31 Ocak 2013 Perşembe

Mülkiyeden Bir Portre





                                          MÜLKİYENİN DAVID NIVEN'İ
                            ŞÜKRÜ ESİRCİ

Şükrü Esirci’yi 1968 yılında mezuniyetten sonra Mülkiyeliler Birliği’ne üye olduğum sırada tanımıştım. 40 lı yaşlarda 1.80 m boyunda ve boynunda fuları ile çok şık giyinen bir adamdı.Yakışıklılığıyla ve temiz giyimiyle, havalı ve kendine güvenli duruşuyla dikkat çekiyordu.

Oradaki arkadaşlara kim bu adam diye sorduğumda “David Niven Şükrü” dediler. O zaman dikkatlice bakınca gerçekten Amerika sinema artisti David Niven’a çok benzediğini fark ettim. O günden beri bu ilginç adamın yaşam öyküsü hep dikkatimi çekmiştir.
Son yılları çok düşkündü. Bir ay önce bir huzurevine yatırılmıştı. Ara sıra Mülkiyeliler birliğine uğradığımda çaycı Tuncay’a “Şükrü ağabeyden haber varmı? “diye sorardım. En son dün sorduğumda Tuncay”Şükrü ağabeyi 17 ocak’ta kaybettik.”dedi.”Tuncay niye haberimiz olmadı.”dedim. Ölüm haberi Mülkiyeliler Birliği sitesinde yayınlanmış. Ben görmemişim. Tuncay”18 ocak’ta cenazesi Ankara Karşıyaka camiinden kaldırıldı. Cenaze’de oğlu, yeğeni ve Mülkiyeliler Birliğinde çalışan 3-4 kişi vardı. Başkaca da kimse yoktu.”dedi.Yaşam biçimi,dünya görüşü de dahil hiçbir ortak yanımız yoktu.Ancak renkli tipler benim hep ilgimi çekmiştir. Şükrü Esirci, Mülkiyenin yetiştirdiği çok renkli tiplerden birisiydi. Evet bu dünyadan bir Şükrü Esirci geçti.
Şükrü Esirci 1930 yılında Adana’da doğdu. İlk ve lise tahsilinden sonra Ankara’ya geldi.1953 yılında SBF’den mezun oldu. Adana’nın hali vakti yerinde bir ailesinden geliyordu.Yine GS Lisesi mezunu Mülkiye Basketbol takımı ve Milli takımın basketcisi sınıf arkadaşı Yılmaz Gündüz’le kanka olmuşlardı.Bu ikilinin yaşam öyküleri Yılmaz’ın 1997 de vefatına kadar birlikte anılmıştır. Mülkiye’nin gelmiş geçmiş en süzme insanlarıydılar. Okulda talebe cemiyeti para sıkıntısı içerisindeyken,cemiyete bir öneri götürdüler. FB ve GS’ya Ankara’da bir özel maç yaptıracaklardı.Kazancın yarısını cemiyete vereceklerdi. O yıllarda İstanbul ve Ankara ligleri ayrı yapılıyordu. Şahısların böyle bir organizasyonu yapmaları mümkün değildi. Cemiyetten aldıkları bir yazıyla FB-GS özel maçını Ankara’da oynattılar.İyi de para kazanmışlardı. Kazancı az gösterip çok azını cemiyete verdiler. Şükrü Esirci ile Yılmaz Gündüz kazancın gerisini İstanbul’a giderek kadınlarla pavyonlarda yediler. Bu olaydan sonra arkadaşlarının bir kısmı Esirci’ye sahtekar, diğer bir kısmı ise uyanık Şükrü lakabını taktılar.Yine arkadaşlarının anlattığı hikayelerden birisi de; Bu ikili yataklı vagonla İstanbul’a giderken restoranda İstanbullu bir işadamıyla tanışırlar. O gece sohbet sırasında iş adamının bir aylığına eşiyle İsviçre’ye gideceğini orada bir ay kalacağını öğrenirler. Adamın gittiğini öğrenince adamdan aldıkları bilgileri kullanarak tekrar İstanbul’a geldiklerinde firma yetkililerince garda karşılanırlar.Yeğenleri olarak Caddebostan’daki villasına yerleşirler.İşadamı İsviçre’dedir ve haberi yoktur. Evdeki Fransız mürebbiye ve hizmetçilerle aşk yaşayıp İstanbul gecelerinde eğlenirler. Bütün masrafları firma yetkililerince karşılanır.İletişim bugünkü gibi değildir.İsviçre’deki işadamının döneceğine yakın ortadan kaybolup okula dönerler. Bu ikilinin buna benzer hikayeleri çoktur.
Şükrü Esirci kısa bir süre kamu hizmetinde çalıştıktan sonra istifa ederek serbest çalışmaya başladı.Yılmaz Gündüz ile birlikte çeşitli konser organizasyonları da dahil birçok etkinliğe imza atarlar. Özellikle Yılmaz Gündüz’ün ses sanatçısı Sevim Çağlayan ile evlenmesi üzerine konserlere hız verirler. Yılmaz aynı zamanda film çevirip senaryo yazıyordu. Bir ara at besleyerek at yarışlarına girdiler.Kendisi de at besleyen ve yarışlara meraklı olan bir ağabeyimiz Şükrü’nün atı yarışlarda ya birinci gelirdi ya sonuncu. Atlara doping yapar, ya da jokeyleri ayarlardı. İyi paralar kazandı. Ancak Jokey kulübünün baskısıyla yarışlardan uzaklaştırıldı. Şükrü Esirci para gelecek her işte vardı. Zaman zaman iş takipçiliği yapardı. Gündemi çok iyi takip ederdi. Yazarlığı da vardı.

