29 Ocak 2018 Pazartesi

Torunlarıma


Sevgili Torunlarım, 

Hayat başlayınca yarış da başlıyor. 

Önce minik adımlarla kendinizi sürekli geliştirecek , iyi bir eğitimle büyük ve güzel hayat mücadelesinde yarışa hazır hale geleceksiniz. Sonra asıl yarış pisti olan çalışma hayatınızda her türlü rekabet ve mücadele ile karşılaşacaksınız. 

Ne daima şanslı, ne daima şanssız; ne daima başarılı, ne daima başarısız, ama daima dimdik ayakta olacaksınız. Karamsarlığa ve ümitsizliğe kapılmadan, çok çalışarak , kendinize ve çevrenizdeki herkese sevgi ve güven duyarak yürüyeceksiniz. 

Doğa daima dostunuz olacak. Bileceksiniz ki o, kendisi de ‘doğal bir güç olan emek gibi, zenginlik ve kullanım değeri yaratacak’. 

Aksilikler ve olumsuz durumlar her an, hatta bazan başarıya en çok ihtiyacınız olduğu bir sırada karşınıza çıkabilir. Güzel tesadüfler ve beklenmedik destekler de. 

Yeter ki tüm güçlükleri, kendinizi, çevrenizdeki herkesi ve hayatı daha çok severek aşacağınıza olan inancınızı yitirmeyin.  

Hiç ‘kararmasın sol memenizin  altındaki cevahir.’ 

Yarın her şeyin sevdiğiniz herkes için çok güzel olacağına daima inanın. 

Göreceksiniz, öyle olacak …

                                                                                                                     Dedeniz

23 Mart 2015 Pazartesi

Bir Anı- Yıkarız Konakları



Çocukluğumuzda lüks olarak kabul edilen radyolu yıllarımızın sonunda, Amerika'da, Avrupa'da modası geçmiş renksiz televizyon teknolojisini bizim gibi az gelişmiş ülkelere kakaladılar gelişmiş ülkeler.
  Sonra, emperyalistler yeterli kârı elde etmiş olduklarına inanmış  olmalılar ki, o teknolojinin hepsi, doğru çöpe, bu defa bize renkli televizyon teknolojisini sattılar. Kârlarına kâr eklediler.
Biz de milletçe, büyük bir memnuniyetle renkli televizyonun keyfini sürmeye başladık, hiç şikayet etmeksizin.
İşte o yıllarda birgün, İstanbul'da  Bostancı'da babamın evindeyiz
Akşam yemeğimizi yemiş, mutfağı toparlamış, her akşam yemeği sonrası çay içme alışkanlığımız doğrultusunda çayımız demlemiş bir yandan sohbet edip çayımızı yudumlarken bir yandan da televizyon seyretmekteyiz.
Birden annemin heyecanlandığını farkettim.
"Aaaa! Bunlar benim çocukluğumda Bolu'da Gü....'lerin konağını basan adamların giydiği kıyafetler"
Televizyona dönüp bakıyorum. Ekranda Aydın efeleri, harmandalı oynuyorlar.
Annem tahminen 6 yaşında. Yıl 1920. Kurtuluş savaşına karşı, Bolu 'da isyanı patlak vermiş. Kuvvacılar isyanları bastırıyor. Padişah yanlısı  zengin ailelerin konaklarını başlarına yıkıyorlar
Annem o konağın sahibinin küçük kızı ile yaşıt ve arkadaşı.
Gü....'ler, daha mütevazi komşu bir aile olan  annemin baba evine sığnıyorlar, çoluk çocuk.
Annem Bolu'lu olduğu için çocukken Bolu'ya giderdik, anneanneme.
1960 lı yıllarda o konak hâlâ duruyordu. Annemlerin baba evi de...
"Bize de derler Çakıcı,
Yar fidan boylum
Yıkarız konakları"
KUTLU

