30 Nisan 2014 Çarşamba

Bir Kısa Hikaye - BAHA

Öncelikle size bir teşekkür edeyim.
Yırtık bir kâğıdı  yapıştırdıktan veya bir koliyi hazırlarken kullandığınız koli bandı için,
-Hay Allah bunu yapandan razı olsun' demişseniz; işte o ettiğiniz dua büyük bir ihtimalle sevgili arkadaşım Baha'ya gitmiştir. Teşekkürüm, canım kadar aziz arkadaşıma ettiğiniz bu dua içindir.
Kartvizitinde 'mühendis' yazar.
Kartını verdiği kişilerin elektrik işlerini yapıyorsa onlar Baha'nın elektrik mühendisi olduğunu düşünürlerdi.  Makine mühendislerinin yapamadığı yapışkan kâğıt, bant, çıkartma gibi ürünleri üreten makinaları ona ısmarlayanlar Baha'yı makine mühendisi sanıyorlardı. Ama kendileri inşaat mühendisidir!
*
Oğlunun okulundan telefon ediyorlar:
-Baha bey telaşa mahal yok ama, yine de bilesiniz oğlunuz ufak bir kaza geçirdi, şu anda falanca hastanede....' dediklerinde,
-Benim işim var, eşime telefon edin, o ilgilensin' diyecek kadar iş manyağı bir adam. (İş manyağı, arkadaşımın kendisi için kullandığı sıfattır.)
*
Baha ünlü bir kişidir. Bu ünün yarısı kendi üstün kişilik ve yeteneklerinin karşılığı; diğer yarısı, benim hayranlık duygularıyla her önüme gelene onu anlatmalarımın sonucudur. İşime yarayan şeylerin yarısını  ondan öğrendiğimi sanıyorum. (Baha'nın bilgisayarı benim kadar bile kullanamaması ise en büyük moral nedenimdir.)
*
Almanya'dan sipariş ettiğim makine, konuşulandan erken geldi. İki yakamın bir araya geldiği hiç olmadı ama  büsbütün kamandım. Ben bütün bu sıkıntıları çekerken birinizden olsun beş lira borç istedim mi?
Ama Baha'dan istedim. Telefon ettim,
-Baha yavrum sıkıntıdayım. Durumun nasıl? Paran var mı?
-Var.
-Nasıl var? Sormayacak mısın 'ne kadar' diye?
-Çok şükür, kötü bir çantacının ihtiyaç duyacağı kadar para bende her zaman vardır.
*
Yukarda, Baha ünlü bir kişidir. Bu ünün yarısı kendi üstün kişilik ve yeteneklerinin karşılığı; diğer yarısı, benim hayranlık duygularıyla her önüme gelene onu anlatmalarımın sonucudur dediğimi hatırlatayım.
Bir gün Baha dükkânıma geldi. Oturuyorken telefon çaldı, Gayyur adlı tembel bir arkadaşım kahve içmeye çağırdı.
-Gayyurcuğum, hani Baha isimli bir arkadaşım var ya, onunla oturuyoruz, kusura bakma şimdi gelemem' dedim.
Biz konuşuyorken  Gayyur göründü, şaşkınlık belirtileri gösterdi ve duyduğum ama anlayamadığım şeyler mırıldandı.  
Baha aniden fırladı, gitmekte olan Gayyur'un önüne dikildi.
-Göster ulan ayak baş parmağını, nasıl ayak baş parmağıymış ben de göreyim!
Gayyur mahvolmuş... Gayyur perişan... Gayyur çaresizlerin en çaresizi...
-Nedir yahu Baha ne yapıyorsun? N'oldu?' dedim.
Baha'nın beni de, ayırmak isteyen diğerlerini de dinlediği yok. Hemen epeyce insan toplandı. Gayyur'u Baha'nın elinden kurtarmaya çalışıyorlar.  Neyse sonunda anlaşıldı: Gayyur,  kendisinden çokça bahsettiğim arkadaşımı merak etmiş, görmeğe gelmiş ve fakat boyunu beğenmemiş!
-Emin'in Baha Baha dediği de bu muymuş? Ayak başparmağım kadar bir şey bu yahu!' demiş.
Dünyanın bütün seslerine açık olan Baha'nın kulaklarından kaçar mı bu?
-Göstereceksin ulan' diyor. Madem ayak başparmağın boyum kadar, ben Bursalıyım ulan, bana göstereceksin...' diye yırtındı durdu.
Hakarete uğrayan Baha. Ama inanın Gayyur için üzüldüm. Bu duruma düşmüş insan gördüğümü hatırlamıyorum.
*
-Yahu Baha bırak artık... Boşver ya!  Hem adamın ayağının başparmağını göreceksin de ne olacak ?' dedim.
-Öpecem yahu, öpecem. Bizim büyüklere saygımız var.' dedi.
*
Baha'yı ben on forma da anlatırım, ama sizin şu sabırsızlığınız yok mu ya, serçe parmak kadar anlatımlara bile tahammülünüz yok, poflayıp duruyorsunuz!
Baki selam ve sevgiler.

Emin ERDEM

Bir Kısa Hikaye - Muavin Bey

Şükür, şimdi de hepten gözümü yumup başımı çevirmiyorum ama anlatacaklarım, aşkî durumlara biraz daha mütemayil olduğum gençlik yani 8-10 yıl öncelerine ait. Kesinlikle aynen vaki. Belki az biraz süslenmiştir; ki bunu da inkâr eden yok.
*
Sıcak bir yaz günü,  minibüsümüz ayakta dikilecek yolcuları da aldıktan sonra yola koyuldu.
Yeniyetme muavin 'paralar' diye seslenince, yolcular inecekleri yeri söyleyip ödeme yapıyorlar.  Ücretler ödenirken,
-Şşşşşt, şurdan bir Topkapı alsana...
-İki Çobançeşme alsana.......               
-Hey ufaklık, İncirli kaç para?
-Baksana! Üç Şirinevler al şurdan...' denilerek hitap edilen muavine birinin,
-Muavin bey, iki Merter alır mısınız?' dediğini duyduk.
Muhtemelen annesi olan bir kadınla beraber önümdeki koltukta oturmakta olan, en fazla en fazla 'muavin bey' ile yaşıt, cici mi cici bir genç kız adayı, hepimizinkinden farklı, kulağa hoş gelen âhenkli bir sesle söylemişti 'Muavin bey, iki Merter alır mısınız?' diye. Hadi bakalım şimdi de para üstünü aldıktan sonra,
-Teşekkür ederim' demez mi?
De varın kendinizi o yeniyetme oğlanın yerine koyun. (Elinizde ise gerçekten koyun ve lütfen hayata ordan devam edin. Söylemeye gerek yok, hanımlar da....)
Oğlan, her baktığında güzel bir yüz görmekten memnun;  kızımız, göya dışarıya bakıyormuş gibi ama.... hissediyor dönüp dönüp kendine bakan gözleri.
*
(...)
Muavine kalsa, Topkapı'ya Edirne üzerinden gidilsin ister!
Ama işte Merter'e geldik bile.
Kızımız -muhtemelen annesi olan kadınla- inme hazırlığında. Muavin gözlerini artık hiç ayırmıyor kızımızdan. Şoföre,
-Merter'de inecek var' diyor, muhtemelen içi kan ağlayarak.
Ve Allah sizi inandırsın, minibüs durunca muavin ayaktaki tüm yolcuları indirdi, genç kız ve yanındaki kadın, kimseye değmek zorunda kalmasın diye...
Kız oğlana şöyle bir baktı...

*
(Gültekin Emre ''Bir kadın kendini bırakarak geçti gitti yanımdan'' diye yazmıştı.)