İlk kitabı “Menderes diyor ki” yi 1967 de çıkarmıştı. Çünkü Adalet Partisi tek başına iktidara gelmişti. Menderes’in idamına karşı basında sık sık yazılar çıkmaya başlamıştı. İşte bu noktada yayınlanan kitap çok ilgi görmüş ve Adalet Partisi bakanlarınca satışına özellikle yardım edilmişti. Bakanlar, kurumları dolaşması için Esirci’ye makam arabalarını bile veriyorlardı.Kitap 7-8 baskı yapmıştı. Şükrü Esirci de kitaptan epey para kazanmıştı.Yazarımız Şükrü Esirci 60 ların sonunda Almanya’ya çok miktarda Türk işçisinin çalışmak üzere gitmesini de değerlendirerek 1972 yılında “Almanya’daki Türk işçileri için Almanca” kitabını yazar.Kitabı %25 komisyon karşılığında Ticaret ve gümrük bakanlığındaki memurlara sattırır. Kitap 8-10 baskı yapar.Yine büyük paralar kazanır.Bu arada kankası Yılmaz Gündüz “Dağlar Kızı Reyhan” filmi’nin senaryosunu yazmıştır.Film çekilince görülürki, Almanya ya giden gariban işçinin elinde Esircinin Almanca kitabı vardır. Bu kitaptan almanca öğrenmektedir.

Ekşi sözlükte Şükrü Esirci için “Türkler için Almanca” cep kitabı adlı nadide eserin yazarı,demekte ve devam etmektedir.Kitabın arka kapağında şöyle bir vaad var.”Bu kitapla her yerde almanca konuşacak ve size almanca söylenen her şeyi anlayacaksınız”Yönteme dair açıklamayı ise kitabın başında buluyoruz;
Bu kitapta almanca konuşabilmek için lütfen aşağıdaki kısmı dikkatle okuyunuz….
1.Bu kitabın her sayfasında, her kelimenin veya cümlenin evvela almanca yazılışı, sonra okunuşu, sonra da Türkçe tercümesi yani, o cümlenin Türkçede ne manaya geldiği yazılıdır.
2.Kitabın içerisinde Almanya da size lüzumlu olacak bütün konuşmalar vardır. Nerede Almanca konuşmak istiyorsanız, kitabın o sayfasını açarsınız ve orada almanca konuşursunuz”
Örneğin aşık mı oldunuz, hemen 315. Sayfayı açıyorsunuz;aşık olunca söylenecek sözler. liebling-libling-sevgilim.Ich liebe dich-ih libe dih-seni seviyorum. sie gefallen mir sehr-zi gefalin mir zer-sizi çok beğendim.schatzchen-sets-hin-cicim,hazinem.
İşte bu kadar ! Buraya gelmeden önce “genç kızlarla tanışmak” “ve randevu istemek” bölümlerini başarıyla geçmiş olmak tabii.buraya kadar gerekli Almancayı sökenler için sıradaki bölüm ise;evlenme teklif etmek.
Almanya ya giden işçilere böyle bir kitap satmaz mı? Bu arada okul arkadaşları “Türk İşçiler için Almanca” kitabının yazarı Şükrü Esirci için tek kelime almanca bilmediğini söylerler.

80 lerin sonunda ise hızlı şehirleşme kırdan kentlere akın sonucu kentliler şikayetlere başlamıştır.Memleket maganda doldu.Görgü ve nezaket kalmadı diye.Şükrü ağabey oturmuş,buna da bir kitap yazmış. Bilgi yayınevinden 1989 yılında çıkardığı “Görgü ve Nezaket Kuralları
Bu kitapta oldukça satar ve Şükrü Esirci’ye iyi para kazandırır.
Kankası Yılmaz Gündüz de film çevirmeye hız vermiştir.Senaryosunu kendi yazdığı filmlerde oymaktadır,yapımcılığını da kendisi yapmaktadır.Bir müddet sonra Sevim Çağlayan’dan ayrılmıştır.Şükrü Esirci de 20 sene evli kaldığı eşinden 90 ların başında ayrılmıştır. Bir oğlu vardır,o da annesiyle oturmaktadır. Bu ayrılıktan sonra oğlu ile ilişkileri hep kötü olmuştur.Yılmaz’’la birlikte kazandıklarını gece hayatında yemektedirler.
Şükrü Esirci ayrılmadan önce eski eşinin annesine ait Kuşadası’ndaki boş araziyi bir planla iş merkezine dönüştürmüş,birinci kata çıkıp parası yetmeyince bir holdinge yüklü bir bedel karşılığı devretmiştir.oradan kazandığı para ile de Ankara Çankaya’da bir arsa almış,çok lüks 8 daireli bir apartman inşasına başlamıştır. Parası yetmeyince de tefecilerden borç almış daha sonra tefecilerle mahkemelik olmuştur. Borçları ödemek için de daireleri tek tek elden çıkarmış ve tek oturduğu daireye düşmüştür.Yılmaz Gündüz’ün ölümünden sonra yalnız kalmıştır.Son 15-20 yılı Ankara’da geçmiştir.
Şükrü ağabey eşinden ayrılınca Kuşadası’n da inşaatını yapan mütahhitin sevgilisinin kızıyla nişanlanmış, ancak annesiyle ilişkisi ortaya çıkınca nişan bozulmuştur. Şükrü Esircinin olayları anlatmakla bitmez. 90 lı yılların başında Mülkiyeliler Birliğinde oyun salonuna çıktım. Ben pek oyun bilmem ve oynamam ama bir arkadaşıma uğradım.Yan masada Şükrü Esirci arkadaşlarıyla oyun oynamaktadır.Yanında kendinden 20 yaş küçük sevgilisi olduğu söylenen frapan mini etekli bir hanım vardır.Esirci’nin şansı o gün iyi değildir. Oyunda yenilmektedir. Arkadaşları Şükrü ile dalga geçmektedirler. Esirci “şimdi siz görürsünüz”der. Şükrü’nün eline kağıt gelir. Kağıtlara hiç bakmadan sevgilisinin eteğini kaldırır. Ayy nidaları arasında bacak arasına iskambil kağıtlarını sürer. Salonda kahkaha patlar. Arka arkaya 4 el kazanır.Esirci böyle enteresan adamdır.
Ayhan Açıkalın’ın başkan olduğu bir dönem, şubat ayında mali kongre vardı. Mali kongre seçim olmadığı için 5-6 kişiyle toplanırdı. Şükrü Esirci’nin Yılmaz Gündüz ve arkadaşlarıyla birlikte kongreye gelerek yönetimi ibra etmeyip seçim maddesi koyarak birliği ele geçireceği konusunda Ayhan ağabey bir duyum almıştı. Telefon zinciri ve evlere gelen arkadaşlarla 20-25 kişi Ayhan ağabeye destek için kongreye geldik. Ama korkulan olmadı.Şükrü Esirci ve arkadaşları gelmediler.
Son 10 yıl hemen her gün Mülkiyeliler Birliğindeydi. Artık çalışma ofisi de yoktu. İşlerini okuma salonundan götürüyordu. Bu arada bir Vazo hikayesi çıkarmıştı.
Elinde Fransa Kralı 15.Louis’in Osmanlı Padişahı 2. Mahmut’a hediye ettiği 282 elmas taşlı vazo’yu, babasının 1954 yılında Sotheby’s Galerisinden satın aldığını söylemektedir.Bu vazoyu değerlendirmek istemektedir. Kimine göre vazo 5-10 milyon dolardır. Kimileri ise 30 milyon dolar edeceğini söylemektedirler. Bunun pazarlanması ve iyi değerlendirilmesi için para gereklidir .Esirci karşılığında bu vazodan komisyon verecektir. Bu vazonun peşine bir çok insan düşmüştür.Bunlardan biri de devre arkadaşımız cacık Yüksel(Yüksel Erdoğmuş) ile yine Emlak Bankalı Ertan Süslü’dür. Banka’dan 30.000 TL çekmişler,Yüksel’de kefil olmuştur.Vazo satılmayınca kefalet nedeniyle Yüksel’in evi satılmak durumunda kalmış,ancak Ertan’ın borçları üslenmesi ve Yüksel’in de hakkını devir alması sonucu Cacık kurtulmuştur.Vazo niye satılmadı.İstanbul’daki müzayede salonlarının 5 milyon dolar değerinden müzayedeye çıkarmak istemeleri Şükrü Esirci’yi kızdırmış ve satışa sokmamıştır.Bu arada vazo 2 defa mahkemelik olmuştur. Bir vatandaşın bu vazonun Siirt’ten çalındığını iddia etmesi ve mahkemenin el koyması sonucu vazo Siirt’e gitmiştir.Vazo Siirt’te bir yıl kalmış, ancak iddianın haksız olduğu ortaya çıkınca tekrar Şükrü Esirci’ye teslim edilmiştir. 2. olay ise Esirci’nin yanındaki adam tarafından çalındığını iddia ederek, 1 Eylül 2009 da Beyoğlu savcılığına başvurmuştur.O günlerdeki gazete haberleri şöyledir.

