayağımı yıkamak için lavaboya çıkarmaya elimin yardımı gerekiyor. * Cengiz ne günlere götürdün bizleri. Gerçekten o günler bazı tahribatlar yaptı hepimizde. Mesela, Koray Dünyalıoğulları . Tanırsın. Belki de bu güzel arkadaşımızı ölüme götüren hastalık o günlerin eseriydi. Kim bilir, daha kimlerde ne gibi kalıcı etkiler yarattı. O günler. Hani Cem Karaca bir şarkı söylerdi. Dilimizden düşürmezdik. "Geçer ama birader, deler de geçer." hatırladın mı? Geçti işte, kalan anılar oldu. Çok güzel anlatmışsın . Bir gün ben de o günleri kağıda dökeyim dedim. Ve bilgisayarın başına geçtim. İnanmazsın, sözcükler makinaya dökülürken ellerim titriyor, kalbim çarpıyor ve sicim gibi yaşlar geliyordu gözlerimden. Nasıl heyecan dalgası kaplamıştı yüreğimi. Yazım bittiğinde hala kendimde değildim. Belki daha önce okumuş olabilirsin veya arkadaşlarımızın bir kısmı okumuş olabilir ama o gün yazdıklarımı ekli dosya da gönderiyorum. O günleri anlamak ve anlatabilmek için canlı tarih bizleriz. Laf aramızda bizlerin bu anılarından ne diziler çekilir değilmi? O günlerin maddi ve manevi tahribatları ötesinde kazanımımız ne biliyormusun, sevgili Cengiz. Sarsılmaz bir arkadaşlık bağlılığı. Eskimeyen bir dostluk. Sevgiyle kal, sevgili kardeşim. Bahri | ||