Emin ERDEM

1.DÜNYA VE KURTULUŞ SAVAŞI YILLARINDA BAFRALI RUMLAR VE DEDEM



Osmanlı İmparatorluğu’nun son yılları, Anadolu’da yaşayan halklar için çok acılı geçmiştir. Savaş, her zaman insanlara acı, gözyaşı ve sefalet getirir. Halklar, geçmiş olayları değerlendirirken, karşılıklı olarak birbirlerini suçlamışlardır. Hepsinin de haklılık payı vardır, ama olayları o günün koşulları içerisinde değerlendirmek gerekir. Yaşananları sağlıklı değerlendirebilirsek halklar arasındaki kardeşliği ve geleceği daha sağlam kurabiliriz.

1912 Balkan savaşında Osmanlı’nın yenilgisi sonucu Balkanlar’da yaşayan 1.500.000’a yakın Müslüman Türk, Arnavut, Pomak, Bosnalı ve benzer gruplar, göç yollarına düşmüş, Trakya, İstanbul ve Anadolu’ya sığınmışlardır. Bu zorunlu göçler sırasında binlerce insan saldırı sonucu mal ve canlarını kaybetmiş, binlercesi de yollarda yakalandıkları çeşitli hastalıklardan veya açlıktan kırılmışlardır.

1.Dünya Savaşı’na Osmanlı Devletinin sokulması, bugün bile büyük hata olarak kabul edilmektedir. Çünkü o günlerde Anadolu, içerisinde çeşitli halkları barındırmaktadır. Özellikle, Marmara ve Ege bölgesi ile orta ve doğu Karadeniz bölgesinde Rumlar,  İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da ise Ermeniler yoğun olarak yaşamaktadırlar. Dünya savaşı ile beraber Müttefik Devletler, Anadolu’da yaşayan halkları Osmanlı İmparatorluğu aleyhine kışkırtmaya ve silahlandırmaya başlamışlardır. Özellikle doğuda Rus Ordusu ile çarpışan Osmanlı Ordusu, iç kesimlerde örgütlenen ermeni çetelerin yer yer baskınlarına uğramıştır. Bu çeteler bazen Müslüman köylerini de basarak masum insanları öldürmekte, mallarını yağmalamaktadır. Erzurum’da 1981 yılında, Pasinler Kaymakamlığım sırasında toplu mezara gömülmüş, Türk köylülerinin mezarlarını gördüm. Ermeni çetelerinin katliamından kurtulan bir yaşlı adamla konuştum. Acıklı hikayesini kendi ağzından dinledim. Hiçbir olay tek taraflı değildir. Ancak hiçbir neden de insan katliamlarının mazereti olamaz.

Osmanlı bu durumlar karşısında, Ruslar’a karşı arkasını garantiye almak amacıyla 1915 yılında Ermeniler için tehcir kararı almıştır. İç Anadolu ve Doğu Anadolu’daki 1.500.000’a Ermeni tehcir kararıyla, topluluklar halinde Güney’e, Suriye topraklarına göç ettirilmişlerdir. Bu göçler sırasında zaman zaman intikam duygusuyla veya çeşitli nedenlerle saldırılara, bunun sonucu olarak da can ve mal kaybına uğramışlardır. Bir kısmı da yollarda çeşitli hastalıklara yakalanarak veya açlıktan hayatlarını kaybetmişlerdir. Göç eden Ermeni halkının bir bölümü Suriye ve Lübnan’da kalmış, diğerleri ise başta Fransa ve Amerika olmak üzere dünyanın dört bir yanına dağılmıştır.
Dünyaya dağılmış olan Ermeniler, Ermeni Diasporası aracılığı ile 1915 olaylarını, her zaman gündemde tutmaya çalışmakta, Türkleri soykırım yapmakla suçlamakta ve bunu Türk devletine kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. Bu ülkede yaşayan hiç kimse yaşananları inkar etmemektedir. Ancak bizim itirazımız soykırım’adır. Soykırımda, kasıt unsuru esastır.1948 Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesinin öngördüğü ve son Bosna Mahkemesi kararında açıkça belirtildiği gibi, soykırım suçunun gerçekleşmesi, bir grubu kısmen ya da tümüyle yok etme kastına bağlıdır. Diğer bir ifadeyle, uluslararası hukuka ait bir kavram olan soykırım, 1915 olaylarına uygulanamaz.
Ermeni Diasporasının kışkırtması ile Yunanistan’a göç etmek zorunda kalan Pontus Rumları da ara ara soykırım iddialarını dile getirmektedir. Bu tümden yalandır. Evet, o bölgelerde de ölümler yaşanmıştır ama Pontus Rumlarının iddia ettiği gibi değildir. Bu haksız ithamlar karşısında, yıllardır aile içerisinde bilinen zaman zaman da kitap ve yerel gazetelere konu olan Dedem’in hikayesini anlatmak, zorunlu hale gelmiştir.

1.Dünya savası çıktığında Dedem Kocaimam’ın İsmail Efendi,  eşi ve 4 çocuğu ile Bafra’da yaşamakta, 5.000 ‘e yakın küçük ve büyükbaş hayvan beslemektedir. Babası iri yarı bir adam ve zaman zaman da imamlık yapması nedeniyle aileye Kocaimam lakabı takılmıştır. Kendisi de babası gibi 1.90 boylarında iri cüsseli bir adamdır. Yazları, Nebiyan yaylasındaki otlaklarına çıkmakta, kışları ise Kızılırmak deltasındaki bugün Sarıköy olarak adlandırılan bölgede konuşlanmaktadırlar. Ayrıca Bafra Tabakhane mahallesinde de evleri bulunmaktadır. Hayvancılıkla uğraştığı için 25 civarında silahlı çalışan adamı vardır. Bu çalışanlar ve aileleri, Kocaimam ailesi ile birlikte yaşamaktadırlar. Bafra’nın o yıllardaki yapısı oldukça karışıktır. Sinop’tan Batum’a kadar Doğu Karadeniz’de 450.000 civarında Pontus Rum’u yaşamaktadır. Bafra nüfusunun 2/5’i Gayrı Müslim’dir. Gayrı Müslim nüfusun %90’ı Pontus Rumları, geri kalanı da Ermenilerdir. Bafra’nın merkezinde Rum ve Ermeni mahalleleri vardır. 1917 yılına kadar Bafra kaymakamı Ermeni Karabet’tir. Rumlar ve Ermeniler ticarette zengin olmuşlardır. Çok iyi evlerde oturmaktadırlar. Bafra’da ayrıca birçok Rum köyü vardır. Özellikle Nebiyan bölgesinde yerleşmiş 17 Rum köyünün resmi nüfus kayıtlarına göre nüfusu 8612’dir. Aralarında 5-6 civarında Müslüman köyü vardır. Bafra ve Alaçam bölgesinin %60‘ını teşkil eden Müslümanlar ise, Türkler, Arnavutlar, Lazlar, Gürcüler, Abaza ve Çerkezler ile 50-60 yıl önce bölgeye, Osmanlı tarafından Kars’tan getirilen Kürtlerden oluşmaktadır. Çok çeşitli din ve milletten oluşan Bafra halkı 1. Dünya Savaşına kadar barış içerisinde kardeşçe yaşamıştır.