“Kral Louis’nin 282 elmaslı vazosu mahkemelik

Fransız Kralı 15. Louis’nin, Padişah 1. Mahmud’a hediye ettiği 22 ayar altın üzerine 282 elmas taş işlemeli vazo, defalarca el değiştirdikten sonra mahkemelik oldu.
Fransa Kralı 15. Louis tarafından 1740′ta yaptırılan ve 2 yıl sonra Osmanlı Padişahı 1. Mahmud’a hediye edilen 22 ayar altın üzerine 282 elmas taş işlemeli vazo, birçok el değiştirdikten sonra, “tehdit ve haksız kazanç” davasının ana konusunu oluşturdu. Olay, Yazar Şükrü Esirci’nin Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı’na 1 Eylül 2009 tarihinde yaptığı şikayet başvurusuyla ortaya çıktı.
‘EVİMDEN ÇALINDI’
Vazonun 1954 yılında babası tarafından Londra Sotheby’s Galerisi’nden satın alındığını belirten Esirci, antik vazonun yanında çalışan ve evinin anahtarının bulunduğu Burçin Hakan Baykut tarafından çalındığını ileri sürdü. Esirci’nin Şişli Adliyesi’ne yaptığı başvuru takipsizlikle sonuçlanınca, suçlanan Baykut, iftira davası açtı. Esirci hırsızlık suçlamasında ısrar ederken, Hakan Baykut ise suçlamaları reddetti ve “Kendisinin vazoyu E.T. adlı işadamına sattığını duydum” diye ifade verdi.
‘TEHDİTLE ALDI’
Bunun üzerine, Osmanlı tarihi araştırmacısı diye bilinen işadamı E.T. tanık olarak mahkemeye çağrıldı. Esirci, bu sefer vazonun Baykut tarafından evden alınıp işadamına verildiğini, işadamının da kendisini tehdit edip noterde çok düşük bir paraya satış yaparak vazoyu aldığını öne sürdü. Esirci, E.T. hakkında “tehdit” suçlamasında bulundu.
5 MİLYON DOLAR
İşadamı E.T. ise Esirci’nin borçlarını ödeme taahhüddünde bulunarak vazoyu noterde satın aldığını, 70 milyon dolar ettiği söylenen antik vazonun en fazla 5 milyon dolar edebileceğini öne sürdü. Şükrü Esirci ise vazonun 700 bin TL karşılığı elinden alındığını öne sürdü ve “Vazo en az 25 milyon dolar eder” iddiasında bulundu.
Vazonun kısa tarihi
Antik Altın Vazo İnceleme ve Araştırma Komisyonu’na göre paha biçilemeyen vazo, Fransa Kraliyet Arması ve Kral Louis’in imzasını taşıyor. 1742′de Osmanlı Sarayı’na gelen vazo, 1893′te tekrar Fransa’ya geri götürülmüş, 1954′te ise Londra’da satışa çıkartılmış. Komisyonun araştırmasına göre Fransız kraliyet geleneğinde önemli yer edinen “zambak” motifleriyle süslü vazonun değeriyle ilgili tespitte bulunulurken, Picasso’nun “Pipolu Çocuk” tablosunun 70 milyon dolara müzayedede satışa sunulduğuna dikkat çekiliyor ve daha eski olan vazonun paha biçilemez olduğu vurgulanıyor. Uzmanların Osmanlı döneminde Darphane’de bakımdan geçtiğini belirttiği vazonun “Thomas Germain’in ürünü olabileceğini” söyledikleri bildiriliyor.