1 Mayıs 2014 Perşembe

Kısa Hikayeler -AYAKKABILARI DENİZE DÖKEN ADAM

Bahadan Hikayeler

Baha'lar bir akşam oturmaya geldiler ama  daha oturmadan,
-Bu ne biçim apartman? Sen ne biçim adamsın? Alt katınızdaki dairenin kapısında iki çift ayakkabı var' dedi.
-Bahacığım toplantılarda konuşuyoruz ama... ne yapacaksın bazıları yine de...
-E, sen ne güne duruyorsun?
Fırsatı kaçırmadım, ilgilisine lâf dokundurdum:
-Bahacığım benim kendi evimde sözüm geçmiyor... elin herifine ne diyeyim?
-Öyle şey olur mu?  Ne zaman kapı önünde ayakkabı görsem götürüp çöpe atıyorum.
-Sahipleri ne yapıyor?
-Küfrediyor.
-Sen?
-Ben iki misli ediyorum.
-İş orada kalıyor mu,  koltuğunda rahat oturup 'oh ne güzel yaptım' diyor musun?
-Tabii... Birkaç yıl önceydi... baktım bir kapının önünde bir puset.... kaptım aşağı indim. Tam denize atacağım (Baha, işleri bu kadar iyi değilken bir yalı apartmanında  oturuyordu. E.E.) sahibi camı açtı, bir yalvarıyor, bir yalvarıyor! Bir daha kapının önüne koyacak mısın? dedim, vallah/billah koymayacağım dedi... puseti yere bıraktım, adama 'gel kendin taşı' dedim. Bizim apartmanı böyle düzelttim.' diye sözü bağladı Baha.
*
Demirel'in 'Yetmiş sente muhtacız' dediği zamanlardı, bir gün Baha'ya uğradım.  Yahudi bir müşterisi ile pazarlık yapıyordu. Varyeteyi izleyeyim diye yan odaya geçmeme engel oldu. Müşterisi kırık lisanıyla bin dereden su getiriyor, eski defterleri karıştırıp istikbalde ne parlak işler yapacaklarından bahisle beş milyonluk fiatı (*) aşağı indirmeye çalışıyor. Bizimki kabul etmiyor ve ne kadar çirkef ruhlu biri olduğunu göstermek için,
-Kusum inan, yapacağım makinanın en az dokuzyüzbin lira maliyeti olacak. Belki dokuzyüzelli...
Yahudi müşterinin gözleri tabak gibi açıldı,
-Kusum sen benimle eğleniyor? Maliyet dokusyusbin fiyat beşmilyon olur?
-Moşe bey bizde böyle. İsterseniz italyadan getirin. Fiat üç misli olur... Allah bilir artık ne zaman mümkün olur... Ama bizde böyle' dedi Baha.
Bunları Yahudi haydi haydi biliyordu. Çaresiz istenen peşinatı ve makine siparişini verdi, çünkü o makinaların projeleri Türkiyedeki makine mühendislerinde yoktu ama inşaat mühendisi bahanın kasasında vardı.
-Niye böyle yapıyorsun? dedim.
-Ruhi Sarıalp'le anlaştım, onun teknesini alabilmem ve Akdenizde üç ay dolaşabilmem için bu paraya ihtiyacım var. Moşe para bassa, bu makinanın çıkaracağı bantlar kadar para kazanamaz.
*
Arabasını satılığa çıkarmış ve bir doktorla anlaşmış. Notere gitmişler, doktor bir vekaletname çıkarmış ve arabanın karısı adına tescilini istemiş. Bizimki,
-Bi dakka, siz arabayı kendiniz için almıyor musunuz? demiş. Doktor,
-Hayır eşim için alıyorum.
-Bunu daha önce söylemediniz.
-Ne farkeder efendim?
-Farkediyor ki daha önce söylemeyip, sakladınız. Böyle şeylere gelemem' demiş, satmamış.
-Yahu böyle tuhaflıklara ne gerek var? dediğimde,
-İstiklal Caddesinde Galeri Edip mağazası var bilir misin? Vakko makko palavra. Caddenin, İstanbul'un en lüks mağazası oydu. Vitrininde beyaz gömlekler var. Her hafta sonu seyretmeye giderdim. Yemeyip içmeyip biriktirdiğim  para ile rahatça bir gömlek alabilirdim. Fakat gel gör ki tezgâhtarları bayan olan mağazaya cesaret edip  giremediğim için, daha yıllarca o gömleklerden alamadım. Bu manyaklıklarım belki ondandır' dedi.
*
Doktorlar,
-Ya sigara, ya bacağın! demişler. Ama buna rağmen sigarayı bırakamıyor. Ayaklar şişti, parmaklar mosmor. Bacağı kurtarmak için  birkaç parmağı kestiler, yine de sigaraya devam.
-Seni psikoloğa götüreyim' dedim. Kızıp dövecek sandım. Hayret, 'olur' dedi.
Psikologun yanına (Hâlâ öğrenemedim farkı, yoksa psikiyatrist miydi?) beraber girdik. Baha doktora değil de teftişe gelmiş gibi. Kalktı tabloları düzeltti. Biblo benzeri şeylerin yerini değiştirdi. Doktor,
-Tablolar eğri, biblolar asimetrik ve bu sizi çok rahatsız ediyor değil mi? gibi şeyler söyledi. Baha başıyla tasdik etti. Bir etkisi oldu mu bilmiyorum ama Baha sigarayı bıraktı.
Darısı Sebahattin Biber'in başına.
------------------------------------------------------------------
Emin ERDEM