1.Dünya Savaşı başladığında Osmanlı İmparatorluğu ilk başlarda tarafsızlığını ilan etmiştir. Ancak Almanların Karadeniz’e gönderdiği Yavuz ve Midilli zırhlılarının Sivastopol’u bombalamaları ile kendini savaşın içinde bulmuştur. Bu arada Osmanlı tebaası olan Rum ve Ermeni gençleri, seferberlik ilanıyla askere alınmış, amele taburlarında çalışmaya zorlanmışlardır. Askere alınma kararına bir kısım Rumlar karşı çıkarak, kaçak durumuna düşmüşlerdir. Savaşın ilk yıllarında bu taburlardan kaçarak memleketlerine dönen gayrı müslimler ve seferberlik emrine uymayan kaçaklar ile birlikte Samsun Metropoliti Germanos’un da yardımlarıyla silahlı birlikler halinde örgütlenmişlerdir. Önceleri Vasilis Anthopous (Halk arasında Vasil Usta olarak adlandırılan) bir Rum milliyetçisi Bafra ve Samsun bölgesinden topladığı 1500’e yakın kaçakla ve köylülerle silahlı güç oluşturmuş, Rusların desteğini almak için Sivas’a kadar giderek esir düşen bir Rus Generalini Sivas cezaevinden kurtarmış ve Samsun’a getirmiştir. Hükümete bağlı birlikler Vasil Usta’nin üzerine yürüyünce çarpışmalarda yenilgiye uğramış ve sağ kurtulan 9 adamı ile Trabzon’a sığınmıştır. Pontus Rumlarının ilk başkaldırı yeri Bafra’dır. Sonraları Sinop’tan Giresun’a kadar yayılmıştır. Çeteler halinde faaliyet gösteren bu gruplar, yer yer soygunlar yapmaya ve adam öldürmeye başlamışlardır. Bunlarla başa çıkmakta devletin güvenlik güçleri yetersiz kalmaktadır. Bir çok yerde Rum çetelere karşı mücadeleyi yürütmek üzere yöneticilerin de teşvikiyle sivil örgütler kurulmuştur. Bu arada Bafra’nın ileri gelenleri bir araya gelerek Bafra Cemiyeti Hayriye’yi İslamiye’yi kurmuşlardır. Amaçları Müslüman halkı bu çetelerden korumaktır.
Kurucuları;
-Cennetlik Zade İbrahim Efendi; SBF’de öğretim üyeliği yapan Em.Prof.Dr. Üren Arsan’ın Em.Yargıtay Hakimi Üren Arsan ve İş Bankası Müd.Hasan Arsan’ın dedeleri,
-Kocaimam Zade İsmail Efendi; Kocaimamoğlu ailesinin dedesi,
-Kolaylı Hacı Hafız Mustafa Önder Efendi; Bir dönem milletvekilliği, iki dönem de Samsun Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapan Muzaffer Önder’in dedesi,Önder ailesinin dedesi,
-Tireli Zade Mehmet Bey, Tiralioğlu ailesinin dedesi,
-Hacı Kadı Zade İsmet Bey, Kadızadelerin dedesi,

Atatürk’ün 19 Mayıs 1919 da Samsun’’a çıkmasından sonra yayınladığı Amasya Tamimi ile Bafra Müdafai Hukuk Cemiyeti ismini alan bu cemiyetin Başkanlığı’na Cennetlik Zade İbrahim Efendi, 2. Başkanlığı’na Kolaylı Hacı Hafız Mustafa Önder Efendi,  oluşturulan Milis Kuvetlerinin başına da Kocaimam Zade İsmail Efendi getirilmiştir. Kocaimam Zade İsmail Efendinin zaten 25’e yakın silahlı adamı vardır. Diğer çiftliklerden toplanan kişilerle müfrezenin mevcudu 250, hatta bazen de 400-500 kişiye çıkmaktadır. Bu arada Ruslar da Osmanlı Ordusu arkasında ikinci bir cephe açmak için Bafralı Rumları silahlandırmaktadır. Nebiyan Dağı mağaraları Rumların silah yığınağı yaptığı yerlerin başında gelmektedir. Bafra ve çevresinde otuza yakın Rum çetesi faaliyet göstermektedir.. Kısa süre içinde yol kesmeler, köy baskınları başlamış, bir çok insan bu çetelerin saldırısına uğrayarak hayatlarını kaybetmiştir. Bunların arasında Rum tüccarlarla Rum köylüler de vardır. Bölgede faaliyet gösteren Rum çetelerin en önde gelenleri; Bafra’nın Killik Köyünden İstavri(Çete reislerinin en acımasızı), Nebiyan’ın Alan Köyünden Anastas, Kapıkaya köyünden Taşçıoğlu Sava, Samsun’un Taflan Köyünden Lefter, Kurugökçe köyünden Andon, Eğribel köyünden Anastas ve dayısı Anastas, Benlik köyünden Sarı İstil, Kirazlı köyünden Taşçıoğlu Kara Sava, Yayla köyünden Kel Sava.

Rum çetelerin saldırıları karşısında Kocaimam’ın  İsmail Efendi’ye bağlı kuvvetler, zaman zaman da birkaç kola ayrılarak, çetelerin peşine düşerler, yer yer şiddetli çarpışmalarda zayiatlar verdirirler. Kocaimam’ın İsmail Efendi, Milisleri ile birlikte uzakta Rum çetelerin takibinde olduğu bir sırada Kapıkaya köyünden Taşçıoğlu Sava çetesi, korunmasız olduğunu anladığı Nebiyan yaylasındaki Kocaimam’ların obasını basmaya karar verir.  Obada ailenin 2 ila 11 yaşları arasında 4 çocuğu ile elliye yakın kadın ve çocuk bulunmaktadır. Bunları korumak için eli silah tutan beş yaşlı adamla, çok küçük yaşta yetim kaldığı için aileye teslim edilen ve kahyalığını yapan, atıcılığı ile ünlü 18 yaşındaki Çoban Mehmet vardır. Taşçıoğlu Sava, ani bir baskınla aileyi ortadan kaldırarak, Kocaimam’ın İsmail Efendi’den baskınlarda uğradıkları kayıpların intikamını almak istemektedir. Çoban Mehmet, baskını önceden haber alır ve bütün kadın ve çocuklarla hayvanları mağaralara saklar. Beş yaşlı adamla ve eli silah tutan bir-iki kadınla Sava’ya pusu kurarlar. 4-5 saatlik çarpışmalardan sonra Sava’nın beş adamı öldürülür. Türklerin yardıma gelmekte olduğu haberini de alan Sava bir kaç yaralı adamını da yanına alarak kaçmak zorunda kalır. Başta babam olmak üzere tüm aile, Çoban Mehmet’e, aileyi katliamdan kurtardığı için çok saygı gösterir ve manevi ağabeyleri kabul ederler. Çoban Mehmet vefatına kadar ailesi ile birlikte Bafra’nın Elalan Köyünde yaşamıştır.
Rum Pontus çetelerinin 1914 yılından sonra Müslüman halka yaptığı saldırı ve toplu öldürmelerin en korkuncu 5 Kasım 1916 tarihinde Çağşur Köyü’nde yaşanmıştır. Çağşur köyü, Nebiyan Dağı çevresinde bulunan Rum köylerinin arasına sıkışmış, 150 haneli bir Müslüman köyüdür. Daha önceleri Rumlar tarafından tehdit alan bu köy, gecenin birinde hiçbir şeyden habersiz abluka altına alınmış ve saldırıya uğramıştır. Saldırı sonucu köy tümüyle yakılmış, 367 insan yaşlı, çoluk çocuk, kadın demeden katledilmiş ve çok az insan köyden kaçarak hayatını kurtarabilmiştir. Çevrede bulunan 10’a yakın köy kısmen yakılmış, bazıları ise tümüyle tahrip edilmiştir. Yakın köylerden Ayazma ve Düzköy köylüleri, Kızılırmak’ın karşı yakasındaki Kolay Kasabası’na ve Bafra merkeze göç ederek hayatlarını kurtarabilmişlerdir.

Çağşur katliamını, katliamdan kurtulan Mehmet Çan; “Ali Ak’ın Kurtuluş Savaşı Yıllarında Bafra” kitabında şöyle anlatır; “Bir gece aniden kurşunlar patladı. Gece gündüz gibi aydınlandı. İnsanlar camiye doluştular. Annem beni kaptığı gibi tarlalara koştu. Otların arasında saklandık. Köyün ve caminin cayır cayır yanışını gördük. Gece karanlığında sürünerek kaçtık.” Yine aynı kitapta, Cemil Aydın adlı Sarpun köylüsü; “Bu Çağşur’un yakılması sırasında bize de saldırdılar. Bafra Mıntıkasının Koca İmam’dan, Vezirköprü’nün de Molla Hasan’dan sorulduğu zamanlarda…uzun çarpışmalardan sonra köyü boşaltarak geri çekildik. Çok zayiat verdik.” O günlerde çok fazla kan dökülmüştü.