10 yıllık bir hikaye

Habertürk’ün vazo ile ilgili görüşlerine başvurduğu Antik AŞ yetkilileri ise şu açıklamayı yaptı: “Son 10 senedir fotoğrafları internette dolaşan, her sene yüzlerce kişi tarafından keşfedilip tekrar tekrar fiyatı sorulan bir vazodur. Sürekli farklı farklı hikayeler ile dolaşan elmaslarla süslü ve altın olduğu söylenen bu fotoğrafın denildiği gibi yüksek rakamları yoktur. Kendisini görmedikçe ne olduğu konusunda bilgi verilmez.”
İşte o günlerin gazetelerinde Vazo böyle haber olmaktadır.
Vazo şu anda Mühendis Erdoğan Turan’ın elinde olduğu söylenmektedir.İstanbulda İlhan adlı zengin bir işadamı da finanse etmektedir.Şükrü Esirci’ye de ömür boyu bakacağını vaad etmiştir.Çünkü Esirci son oturduğu daireyi de satmış,sigortası olmadığı için emekli maaşı da alamamaktadır.Birkaç yıldır iaşesi ve barınma giderleri bu insanlarca karşılanmaktaydı.Gündüzleri Birliğin okuma salonunda geçirmekteydi.Zaman zaman uzun koltuğa uzanır ve uyurdu.Bir gün okuma salonuna geldiğimde yine Şükrü ağabey uyuyordu.Okuma salonunda 2-3 ü bayan 7-8 kişi vardı.Şükrü esirci uyurken bir yandan horlamaya bir yandan da istenmeyen sesler çıkarmaya başladı.Başta hanımlar olmak üzere herkes kıkırdamaya ve gülmeye başladılar.Orada gazete okuyan rahmetli Ahmet Dirioğlu ağabeyimiz bana dönerek”Yahu Sudi,Şükrü “Görgü ve Nezaket kuralları”nın yazarı değilmi?Bu ne hal yahu.Allah Allah “diyerek salonu terk etti.Yaz sıcaklarında gömleğini çıkarır,fanilayla dolaşırdı.Kimsenin ikazlarına da aldırış etmezdi.Duayen olduğu için fazla da bir şey söylenmezdi.Şikayetler üzerine Birlikçe okuma salonundaki Şükrü ağabeyin uyuduğu üçlü koltuk kaldırıldı.Tabii çok sinirlendi.Yönetime bağırdı,çağırdı.Sinirlendiğinde herkesi kırar geçirirdi.Üçlü koltuk kalkınca öğleden sonraları teras katın olduğu yemek salonuna çıkmaya ve sandalyeleri birleştirip orada uyumaya başladı.
Bir gün Yüksel Caddesinde yer tezgahında sergilenen kitaplar arasında Şükrü Esirci’nin “Türk İşçileri için Almanca” kitabını gördüm.Fiyatı 1 TL idi.Satın alarak Okuma salonunda oturmakta olan Şükrü ağabeye getirdim.Çok mutlu oldu.Aziz kardeşim bu kitap bende kalmadı.İçeri Tuncay’a seslendi.Tuncay benim kitaptan getir,dedi.Tuncay da yeşil kaplı çok güzel kuşe kağıda basılı bir kitap getirdi.”Kendi kendine NAMAZ NASIL KILINIR” yazarı Şükrü Esirci.”Bana dönerek senin soyadın neydi” diye sordu.Bende “Kocaimamoğlu”dedim.Kitabın 1.sayfasına” Aziz Kardeşim Sudi Kocaimamoğlu’na sevgilerimle “diye imzalayarak hayret bakışlarım arasında kitabı bana hediye etti.Bende kendisine “Şükrü ağabey namaz kılmasını biliyor musun” dedim.Çünkü hiç namaz kıldığını ve oruç tuttuğunu ne gördüm, ne de duydum.”Ninem küçükken öğretmişti.Anlıyorum ne demek istediğini.Bu ülkede Namaz kitabı yazmak için namaz kılmasını bilmek gerekmez” dedi.
Emektar çaycımız Tuncay’dan öğrendiğime göre Vazo’yu devretmesi karşılığı 100.000 TL almıştı.AKP iktidarı nedeniyle günceli yine yakalamış,”Kendi Kendine NAMAZ NASIL KILINIR” kitabını bastırmış,birkaç ilahiyatçıdan ve diyanetten tavsiye kararı almıştı.Kitap iyi satarken hızını alamamış,bir kitap daha yazmış. Kitabın ismi “İSLAM DİNİ” Yazarı Şükrü Esirci.Bakın Esirci kitabin ön sayfasında ne yazıyor;
Bu kitabı niçin Yazdım?
“Bu kitabı Allahın emrini yerine getirmek için yazdım.
Kuran-ıKerim’in 47. Suresi olan;”Muhammed Suresi”inin 7.ayetinde;
Ey iman edenler,
Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder. Ayaklarınızı sabit kılıp kaydırmaz.”
Bu suretle Allah’ın dinine(İslam dinine)yardımcı olduğum ve Allahın emrini yerine getirdiğim inancındayım diyerek bu kitabı basan Şükrü Esirci, kitabın ön yüzünde islamın şartı 5 diye yazarken, arka yüzünde imanın şartı 6 yazmış ve Diyanetle ters düşmüş. Diyanette 2. Kitabı tavsiye etmediği gibi 1. Kitaba verdiği tavsiye kararını da çekmiş. Bunun üzerine Esirci, Diyanet İşleri Başkanına çıkarak “siz bu işi bilmiyorsunuz”diye kavga etmiş. Daha sonra da Diyanet’i mahkemeye vermiş. Tabii davayı kaybetmiş. Ondan sonra da kitaplar elde kalmış.
Son günlerinde sağlık yönünden de çok kötü idi. Onun en çok kahrını çeken çaycımız Tuncay idi. Bir ay önce finansörleri tarafından özel bir huzurevine yatırıldığını Tuncay’dan duydum. Ara sıra Birliğe uğradığımda Tuncay’dan sağlık durumu hakkında bilgi alıyordum. Dün ölüm haberini duyunca hiç ortak yanımız olmamasına rağmen üzülmedim desem yalan söylemiş olurum.
Mülkiye’den ve bu dünyadan bir David Niven Şükrü geçti. Filmlere konu olacak bir hayat öyküsü.Onun için yazdım. Huzur içerisinde yatsın.