30 Nisan 2014 Çarşamba

Bir Kısa Hikaye - BAHA

Öncelikle size bir teşekkür edeyim.
Yırtık bir kâğıdı  yapıştırdıktan veya bir koliyi hazırlarken kullandığınız koli bandı için,
-Hay Allah bunu yapandan razı olsun' demişseniz; işte o ettiğiniz dua büyük bir ihtimalle sevgili arkadaşım Baha'ya gitmiştir. Teşekkürüm, canım kadar aziz arkadaşıma ettiğiniz bu dua içindir.
Kartvizitinde 'mühendis' yazar.
Kartını verdiği kişilerin elektrik işlerini yapıyorsa onlar Baha'nın elektrik mühendisi olduğunu düşünürlerdi.  Makine mühendislerinin yapamadığı yapışkan kâğıt, bant, çıkartma gibi ürünleri üreten makinaları ona ısmarlayanlar Baha'yı makine mühendisi sanıyorlardı. Ama kendileri inşaat mühendisidir!
*
Oğlunun okulundan telefon ediyorlar:
-Baha bey telaşa mahal yok ama, yine de bilesiniz oğlunuz ufak bir kaza geçirdi, şu anda falanca hastanede....' dediklerinde,
-Benim işim var, eşime telefon edin, o ilgilensin' diyecek kadar iş manyağı bir adam. (İş manyağı, arkadaşımın kendisi için kullandığı sıfattır.)
*
Baha ünlü bir kişidir. Bu ünün yarısı kendi üstün kişilik ve yeteneklerinin karşılığı; diğer yarısı, benim hayranlık duygularıyla her önüme gelene onu anlatmalarımın sonucudur. İşime yarayan şeylerin yarısını  ondan öğrendiğimi sanıyorum. (Baha'nın bilgisayarı benim kadar bile kullanamaması ise en büyük moral nedenimdir.)
*
Almanya'dan sipariş ettiğim makine, konuşulandan erken geldi. İki yakamın bir araya geldiği hiç olmadı ama  büsbütün kamandım. Ben bütün bu sıkıntıları çekerken birinizden olsun beş lira borç istedim mi?
Ama Baha'dan istedim. Telefon ettim,
-Baha yavrum sıkıntıdayım. Durumun nasıl? Paran var mı?
-Var.
-Nasıl var? Sormayacak mısın 'ne kadar' diye?
-Çok şükür, kötü bir çantacının ihtiyaç duyacağı kadar para bende her zaman vardır.
*
Yukarda, Baha ünlü bir kişidir. Bu ünün yarısı kendi üstün kişilik ve yeteneklerinin karşılığı; diğer yarısı, benim hayranlık duygularıyla her önüme gelene onu anlatmalarımın sonucudur dediğimi hatırlatayım.
Bir gün Baha dükkânıma geldi. Oturuyorken telefon çaldı, Gayyur adlı tembel bir arkadaşım kahve içmeye çağırdı.
-Gayyurcuğum, hani Baha isimli bir arkadaşım var ya, onunla oturuyoruz, kusura bakma şimdi gelemem' dedim.
Biz konuşuyorken  Gayyur göründü, şaşkınlık belirtileri gösterdi ve duyduğum ama anlayamadığım şeyler mırıldandı.  
Baha aniden fırladı, gitmekte olan Gayyur'un önüne dikildi.
-Göster ulan ayak baş parmağını, nasıl ayak baş parmağıymış ben de göreyim!
Gayyur mahvolmuş... Gayyur perişan... Gayyur çaresizlerin en çaresizi...
-Nedir yahu Baha ne yapıyorsun? N'oldu?' dedim.
Baha'nın beni de, ayırmak isteyen diğerlerini de dinlediği yok. Hemen epeyce insan toplandı. Gayyur'u Baha'nın elinden kurtarmaya çalışıyorlar.  Neyse sonunda anlaşıldı: Gayyur,  kendisinden çokça bahsettiğim arkadaşımı merak etmiş, görmeğe gelmiş ve fakat boyunu beğenmemiş!
-Emin'in Baha Baha dediği de bu muymuş? Ayak başparmağım kadar bir şey bu yahu!' demiş.
Dünyanın bütün seslerine açık olan Baha'nın kulaklarından kaçar mı bu?
-Göstereceksin ulan' diyor. Madem ayak başparmağın boyum kadar, ben Bursalıyım ulan, bana göstereceksin...' diye yırtındı durdu.
Hakarete uğrayan Baha. Ama inanın Gayyur için üzüldüm. Bu duruma düşmüş insan gördüğümü hatırlamıyorum.
*
-Yahu Baha bırak artık... Boşver ya!  Hem adamın ayağının başparmağını göreceksin de ne olacak ?' dedim.
-Öpecem yahu, öpecem. Bizim büyüklere saygımız var.' dedi.
*
Baha'yı ben on forma da anlatırım, ama sizin şu sabırsızlığınız yok mu ya, serçe parmak kadar anlatımlara bile tahammülünüz yok, poflayıp duruyorsunuz!
Baki selam ve sevgiler.

Emin ERDEM