Samsun-Bafra yolu uzun süre Rum çetelerin kontrolünde kalmıştır. Yol kesme ve soygun olayları nedeniyle ulaşım, posta muhafızlığı yapan jandarmaların ve milislerin nezaretinde konvoylar halinde sağlanabiliyordu.

Çağşur yangınından sonra çarpışmalar daha da hızlanmış, Kocaimam’ın İsmail Efendi’ye bağlı milisler, çarpışmalarda Rum çetecilere ağır kayıplar verdirmişlerdir. Kapıkaya ve Asar köyleri çarpışmalarında ise, milisler pusuya düşürülmüş, birçok milis hayatını kaybetmiştir. Arkadan gelen kuvvetlerle Asar köyü mağaralarına sıkıştırılan çeteler, imha edilememiş, geceden istifade ederek kaçmışlardır. Asar çatışmalarında 20 şehit, 15 yaralı vardır.

Kocaimam’ın İsmail Efendi’nin milisleri bazen yalnız, bazen de hükümet kuvvetleri ile birlikte çetelerin büyük çoğunluğunu ortadan kaldırmış, bir kısmı da dağılarak kaçmak zorunda kalmışlardır.
Yıllar önce bir gün teyzemle sohbet ederken bana dedemle ilgili bir konu anlatmıştı. “ İki gavur çetebaşının vurulduğu ve cesetlerinin hükümetin önüne atıldığı haberini aldık. Mahalleden 2-3 kız birlikte hükümet meydanına gittik. Hükümetin bahçesinde vurulmuş iki ceset gördük. Üzerinde boş fişekleri ve kanlı elbiseleri ile yerde yatıyorlardı. Halk toplanmış kendi aralarında konuşuyorlardı. “Kocaimam’ın adamları vurmuş, Allahın belası İstil ile Lefter’i” diyorlardı. Aynı mahallede oturmamıza rağmen dedeni pek göremezdik. Adamlarıyla hep dağlardaydı, arada bir atların üzerinde, 50-60 silahlı adamıyla nal şakırtıları arasında Bafra’ya inip evine giderken kendisini, hem çekinerek hem de hayranlıkla izlerdik.” demişti.

Amansız takip ve çatışmalar sonucu Rum çetelerin büyük çoğunluğu bertaraf edilmiştir. Son kalan Andon, Anastas ve Sava’ya bağlı çeteler, hükümet kuvvetleri ile Kocaimam’ın İsmail Efendi’nin milislerinin takibi ile Nebiyan mağaralarında sıkıştırılmışlardır. Seksene yakın çeteci üç yüze yakın kadın ve çocuklardan oluşan Rumlar 60 günlük kuşatmaya ve şiddetli çarpışmalara rağmen teslim olmamışlardır. 1 yıllık gıda depolamışlardır. Cephaneleri de oldukça boldur.  Yayladan Çoban Mehmet getirilir. Çok iyi atıcı olduğundan mağralardan kafasını uzatanı vurur. Mağaralara yaklaşarak el bombaları atmaya başlar. Bu durum sonuç vermiş, çatışmalarda 17 Rum öldürülmüştür. Ölenler arasında çete reisleri Andon ve Anastas da vardır. Rumlar teslim olmuşlardır. Kadın ve çocuklar dahil Bafra’ya getirilmişler, kadın ve çocuklara dokunulmayarak 18 yaşından büyük erkekler istiklal mahkemelerinde yargılanmak üzere Samsun’a sevk edilmişlerdir. Büyük çoğunluğu devlete başkaldırmaktan idam edilmiştir.

Bafra merkezdeki Rumlar, 15 Mayıs 1919’Yunan ordusunun İzmir’e çıkmasından sonra çeşitli gösteriler yapmış olsalar da, Ermeniler ve Rumlar silahlı çatışmalara karışmamışlardır. Merkezde hiç can kaybı olmamıştır.

Birçok köyün kurtarılmasında ve Rum çetelerden temizlenmesinde büyük yararlılıklar gösteren Kocaimam’ın  İsmail  Efendi komutasındaki Bafra Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Müfrezesi, daha sonra gençlerini Kurtuluş Savaşına göndermiştir.

Lozan antlaşmasından sonra Yunanistan’la mübadele anlaşması yapılması üzerine Samsun’a götürülmek üzere Rumlar toplanmış, Bafra Samsun yolunda Rum kafilenin her hangi bir saldırıya uğramaması için de hükümet kuvvetleri yanında, Müfreze son koruma görevini yapmıştır. Rumlar, sağ salim Samsun’dan gemilere bindirilerek Yunanistan’a gönderilmişlerdir. Samsun’dan giderken Rum ileri gelenlerinin “Bir gün inşallah döneceğiz. Biz gelinceye kadar bütün mallarımız sana emanet Kocaimam”,demeleri üzerine, Dedemin de onlara “ Ben ölümlüyüm. Kabul edemem. Sizin mallarınız devletin emanetindedir”, dediği söylenir. Rumları götüren gemiler Yunanistan’dan da Türkleri alarak Samsun’a getirmiş ve Türkler, Bafra’da Gazipaşa mahallesi olarak adlandırılan Rum evlerine yerleştirilmişlerdir. Her harp sonrası olduğu gibi fırsatçılar, bir iki yıl içinde Rum mallarının üzerine oturmuşlar ve savaş sonrası zengini olmuşlardır. Rumlar mübadelede göç ettiklerinde, Gazipaşa mahallesinde çift katlı taş evleri ile çok güzel bir kilise bizlere miras kalmıştı. Önce Yunanistan’dan gelen muhacirlere tahsis edilen bu evler, daha sonra Samsun ve İstanbul’a göç etmeleri nedeniyle satılmıştır. Yap satçı mütahitlerin eline geçen evler, rant elde etmek için çirkin birer beton yığınına dönüşmüştür. Geride kalan 5-6 eve şimdi koruma kanunu uygulanmaktadır. Kilise ise Cumhuriyet’in ilk yıllarında korunmuş, hatta ilkokul ve ortaokul öğrencileri ile Halkevleri’nin müsamere ve tiyatro gösterilerine sahne olmuştur. 50’li yıllara doğru Kilise, kendi haline bırakılarak önce harabeye dönüşmüş, sonra da yıkılmıştır. Yanılmıyorsam 2000’li yıllara doğru, hemşerimiz Sayın Metin Bostancıoğlu’nun Milli Eğitim Bakanlığı sırasında, yerine İlk Öğretim Okulu yapılmıştır. Benim hoyrat halkım sadece Rum kültürel mirasını korumadığı gibi, Osmanlı’dan kalan 300 yıllık tarihi çarşı hamamını da yıkarak Ziraat Bankasını inşa etmiştir.

1950 yılına kadar Bafra’da 500-600 Ermeni yaşamıştır. 1950 den sonra büyük çoğunluğu Samsun ve özellikle İstanbul’a göç etmişlerdir.

1970’lerde babamla birlikte Bafra’nın Elalan köyünde Çoban Mehmet amcamızı ziyaret ettiğimizde, gözleri yaşararak, birçok arkadaşını ve dostunu Çetelerle çatışmalarda kaybettiğini anlatıyordu. “Müslüman halktan 2000’den fazla kayıp oldu. Biz de çok çeteci öldürdük. Onlar gibi zalim değildik. Kadına kıza ve çocuklara dokunmadık.” Dedeme, Kocaimam baba diyordu. “Kocaimam baba çok inançlı bir adamdı. Adamlarına, eğer masum insanlara zarar verirseniz, hepinizi kendi ellerimle asarım” derdi. Giresun-Ordu-Samsun arasındaki çeteleri de Topal Osman’ın çok kanlı bir şekilde temizlediğini, duyduğunu söyledi.