Sudi Kocaimamoğlu

7 Haziran 2012 Perşembe

CİDE VE VİZONTELE

CİDE VE VİZONTELE

Yıllar önce Mustafa Erdoğan’ın Vizontele filmini izlediğim zaman çok heyecanlanmıştım.Çünkü bunun gerçeğini ben Cide Kaymakamlığında yaşamıştım.

1973 Ekim ayında askerliğimin bitmesi nedeniyle Ankara’ya dönmüştüm..İki gün sonra İçişleri Bakanlığı’na uğradığımda tayinimin Kastamonu Cide Kaymakamlığı’na çıktığını öğrendim.Cide Kastamonu’nun deniz kıyısında 3500 nüfuslu şirin bir ilçesi idi.15 ekimde göreve başlamak üzere Karabük,Bartın,Amasra,ve Kurucaşile üzerinden otobüs ve minibüs aktarmasıyla Ankara’dan 6 saatte Cide’ye gelebildim.Yol oldukça bozuk ve virajlı idi.O yıllarda Kastamonu üzerinden Cide’ye gelmek daha da zordu.Cide’yi görür görmez çok sevdim.Arkasında Gebeoğlu tepesi(950 mt) ve ormanlar,önünde 11 km uzunluğunda sahiliyle Karadeniz vardı.Girintili çıkıntılı sahillerinde bir çok koy yer almaktaydı..Gideros koyu bunların en meşhuru idi.Vaktiyle Cenevizliler, Karadeniz de ticaret yaparlarken bu koyu liman olarak kullanırlarmış.Benim için Cide doğal güzellikleriyle Mavi ve yeşilin birleştiği yerdi.

Göreve başladıktan kısa bir süre sonra memur,öğretmen ve ve esnaflarla kaynaştım.Adliyeciler, başta savcı Mehmet Kılıç ve Hakim Mustafa Aydın olmak üzere uyumlu ve aydın insanlardı.Orman İşletme Müdürü İbrahim Tekinok,Doktor Yaşar Tan,Veteriner Ferhat Şenel gibi değerli arkadaşlarla çalışıyorduk.Belediye Başkanımız Memduh İmer Galatasaray Lisesi mezunu çok efendi bir büyüğümüzdü.Babadan oğula 40 yıldır belediye başkanlıkları devam ediyordu.Cide halkı da çok cana yakındı.Bütün bu olumlu yanlarına rağmen Cide ve köylerinde imkansızlıklar çok fazlaydı.Henüz İnebolu’ya bağlanacak sahil yolu açılmamıştı.Karayolları çalışmaları devam ediyordu.100 e yakın köyün büyük bir kısmının ilçeyle bağlantısı yoktu.Hastalar ve doğum yapacak hanımlar ilçeye sal tabir edilen sırtta taşınan araçlarla getiriliyordu.Köylerimiz yol,okul ve su  yönünden çok fakirdi.

Çok şaşırmıştım.Çünkü askerliğimi yaptığım Siirt ve Diyarbakır’ın yolları ve alt yapısı  çok daha iyi idi.Kastamonu ve Cide o yıllarda doğudan geri bir görünümdeydi.
Bu koşullarda göreve başladıktan sonra yaptığım ilk iş,Cide’nin köy yolu,okul,su envanterini çıkarmak oldu.Kısa sürede tanıştığım Karayolları Bölge Müdürü Murat Yenigün,Köy Hizmetleri Müdürü ve İl müdürleri ile uyumlu bir çalışma ortamı oluşturmuştuk.Hepimizi ilçenin alt yapısını nasıl tamamlarız heyecanı sarmıştı.Akşamları orman lokalinde yada TÖB-DER lokalinde sık sık toplanır, çalışmaları değerlendirirdik.Yanılmıyorsam 1974 yılının ekim ayıydı ,gazetede bir haber okumuştuk.Tek kanallı TRT Televizyonun siyah beyaz yayını Ankara,İstanbul,İzmir gibi büyük illerin dışında yoktu.Yayınlar da akşamları 18 den sonra başlardı.Cumartesi,pazarları öğleden sonra da verirlerdi.Haberde Manisa Belediye’sinin bir firmaya Manisa Sipil dağına yansıtıcı kurdurduğunu,TRT yayınlarını almaya başladıklarını,ancak TRT nin  müdahele ederek söktürmek istediğini,halkın bu durum karşısında Manisa’da yürüyüş yaptığını anlatıyordu.Ancak daha sonra yargıya başvuran Manisa’lılar bu izni almıştı.

O günlerde Cide sahillerine de ara sıra TRT yayınları yansıyordu.Bu durumu da Cide’nin Almancı vatandaşlarının yanlarında getirdiği televizyonlardan öğreniyorduk.İlçede 3-5 televizyon vardı.Onlarda daha çok Bulgar ve Romen yayınlarını izliyorlardı.Lokalde bulunan memur arkadaşlar ,”Kaymakam bey bu işe sen bir el at.İmkanı varsa Cide’ye de yansıtıcı kuralım,bunu halledersen sen halledersin” dediler.Bende yansıtıcı işini görev edinerek Manisa Vali yardımcısı arkadaşları aradım.Onlardan yansıtıcı kuran arkadaşın adını,adresini ve telefonlarını aldım.Bursa Gemlik’te Necati adında bir elektronikçi yansıtıcıyı kurmuştu.Telefonla Gemlikteki dükkanında Necati beyi aradım.Telefona çıkan arkadaş Necati beyin Karacabey’de yansıtıcı kurma çalışmaları yaptığını gelir gelmez aratacağını söyledi.2 gün sonra da Necati bey Kaymakamlığı aradı.Telefonla yaptığımız görüşmede “Cide’nin öncelikle sinyal alıp almadığını tespit etmemiz gerekir”,dedi.”Zonguldak’ta TRT’nin yeni vericisinin kurulduğunu,Bartın’la da tesis kurmak için anlaşma yaptığını,3 gün sonra Bartın da olacağını,iş bitince size telefon ederim.Beni bir araçla aldırırsanız Cide’ye gelirim” dedi.Bende “ne zaman telefon ederseniz Kaymakamlık cipi ile sizi aldırırım” ,dedim.

Bu arada Cide de memur,esnaf,öğretmen tüm arkadaşları bir salonda toplayarak bu konuyu gündeme getirdik.Geniş katılımla her konuda halkın onayını almak esastı.Bazı arkadaşlar Cide’nin o kadar sorunu varken TV yansıtıcısı kurmak lükstür gibi bir görüş ileri sürdüler.Ancak yapılan toplantıda çoğunluk ikna edildi.Bütün bu çalışmalarda bürokratların destekleri yanında Turizm Derneği Başkanı Fuat Gürşener’in(Merhaba Amca),Cide esnaflarından Metin Gürsoy,Utkan Yalçınkaya,Vecihi Yücel,eczacı Cevdet Usta,Avukatlar Fuat Nazlı,Hamit Göktepe,Gazeteci ihsan Seyman,Sinemacı Mustafa Akyıldız ve Başta Muammer Karayel,Metin Sözen,Vildan Usta ,Nevzat Ece olmak üzere tüm TÖB-DER li öğretmenlerimizin destekleri yadsınamaz.Tabii bütün bu çalışmalarda en büyük destekçimiz de Rıfat Ilgaz idi. Toplantıda  TV seyrederek dünyada olup bitenden haberleri olacağı ve bakış açılarının değişeceği görüşü kabul gördü.Bu amaçla “Cide TV Yansıtıcısı Kurma ve Yaşatma Derneği” kurulmasına karar verildi.Türkiye de bir ilk olacaktı.Her TV alandan toplanacak paralarla yansıcı finanse edilecekti.TV alanlardan, gönüllü olarak üye olduğu derneğe TV aldığında 100 TL ,her ayda 10 TL aidat ödenecekti.
Bir hafta sonra Necati Cide’de idi.Gelir gelmez elinde bir portatif televizyonla beraber sahile yakın tepelerde dolaşarak sinyal aradık.”Çok zayıf geliyor.Buralarda kuracağımız yansıtıcıdan verim alamayız”,dedi.Cide’nin hemen arkasında Gebeoğlu tepesi var.Onu gösterdi.”Buraya nasıl çıkarız”.dedi.Gebeoğlu tepesi sahile 4.5 mil mesafede 950 mt yüksekliğinde adı tepe olan gerçek bir dağ idi.Cide’de sorduğumuz arkadaşlardan Belediye Başkanı da dahil hiç kimse bugüne kadar zirvesine çıkmamıştı.Yakınında bir köy vardı.Onlar bilirler dediler.Ertesi günü Gebeoğlu tepesine çıkma kararı aldık.Bir cumartesi günü Ciple virajlı yollardan dolanarak 45 dakikada köye vardık.Köylülerden birkaçı zirveye çıkmıştı.Zirveye çıkan dağ yolu dik rampa olup yürüyerek 45-50 dakika sürer dediler.Yolu bilen  bir köylünün mihmandarlığında Elektronikçi Necati,Ben ,Kaymakamlık şoförü Şevki Taşçı arkadaşımız ve birde Adil Özsoy adlı bir öğretmen arkadaşım, hep beraber zorlu bir yürüyüşten sonra Gebeoğlu’nun zirvesine vardık.Bir uçak’tan seyreder gibi Cide’yi ,sahillerini ve Karadeniz’i seyrediyorduk.Manzara müthişti.Necati,portatif televizyonunu açtı.TRT cumartesi öğleden sonra maçları verirdi.O gün Beşiktaş’ın bir takımla maçı vardı ve bende Beşiktaş’lıydım.Üstelik Beşiktaş 2-1 galipti.Siyah beyaz televizyonda maç o kadar netti ki,zevkle seyrettik.
Necati,”Kaymakam bey yansıtıcı için en uygun yer burası “dedi.”Buraya elektrik çekemeyiz ,nasıl yapacağız “dedim.Necati de ”Yansıtıcı’ya 90 amperlik 2 akü takarız.Günde 2 amper harcar.1.5-2 ay gider.2 Aküde yedekte tutarız.” dedi.Malzemeler araçla Cide’den köye gelecekti.Katır sırtında tepeye çıkarılacaktı.Tepe’de kurulacaktı.Çok eziyetli olmakla beraber karar vermiştik,yapacaktık.Cide’ye inince Orman lokalinde Belediye Başkanı Memduh İmer,Savcı ve hakim arkadaşlarla,Orman işletme Müdürü İbrahim Tekinok ve Adil hoca toplandık.Şimdi önemli konu, maliyeti ne olacaktı.Necati” Bartın’a yeni kurdum.60.000 TL ye yaptım.İşte anlaşması “dedi.”Necati bey Bartın zengin.Bizim o kadar paramız yok” dedim..Necati “size 50.000 TL ye yaparım” dedi.Ben bir yandan,Başkan diğer yandan,.diğer arkadaşların da bastırmasıyla sıkı bir pazarlıkla 30.000 TL ye kadar indirdik.Onun da 5.000 TL sini peşin verecek gerisini 6 ay içinde ödenmek üzere senetlere bağlayacaktık.Peşinatı Belediye Başkanı ben Belediye’den veririm dedi.5.000 TL yi de ben Köye Hizmet Götürme Birliği’nden sağlayacaktım.Gerisini de” Televizyon Derneği” aracılıyla halktan toplayacaktık.Anlaşmayı yapıp senetleri Belediye Başkanı ile ben kaymakam olarak imzalayarak verdik.Necati’yi kaldığı müddetçe Orman Misafirhanesinde misafir ettik.Bartın’a getirip götürme işini de Kaymakamlık aracıyla sağladık.Çünkü o yılarda Bartın’a günde 1 sefer minibüs çalışırdı.Başka da vasıta yoktu.