Bir gün, televizyonda, mübadelede Türkiye’den Yunanistan’a göç etmek zorunda kalan ailelerle yapılan bir haber programa rastladım. Muhabir, 35 yaşlarında Yunanlı bir hanımla röportaj yapıyordu. Hanım, çok güzel bir Türkçe ile ailesinin mübadelede Bafra’dan Kavala’ya göç etmek zorunda kaldığını, ilk yıllarda büyük güçlüklerle karşılaştıklarını arı bir Türkçe ile anlatıyordu. Kendisinin ve annesinin Yunanistan’da doğmasına rağmen aile içinde hala Türkçe konuşulduğunu, anneannesi ile dedesinin ölünceye kadar hep Bafra hayaliyle yaşadıklarını, Bafra’yı ve Türkleri çok sevdiklerini, onlardan hep iyi insanlar olarak bahsettiklerini ve Bafra’ya hasret gittiklerini söylüyordu. “Biz burada doğduk. Anneanneme ve dedeme nereli olduğu sorulduğunda, Anadolu’lu ve Bafra’lı olduğunu söylerlerdi. Dedem, biz küçükken hep Bafra’daki evlerini, Türk ve Ermeni komşularını, Kızılırmak kıyısındaki bahçelerini, gözleri yaşararak anlatırdı.”  

Bafra’dan Yunanistan’a göç eden Rumlar, Kavala ve Selanik bölgesine yerleştirilmişlerdir. Kavala yakınlarında Bafra kasabasını kurmuşlardır. Hayatta olmayan o günkü kuşakların torunları, bugün Bafra ile Kavala arasında dostluk köprüsü kurmuşlar, karşılıklı gidip gelmeye başlamışlardır. Keşke acı olaylar yaşanmasaydı da Rumlar, Ermeniler ve Müslüman halklar, birlikte horon ve sirtaki oynasaydı. Maalesef geçmişi geri getirmek mümkün değil. Dedem ise 1944 yılında vefatına kadar hayatının geri kalan kısmını Bafra Tabakhane mahallesindeki evinde geçirmiştir. Dedeme yetişemedim. Aileden ve çevreden duyduğum hikayeleri ile büyüdüm. Her zaman dedemi saygıyla anarım. Zaman zaman televizyon programlarına çıkan kendini bilmez bir takım insanlar, Cumhuriyetin kurucularına ve kurtuluş savaşçılarına dil uzatmaktadırlar. O günlerin hangi koşullarda yaşandığını bilen bir ailenin ferdi olarak, tarihe not düşmek amacıyla dedemin hikayesini anlattım.

 1970 yılında ilk görev yerim olan Aydın Karacasu Kaymakamlığım sırasında Yunanlı ünlü yazar Dido Sotiriyu’nun Benden Selam Söyle Anadolu’ya romanı elime geçmişti. Konusu görev yaptığım bölgede geçiyordu. Yüzyıllardır aynı köyde kardeşçe birlikte yaşayan iki halkın, savaşlar sonucu nasıl düşman haline getirildiklerini anlatır.  Bu romanı okurken Bafra’da dedemin yaşadıkları, bana anlatılanlar, bir sinema şeridi gibi gözlerimin önünden akıp geçti. Benzer hikayenin karşı taraftan anlatımıdır. Dido Sotiriyu, Yunanlı’ların Anadolu macerası sonucu, Anadolu’yu terk etmek zorunda kalan bir aileye mensuptur. Aydın’ın Selçuk ilçesine bağlı, bugün turizm ve şaraplarıyla ünlü Şirince, yunanca adı ile Kirlice köyünde doğan Manoli Aksiyotis adlı Rum köylüsünün kendi ağzından hayat öyküsü’nü romanlaştırmıştır. Manoli Aksiyotis, 1914-1918 yılları arasında Osmanlı amele taburunda bulunmuş, Anadolu’ya Rum istilası ile birlikte Elen üniformasını sırtlamış, esaret görmüş ve nihayet kendi ifadesiyle Yunanistan’da mülteciliğin zehirli ekmeğine ortak olmuştur.

Manoli, Yunan ordusu Dumlupınar meydan savaşında Türk ordusuna yenilip, İzmir’e doğru geri çekilirken esir düşen 40.000 Rum askerinin arasındadır. Esirler götürülürken bir arkadaşı ile birlikte kaçarlar, bin bir zahmetle ve yakalanıp öldürülme korkusuyla, dağları aşarak Kuşadası’na varırlar. Daha sonra bir gemiye binerek Anadolu’dan ayrılırken ve bir daha dönemeyeceği topraklara bakarak, güvertede yaşlı gözlerle söylediği sözler çok anlamlıdır.

“Dipsiz gecenin içinden tanıdık gölgeler kayıp geliyor. Kirlice’liler ve Şevket. İsmail Bey, Kerim Efendi, Şükrü Bey…ve Ali Dayıyla kızı…Boşuna! Hiç biri imdada koşmaz artık. Yıkılıp gitti her şey..
Şevket!  tanımadın mı yoksa beni? Ben senin dostun. ben senin arkadaşın! Yıllarca birlikte gülüp, beraber ağladık. Ne yapıyor Şevket? Ah Şevket; Şevket! Vahşi birer hayvan kesildik! Karşılıklı hançerledik, paramparça ettik yüreğimizi! Durup dururken!...
Ve sen kör Mehmet’in damadı. Hele sen! Niye öyle tiksinerek bakıyorsun yüzüme? Öldürdüm evet seni, ne olmuş! İşte ağlıyorum. Sen de öldürdün! Kardeşler, dostlar, Hemşeriler. Koskoca bir kuşak, durup dururken katletti kendi kendini!.
Bütün bu çekilen acı, bir kötü rüya olsaydı ah!  Ve yan yana… omuz omuza verip yürüseydik tarlalara doğru yeniden!.. Saka kuşlarının türküsüyle şenlenen ormanlara doğru yürüyebilseydik! Ve her birimizin sevdiceği kendi kolunda, çiçeklere bürünmüş kiraz bahçelerinden gülümseyerek çıkıp, yan yana eğlenmek üzere, şenlik meydanlarının yolunu tutabilseydik!
Anayurduma selam söyle benden Kör Mehmet’in damadı! Benden selam söyle Anadolu’ya. Toprağını kanla suladık diye bize garezlenmesin…Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellatların, Allah bin belasını versin!”
 
Sudi Kocaimamoğlu
Kaynakça;
1.Ali Ak-Kurtuluş Savaşı Yılarında Bafra,
2.Doğan Avcıoğlu-Milli Kurtuluş Tarihi,
3.TC.Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı-İstiklal harbinde Ayaklanmalar(1919-1922),
4.Ahmet Selahattin Ayan-İşgal Yıllarında Bafra,
5.Bafra Haber gazetesi-Bafra tarihi,
6.Sururi Kocaimamoğlu ve Mehmet Kocaimamoğlu’nun Anıları,                                         

-- 

31 Ocak 2013 Perşembe

Mülkiyeden Bir Portre





                                          MÜLKİYENİN DAVID NIVEN'İ
                            ŞÜKRÜ ESİRCİ

Şükrü Esirci’yi 1968 yılında mezuniyetten sonra Mülkiyeliler Birliği’ne üye olduğum sırada tanımıştım. 40 lı yaşlarda 1.80 m boyunda ve boynunda fuları ile çok şık giyinen bir adamdı.Yakışıklılığıyla ve temiz giyimiyle, havalı ve kendine güvenli duruşuyla dikkat çekiyordu.