Necati bir hafta sonra dönmek üzere Cide’den ayrıldı.Bu arada biz de hazırlıklara başladık.Cide devlet kereste fabrikası 2.5 mt uzunluğundaki anten direğini,Orman İşletme müdürlüğü de akülerin korunacağı kulübe’yi yapacaktı.
Necati geldiğinde hazırlıklarımız bitmişti.Malzemeleri bir kamyonete yükleyerek Dağlı köyüne geldik.Bu sefer zirveye çıkmak üzere Başkan Memduh İmer ve 7-8 meraklı arkadaş’ta bizlere katılmıştı.Malzemeler köyde katırlara yüklendi.Yine 1 saatlik zorlu bir yolculuktan sonra Gebeoğlu’nun zirvesine vardık.Başkan bu yaşıma geldim hayatımda ilk defa buraya çıkıyorum demişti.Gelenlerde manzaradan çok etkilenmişlerdi.

Necati’nin 1 saatlik çalışması sonucu yansıtıcı kurulmuştu.Yansıtıcı bize çok basit gelmişti.Bütün malzeme 2 anten 50 mt tv kablosu,bir adaptör ve akülerden ibaretti.Ancak gündüz yayın olmadığından TRT sinyali görünüyordu.Tekrar Cide’ye indiğimizde saat 17 civarıydı.Utkan Yalçınkaya arkadaşımızın dükkanına TV yi kurdurmuş ve TV ekranını meydana döndürmüştük.Saat 18 de başlayacak yayın saatini heyecanla bekliyorduk.Açılış vakti önce istiklal marşı ve arkasından yayın başladı.Sonra ekranda çocuklar için bir çizgi film göründü.Belediye meydanı gittikçe kalabalıklaşmaya başladı.Bir anda 400-500 kişi toplandı.Herkes beni ve belediye başkanını kutluyorlardı.Yayına geçmiştik.Görüntü gayet netti.TRT’nin kuruduğu 8-10 il hariç,TRT ve devlet katkısı olmadan yansıtıcı ile yayınları alan 5.ci yerleşim yeri idik.Kastamonu’da dahil bir çok ilde yayın yoktu.Kastamonu Valisi arayarak bizleri kutladı.”Kastamonu’da yayın yok Cide’de var.Vallahi kıskanıyorum” dedi.
Necati’yi ertesi gün memleketine uğurladık.Bir kaç gün  içerisinde ben ve Belediye Başkanının evi dahil 7-8 eve televizyon girmişti.Henüz Cide’de TV satıcısı olmadığı için TV ler Bartın’dan geliyordu.Belediye meydanındaki iki kahvehane de TV almış ve yayınları halk kahvelerde ilgiyle izlemeye başlamıştı.

Yayına başlandıktan bir hafta sonra 30.Ekim.1974 sabaha karşı saat 4.00 de Afrika da Zaire’de Muhammed Ali Clay ile George Foreman’ın unvan maçı vardı.O gün Cide’de olay olmuştu.Sabahın 4.00 ünde TV olan evler benim evimde dahil Belediye Meydanındaki 2 kahve tıklım tıklım dolmuştu. Tabii herkes Amerikan yönetimi tarafından mağdur edilen Muhammed Ali’yi tutuyordu.Muhammed Ali’nin 2. raund da Foreman’ı nakavt edişi ve yeniden dünya şampiyonu oluşu günlerce konuşulmuştu.

Karayollarınca Cide İnebolu yolu açılmıştı.Bu arada Bölge Müdürü Murat Yenigün’ün talimatıyla Karayoluna 8-10 km mesafedeki bütün köy yolları da açılıyordu.Cide Limanı programa alınmıştı.Orman İşletme Müdürü İbrahim Bey Orman yollarını revize ederek köylerden geçiriyordu.

Yansıtıcı faaliyete geçtikten 3 ay sonra bir yılbaşı gecesi Gebeoğlu tepesine yıldırım isabet etmesi sonucu yandı.Bu arada ilçedeki 300 e yakın eve de TV girmişti.Necati’ye olan borcumuzun 3 te 1 i henüz duruyordu.Ertesi günü tekrar Necati ile temasa geçtik. Necati mağduriyetimizi göz önüne alarak en son 20.000 TL ye tekrar kurabileceğini söyledi.Kara kara düşünürken öğretmen arkadaşımız Adil Özsoy “Kaymakam bey ben bunu kurarım.Tepede çok iyi inceledim.Necati’ye de para vermeye gerek yok” dedi.Adil hoca Köy Enstitülerinden mezundu.Elinden her iş geliyordu.ilçede bir de fotoğrafçı dükkanı vardı.Eşinin adına.Boş zamanlarında fotoğrafçılık ta yapardı.Adil hoca önce Gebeoğlu’na çıkarak yanan malzemeleri getirdi.İstanbul’daki Cidelilerle temasa geçerek malzemeleri markasına göre Karaköy de buldurdu.Bütün malzemeler 2.500 TL tutmuş.Onun parasını da İstanbul’daki Cideli bir zengin karşılamış.2 gün içerisinde malzemeler geldi.Adil hoca ile beraber yine Gebeoğlu çıktık.Adil hoca  yansıtıcıyı yeniden kurdu.Yayın aynen devam etmeye başladı.Bu sefer her ihtimale karşı bir de paratöner kurduk. Adil hoca “Elektronikçi” olmuştu.Sonraları çevre köylere de yansıtıcı kurmaya başladı.