Oradaki arkadaşlara kim bu adam diye sorduğumda “David Niven Şükrü” dediler. O zaman dikkatlice bakınca gerçekten Amerika sinema artisti David Niven’a çok benzediğini fark ettim. O günden beri bu ilginç adamın yaşam öyküsü hep dikkatimi çekmiştir.
Son yılları çok düşkündü. Bir ay önce bir huzurevine yatırılmıştı. Ara sıra Mülkiyeliler birliğine uğradığımda çaycı Tuncay’a “Şükrü ağabeyden haber varmı? “diye sorardım. En son dün sorduğumda Tuncay”Şükrü ağabeyi 17 ocak’ta kaybettik.”dedi.”Tuncay niye haberimiz olmadı.”dedim. Ölüm haberi Mülkiyeliler Birliği sitesinde yayınlanmış. Ben görmemişim. Tuncay”18 ocak’ta cenazesi Ankara Karşıyaka camiinden kaldırıldı. Cenaze’de oğlu, yeğeni ve Mülkiyeliler Birliğinde çalışan 3-4 kişi vardı. Başkaca da kimse yoktu.”dedi.Yaşam biçimi,dünya görüşü de dahil hiçbir ortak yanımız yoktu.Ancak renkli tipler benim hep ilgimi çekmiştir. Şükrü Esirci, Mülkiyenin yetiştirdiği çok renkli tiplerden birisiydi. Evet bu dünyadan bir Şükrü Esirci geçti.
Şükrü Esirci 1930 yılında Adana’da doğdu. İlk ve lise tahsilinden sonra Ankara’ya geldi.1953 yılında SBF’den mezun oldu. Adana’nın hali vakti yerinde bir ailesinden geliyordu.Yine GS Lisesi mezunu Mülkiye Basketbol takımı ve Milli takımın basketcisi sınıf arkadaşı Yılmaz Gündüz’le kanka olmuşlardı.Bu ikilinin yaşam öyküleri Yılmaz’ın 1997 de vefatına kadar birlikte anılmıştır. Mülkiye’nin gelmiş geçmiş en süzme insanlarıydılar. Okulda talebe cemiyeti para sıkıntısı içerisindeyken,cemiyete bir öneri götürdüler. FB ve GS’ya Ankara’da bir özel maç yaptıracaklardı.Kazancın yarısını cemiyete vereceklerdi. O yıllarda İstanbul ve Ankara ligleri ayrı yapılıyordu. Şahısların böyle bir organizasyonu yapmaları mümkün değildi. Cemiyetten aldıkları bir yazıyla FB-GS özel maçını Ankara’da oynattılar.İyi de para kazanmışlardı. Kazancı az gösterip çok azını cemiyete verdiler. Şükrü Esirci ile Yılmaz Gündüz kazancın gerisini İstanbul’a giderek kadınlarla pavyonlarda yediler. Bu olaydan sonra arkadaşlarının bir kısmı Esirci’ye sahtekar, diğer bir kısmı ise uyanık Şükrü lakabını taktılar.Yine arkadaşlarının anlattığı hikayelerden birisi de; Bu ikili yataklı vagonla İstanbul’a giderken restoranda İstanbullu bir işadamıyla tanışırlar. O gece sohbet sırasında iş adamının bir aylığına eşiyle İsviçre’ye gideceğini orada bir ay kalacağını öğrenirler. Adamın gittiğini öğrenince adamdan aldıkları bilgileri kullanarak tekrar İstanbul’a geldiklerinde firma yetkililerince garda karşılanırlar.Yeğenleri olarak Caddebostan’daki villasına yerleşirler.İşadamı İsviçre’dedir ve haberi yoktur. Evdeki Fransız mürebbiye ve hizmetçilerle aşk yaşayıp İstanbul gecelerinde eğlenirler. Bütün masrafları firma yetkililerince karşılanır.İletişim bugünkü gibi değildir.İsviçre’deki işadamının döneceğine yakın ortadan kaybolup okula dönerler. Bu ikilinin buna benzer hikayeleri çoktur.
Şükrü Esirci kısa bir süre kamu hizmetinde çalıştıktan sonra istifa ederek serbest çalışmaya başladı.Yılmaz Gündüz ile birlikte çeşitli konser organizasyonları da dahil birçok etkinliğe imza atarlar. Özellikle Yılmaz Gündüz’ün ses sanatçısı Sevim Çağlayan ile evlenmesi üzerine konserlere hız verirler. Yılmaz aynı zamanda film çevirip senaryo yazıyordu. Bir ara at besleyerek at yarışlarına girdiler.Kendisi de at besleyen ve yarışlara meraklı olan bir ağabeyimiz Şükrü’nün atı yarışlarda ya birinci gelirdi ya sonuncu. Atlara doping yapar, ya da jokeyleri ayarlardı. İyi paralar kazandı. Ancak Jokey kulübünün baskısıyla yarışlardan uzaklaştırıldı. Şükrü Esirci para gelecek her işte vardı. Zaman zaman iş takipçiliği yapardı. Gündemi çok iyi takip ederdi. Yazarlığı da vardı.

İlk kitabı “Menderes diyor ki” yi 1967 de çıkarmıştı. Çünkü Adalet Partisi tek başına iktidara gelmişti. Menderes’in idamına karşı basında sık sık yazılar çıkmaya başlamıştı. İşte bu noktada yayınlanan kitap çok ilgi görmüş ve Adalet Partisi bakanlarınca satışına özellikle yardım edilmişti. Bakanlar, kurumları dolaşması için Esirci’ye makam arabalarını bile veriyorlardı.Kitap 7-8 baskı yapmıştı. Şükrü Esirci de kitaptan epey para kazanmıştı.Yazarımız Şükrü Esirci 60 ların sonunda Almanya’ya çok miktarda Türk işçisinin çalışmak üzere gitmesini de değerlendirerek 1972 yılında “Almanya’daki Türk işçileri için Almanca” kitabını yazar.Kitabı %25 komisyon karşılığında Ticaret ve gümrük bakanlığındaki memurlara sattırır. Kitap 8-10 baskı yapar.Yine büyük paralar kazanır.Bu arada kankası Yılmaz Gündüz “Dağlar Kızı Reyhan” filmi’nin senaryosunu yazmıştır.Film çekilince görülürki, Almanya ya giden gariban işçinin elinde Esircinin Almanca kitabı vardır. Bu kitaptan almanca öğrenmektedir.

Ekşi sözlükte Şükrü Esirci için “Türkler için Almanca” cep kitabı adlı nadide eserin yazarı,demekte ve devam etmektedir.Kitabın arka kapağında şöyle bir vaad var.”Bu kitapla her yerde almanca konuşacak ve size almanca söylenen her şeyi anlayacaksınız”Yönteme dair açıklamayı ise kitabın başında buluyoruz;
Bu kitapta almanca konuşabilmek için lütfen aşağıdaki kısmı dikkatle okuyunuz….
1.Bu kitabın her sayfasında, her kelimenin veya cümlenin evvela almanca yazılışı, sonra okunuşu, sonra da Türkçe tercümesi yani, o cümlenin Türkçede ne manaya geldiği yazılıdır.
2.Kitabın içerisinde Almanya da size lüzumlu olacak bütün konuşmalar vardır. Nerede Almanca konuşmak istiyorsanız, kitabın o sayfasını açarsınız ve orada almanca konuşursunuz”
Örneğin aşık mı oldunuz, hemen 315. Sayfayı açıyorsunuz;aşık olunca söylenecek sözler. liebling-libling-sevgilim.Ich liebe dich-ih libe dih-seni seviyorum. sie gefallen mir sehr-zi gefalin mir zer-sizi çok beğendim.schatzchen-sets-hin-cicim,hazinem.
İşte bu kadar ! Buraya gelmeden önce “genç kızlarla tanışmak” “ve randevu istemek” bölümlerini başarıyla geçmiş olmak tabii.buraya kadar gerekli Almancayı sökenler için sıradaki bölüm ise;evlenme teklif etmek.
Almanya ya giden işçilere böyle bir kitap satmaz mı? Bu arada okul arkadaşları “Türk İşçiler için Almanca” kitabının yazarı Şükrü Esirci için tek kelime almanca bilmediğini söylerler.

80 lerin sonunda ise hızlı şehirleşme kırdan kentlere akın sonucu kentliler şikayetlere başlamıştır.Memleket maganda doldu.Görgü ve nezaket kalmadı diye.Şükrü ağabey oturmuş,buna da bir kitap yazmış. Bilgi yayınevinden 1989 yılında çıkardığı “Görgü ve Nezaket Kuralları
Bu kitapta oldukça satar ve Şükrü Esirci’ye iyi para kazandırır.
Kankası Yılmaz Gündüz de film çevirmeye hız vermiştir.Senaryosunu kendi yazdığı filmlerde oymaktadır,yapımcılığını da kendisi yapmaktadır.Bir müddet sonra Sevim Çağlayan’dan ayrılmıştır.Şükrü Esirci de 20 sene evli kaldığı eşinden 90 ların başında ayrılmıştır. Bir oğlu vardır,o da annesiyle oturmaktadır. Bu ayrılıktan sonra oğlu ile ilişkileri hep kötü olmuştur.Yılmaz’’la birlikte kazandıklarını gece hayatında yemektedirler.
Şükrü Esirci ayrılmadan önce eski eşinin annesine ait Kuşadası’ndaki boş araziyi bir planla iş merkezine dönüştürmüş,birinci kata çıkıp parası yetmeyince bir holdinge yüklü bir bedel karşılığı devretmiştir.oradan kazandığı para ile de Ankara Çankaya’da bir arsa almış,çok lüks 8 daireli bir apartman inşasına başlamıştır. Parası yetmeyince de tefecilerden borç almış daha sonra tefecilerle mahkemelik olmuştur. Borçları ödemek için de daireleri tek tek elden çıkarmış ve tek oturduğu daireye düşmüştür.Yılmaz Gündüz’ün ölümünden sonra yalnız kalmıştır.Son 15-20 yılı Ankara’da geçmiştir.
Şükrü ağabey eşinden ayrılınca Kuşadası’n da inşaatını yapan mütahhitin sevgilisinin kızıyla nişanlanmış, ancak annesiyle ilişkisi ortaya çıkınca nişan bozulmuştur. Şükrü Esircinin olayları anlatmakla bitmez. 90 lı yılların başında Mülkiyeliler Birliğinde oyun salonuna çıktım. Ben pek oyun bilmem ve oynamam ama bir arkadaşıma uğradım.Yan masada Şükrü Esirci arkadaşlarıyla oyun oynamaktadır.Yanında kendinden 20 yaş küçük sevgilisi olduğu söylenen frapan mini etekli bir hanım vardır.Esirci’nin şansı o gün iyi değildir. Oyunda yenilmektedir. Arkadaşları Şükrü ile dalga geçmektedirler. Esirci “şimdi siz görürsünüz”der. Şükrü’nün eline kağıt gelir. Kağıtlara hiç bakmadan sevgilisinin eteğini kaldırır. Ayy nidaları arasında bacak arasına iskambil kağıtlarını sürer. Salonda kahkaha patlar. Arka arkaya 4 el kazanır.Esirci böyle enteresan adamdır.
Ayhan Açıkalın’ın başkan olduğu bir dönem, şubat ayında mali kongre vardı. Mali kongre seçim olmadığı için 5-6 kişiyle toplanırdı. Şükrü Esirci’nin Yılmaz Gündüz ve arkadaşlarıyla birlikte kongreye gelerek yönetimi ibra etmeyip seçim maddesi koyarak birliği ele geçireceği konusunda Ayhan ağabey bir duyum almıştı. Telefon zinciri ve evlere gelen arkadaşlarla 20-25 kişi Ayhan ağabeye destek için kongreye geldik. Ama korkulan olmadı.Şükrü Esirci ve arkadaşları gelmediler.
Son 10 yıl hemen her gün Mülkiyeliler Birliğindeydi. Artık çalışma ofisi de yoktu. İşlerini okuma salonundan götürüyordu. Bu arada bir Vazo hikayesi çıkarmıştı.
Elinde Fransa Kralı 15.Louis’in Osmanlı Padişahı 2. Mahmut’a hediye ettiği 282 elmas taşlı vazo’yu, babasının 1954 yılında Sotheby’s Galerisinden satın aldığını söylemektedir.Bu vazoyu değerlendirmek istemektedir. Kimine göre vazo 5-10 milyon dolardır. Kimileri ise 30 milyon dolar edeceğini söylemektedirler. Bunun pazarlanması ve iyi değerlendirilmesi için para gereklidir .Esirci karşılığında bu vazodan komisyon verecektir. Bu vazonun peşine bir çok insan düşmüştür.Bunlardan biri de devre arkadaşımız cacık Yüksel(Yüksel Erdoğmuş) ile yine Emlak Bankalı Ertan Süslü’dür. Banka’dan 30.000 TL çekmişler,Yüksel’de kefil olmuştur.Vazo satılmayınca kefalet nedeniyle Yüksel’in evi satılmak durumunda kalmış,ancak Ertan’ın borçları üslenmesi ve Yüksel’in de hakkını devir alması sonucu Cacık kurtulmuştur.Vazo niye satılmadı.İstanbul’daki müzayede salonlarının 5 milyon dolar değerinden müzayedeye çıkarmak istemeleri Şükrü Esirci’yi kızdırmış ve satışa sokmamıştır.Bu arada vazo 2 defa mahkemelik olmuştur. Bir vatandaşın bu vazonun Siirt’ten çalındığını iddia etmesi ve mahkemenin el koyması sonucu vazo Siirt’e gitmiştir.Vazo Siirt’te bir yıl kalmış, ancak iddianın haksız olduğu ortaya çıkınca tekrar Şükrü Esirci’ye teslim edilmiştir. 2. olay ise Esirci’nin yanındaki adam tarafından çalındığını iddia ederek, 1 Eylül 2009 da Beyoğlu savcılığına başvurmuştur.O günlerdeki gazete haberleri şöyledir.

“Kral Louis’nin 282 elmaslı vazosu mahkemelik

Fransız Kralı 15. Louis’nin, Padişah 1. Mahmud’a hediye ettiği 22 ayar altın üzerine 282 elmas taş işlemeli vazo, defalarca el değiştirdikten sonra mahkemelik oldu.
Fransa Kralı 15. Louis tarafından 1740′ta yaptırılan ve 2 yıl sonra Osmanlı Padişahı 1. Mahmud’a hediye edilen 22 ayar altın üzerine 282 elmas taş işlemeli vazo, birçok el değiştirdikten sonra, “tehdit ve haksız kazanç” davasının ana konusunu oluşturdu. Olay, Yazar Şükrü Esirci’nin Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı’na 1 Eylül 2009 tarihinde yaptığı şikayet başvurusuyla ortaya çıktı.
‘EVİMDEN ÇALINDI’
Vazonun 1954 yılında babası tarafından Londra Sotheby’s Galerisi’nden satın alındığını belirten Esirci, antik vazonun yanında çalışan ve evinin anahtarının bulunduğu Burçin Hakan Baykut tarafından çalındığını ileri sürdü. Esirci’nin Şişli Adliyesi’ne yaptığı başvuru takipsizlikle sonuçlanınca, suçlanan Baykut, iftira davası açtı. Esirci hırsızlık suçlamasında ısrar ederken, Hakan Baykut ise suçlamaları reddetti ve “Kendisinin vazoyu E.T. adlı işadamına sattığını duydum” diye ifade verdi.
‘TEHDİTLE ALDI’
Bunun üzerine, Osmanlı tarihi araştırmacısı diye bilinen işadamı E.T. tanık olarak mahkemeye çağrıldı. Esirci, bu sefer vazonun Baykut tarafından evden alınıp işadamına verildiğini, işadamının da kendisini tehdit edip noterde çok düşük bir paraya satış yaparak vazoyu aldığını öne sürdü. Esirci, E.T. hakkında “tehdit” suçlamasında bulundu.
5 MİLYON DOLAR
İşadamı E.T. ise Esirci’nin borçlarını ödeme taahhüddünde bulunarak vazoyu noterde satın aldığını, 70 milyon dolar ettiği söylenen antik vazonun en fazla 5 milyon dolar edebileceğini öne sürdü. Şükrü Esirci ise vazonun 700 bin TL karşılığı elinden alındığını öne sürdü ve “Vazo en az 25 milyon dolar eder” iddiasında bulundu.
Vazonun kısa tarihi
Antik Altın Vazo İnceleme ve Araştırma Komisyonu’na göre paha biçilemeyen vazo, Fransa Kraliyet Arması ve Kral Louis’in imzasını taşıyor. 1742′de Osmanlı Sarayı’na gelen vazo, 1893′te tekrar Fransa’ya geri götürülmüş, 1954′te ise Londra’da satışa çıkartılmış. Komisyonun araştırmasına göre Fransız kraliyet geleneğinde önemli yer edinen “zambak” motifleriyle süslü vazonun değeriyle ilgili tespitte bulunulurken, Picasso’nun “Pipolu Çocuk” tablosunun 70 milyon dolara müzayedede satışa sunulduğuna dikkat çekiliyor ve daha eski olan vazonun paha biçilemez olduğu vurgulanıyor. Uzmanların Osmanlı döneminde Darphane’de bakımdan geçtiğini belirttiği vazonun “Thomas Germain’in ürünü olabileceğini” söyledikleri bildiriliyor.

10 yıllık bir hikaye

Habertürk’ün vazo ile ilgili görüşlerine başvurduğu Antik AŞ yetkilileri ise şu açıklamayı yaptı: “Son 10 senedir fotoğrafları internette dolaşan, her sene yüzlerce kişi tarafından keşfedilip tekrar tekrar fiyatı sorulan bir vazodur. Sürekli farklı farklı hikayeler ile dolaşan elmaslarla süslü ve altın olduğu söylenen bu fotoğrafın denildiği gibi yüksek rakamları yoktur. Kendisini görmedikçe ne olduğu konusunda bilgi verilmez.”
İşte o günlerin gazetelerinde Vazo böyle haber olmaktadır.
Vazo şu anda Mühendis Erdoğan Turan’ın elinde olduğu söylenmektedir.İstanbulda İlhan adlı zengin bir işadamı da finanse etmektedir.Şükrü Esirci’ye de ömür boyu bakacağını vaad etmiştir.Çünkü Esirci son oturduğu daireyi de satmış,sigortası olmadığı için emekli maaşı da alamamaktadır.Birkaç yıldır iaşesi ve barınma giderleri bu insanlarca karşılanmaktaydı.Gündüzleri Birliğin okuma salonunda geçirmekteydi.Zaman zaman uzun koltuğa uzanır ve uyurdu.Bir gün okuma salonuna geldiğimde yine Şükrü ağabey uyuyordu.Okuma salonunda 2-3 ü bayan 7-8 kişi vardı.Şükrü esirci uyurken bir yandan horlamaya bir yandan da istenmeyen sesler çıkarmaya başladı.Başta hanımlar olmak üzere herkes kıkırdamaya ve gülmeye başladılar.Orada gazete okuyan rahmetli Ahmet Dirioğlu ağabeyimiz bana dönerek”Yahu Sudi,Şükrü “Görgü ve Nezaket kuralları”nın yazarı değilmi?Bu ne hal yahu.Allah Allah “diyerek salonu terk etti.Yaz sıcaklarında gömleğini çıkarır,fanilayla dolaşırdı.Kimsenin ikazlarına da aldırış etmezdi.Duayen olduğu için fazla da bir şey söylenmezdi.Şikayetler üzerine Birlikçe okuma salonundaki Şükrü ağabeyin uyuduğu üçlü koltuk kaldırıldı.Tabii çok sinirlendi.Yönetime bağırdı,çağırdı.Sinirlendiğinde herkesi kırar geçirirdi.Üçlü koltuk kalkınca öğleden sonraları teras katın olduğu yemek salonuna çıkmaya ve sandalyeleri birleştirip orada uyumaya başladı.
Bir gün Yüksel Caddesinde yer tezgahında sergilenen kitaplar arasında Şükrü Esirci’nin “Türk İşçileri için Almanca” kitabını gördüm.Fiyatı 1 TL idi.Satın alarak Okuma salonunda oturmakta olan Şükrü ağabeye getirdim.Çok mutlu oldu.Aziz kardeşim bu kitap bende kalmadı.İçeri Tuncay’a seslendi.Tuncay benim kitaptan getir,dedi.Tuncay da yeşil kaplı çok güzel kuşe kağıda basılı bir kitap getirdi.”Kendi kendine NAMAZ NASIL KILINIR” yazarı Şükrü Esirci.”Bana dönerek senin soyadın neydi” diye sordu.Bende “Kocaimamoğlu”dedim.Kitabın 1.sayfasına” Aziz Kardeşim Sudi Kocaimamoğlu’na sevgilerimle “diye imzalayarak hayret bakışlarım arasında kitabı bana hediye etti.Bende kendisine “Şükrü ağabey namaz kılmasını biliyor musun” dedim.Çünkü hiç namaz kıldığını ve oruç tuttuğunu ne gördüm, ne de duydum.”Ninem küçükken öğretmişti.Anlıyorum ne demek istediğini.Bu ülkede Namaz kitabı yazmak için namaz kılmasını bilmek gerekmez” dedi.
Emektar çaycımız Tuncay’dan öğrendiğime göre Vazo’yu devretmesi karşılığı 100.000 TL almıştı.AKP iktidarı nedeniyle günceli yine yakalamış,”Kendi Kendine NAMAZ NASIL KILINIR” kitabını bastırmış,birkaç ilahiyatçıdan ve diyanetten tavsiye kararı almıştı.Kitap iyi satarken hızını alamamış,bir kitap daha yazmış. Kitabın ismi “İSLAM DİNİ” Yazarı Şükrü Esirci.Bakın Esirci kitabin ön sayfasında ne yazıyor;
Bu kitabı niçin Yazdım?
“Bu kitabı Allahın emrini yerine getirmek için yazdım.
Kuran-ıKerim’in 47. Suresi olan;”Muhammed Suresi”inin 7.ayetinde;
Ey iman edenler,
Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder. Ayaklarınızı sabit kılıp kaydırmaz.”
Bu suretle Allah’ın dinine(İslam dinine)yardımcı olduğum ve Allahın emrini yerine getirdiğim inancındayım diyerek bu kitabı basan Şükrü Esirci, kitabın ön yüzünde islamın şartı 5 diye yazarken, arka yüzünde imanın şartı 6 yazmış ve Diyanetle ters düşmüş. Diyanette 2. Kitabı tavsiye etmediği gibi 1. Kitaba verdiği tavsiye kararını da çekmiş. Bunun üzerine Esirci, Diyanet İşleri Başkanına çıkarak “siz bu işi bilmiyorsunuz”diye kavga etmiş. Daha sonra da Diyanet’i mahkemeye vermiş. Tabii davayı kaybetmiş. Ondan sonra da kitaplar elde kalmış.
Son günlerinde sağlık yönünden de çok kötü idi. Onun en çok kahrını çeken çaycımız Tuncay idi. Bir ay önce finansörleri tarafından özel bir huzurevine yatırıldığını Tuncay’dan duydum. Ara sıra Birliğe uğradığımda Tuncay’dan sağlık durumu hakkında bilgi alıyordum. Dün ölüm haberini duyunca hiç ortak yanımız olmamasına rağmen üzülmedim desem yalan söylemiş olurum.
Mülkiye’den ve bu dünyadan bir David Niven Şükrü geçti. Filmlere konu olacak bir hayat öyküsü.Onun için yazdım. Huzur içerisinde yatsın.


Sudi Kocaimamoğlu