Cide de hizmet ettiğim 3 yıl sonunda Cide İnebolu yolu açılmış,Köy yolların uzunluğu 120 km den 340 km ye çıkmış,köylerin %95 ine ulaşım sağlanmıştı.okul ve derslik sayısı 2 katına çıkmıştı.Köy çocuklarının ilçede yatılı okuması için kurulan ve başkanlığını Muammer karayel hocanın yaptığı pansiyon inşaatına İstanbuldaki Cide’lilerin katkıları sağlanarak hız verilmişti.Buradaki başarı Karayolları,Köy Hizmetleri Müdürlüğü,Orman İşletme Müdürlüğü,Cide Köylere Hizmet Götürme Birliği ve tüm yöneticilerin uyumlu ve ekip çalışması sonucu ortaya çıkmıştı.Cide’nin içme suyu İller Bankası programına alınmış ve liman inşaatına da başlanmıştı.Sahil yolunun ve köy yollarının açılması ile Cide bir hareket başlamış.Banka sayısı 1 den 4 e,eczane sayısı 3e çıkmış,İstanbul-Cide arasında haftada 11 otobüs seferi yapılmaya başlanmıştı.İlçe ekonomisi canlanmıştı.
Ülkemizde yapılan  güzel işler zaman zaman politika uğruna cezalandırıldığı gibi bizlerde cezalandırıldık.İlçedeki tüm partilerin desteğine rağmen böyle bir ortamda 2. MC hükümeti ve Kastamonu’daki uzantıları bundan rahatsızlık duydular ve hepimizi çil yavrusu gibi dağıttılar.Karayolları Bölge Müdürü ve Köy Hizmetleri Müdürünü Ankara’ya kızağa çektiler,beni Cide’den Çankırı Orta Kaymakamlığı’na,Orman İşletme Müdürü İbrahim Tekinok’u da Tunceli İşletme Müdürlüğü’ne sürdüler.

12 Eylül Darbesinden sonra baskıların iyice artması sonucu 1981sonunda devletle olan ilişkimi bitirdim.Ankara Atatürk Orman Çiftliğinde kurulu enerji nakil hatları imal eden MİTAŞ fabrikasında önce personel müdürü, sonrada genel müdür yardımcısı olarak görev yaptım.Yanılmıyorsam 1985 yılıydı.Cide Belediye Başkanı Ramazan Çalım telefon etti.11 yıl sonra TRT’nin Teknik adamları Cide’ye gelmiş.Araştırma sonucu Cide’nin içindeki bir tepeye verici koyabileceklerini söylemişler,ancak  galvanizli 15 mt uzunluğundaki direk ile elektrik hattının belediyece çekilmesini şart koşmuşlar.Başkan ”TV işi için yine size görev düştü” dedi.Bende Genel Müdürün onayını alarak  projelerine  uygun maliyetine belediye için istedikleri direği fabrikada imal ettik.İstenilen yere naklettirerek montajını elemanlarımıza yaptırdık.Sonradan Cide’ye böyle ufak bir hizmetimiz de oldu.
Aradan 6 ay geçmişti.Bir gün Başkan Ramazan Çalım beni aradı.”Şu anda Belediye Meclisi toplantısındayız.Belediye Meclisinde bulunan tüm partilerin oybirliği ile Cide’ye hizmetleriniz için, sizinde açılmasında emeğinizin olduğu Kaymakam Lojmanının yanındaki sokağa “Kaymakam Sudi Kocaimamoğlu” adını verdik”dedi.Çok duygulanmıştım.O sokağı Başkan Memduh İmer ile beraber tek tek arazi sahiplerini ikna ederek açmıştık.Sokağın sonunda nehir yatağından kalan boşluğu da ,boş kaldıkları kış döneminde Köy Hizmetleri Araçlarına doldurtup Belediyeye  arazi kazandırmıştık.Daha sonra o araziye İller Bankası kaynaklarıyla Belediye tarafından küçük bir otogar ve sanayi dükkanları yapılmıştı.Ayrıca Başkan sahildeki yola da Karayolları Bölge Müdürü Murat Yenigün’ün adının verildiğini söyledi.Buda ayrıca beni çok mutlu etti.Cide günleri gözümün önüne geldi.Sevgili dostum Rıfat Ilgaz’ın Cide’den hüzünlü ayrılırken veda yemeğinde söylediği “Kaymakam bey Cide’de çok güzel şeyler yaptın.Bugün olmazsa yarın halk seni sevgiyle anar” sözlerini hatırladım.

Sudi Kocaimamoğlu

6 Haziran 2012 Çarşamba

PROF.KENAN ERİM VE AFRODİSİAS

PROF.KENAN ERİM VE AFRODİSİAS

1970 yılının kasım başlarında 50.dönem kaymakamlık kursunu bitirerek çekilen kura sonucu Aydın Karacasu Kaymakamlığı’na atandım.Asil kaymakam olarak ilk görev yapacağım ilçe olan Karacasu hakkında bilgi toplamaya başladım.İlk aldığım bilgiler;Aydın ilinin güneyinde,Menderes ovasına açılan Dandalaz vadisinde Karıncalıdağ’ın eteklerinde 1867 yılında Belediyesi kurulan bir ilçemiz olduğu idi.Merkez nüfusu o yıllarda 5000 civarinda idi.6000 yıla dayanan bir tarihi vardı.En önemlisi de tarihi Afrodisias harabelerinin Karacasu’ya 12 km mesafede oluşu.Afrodisias harabelerini ilk kez duymuştum.O yıllarda ülkemizde Efes ve Bergama’nın dışında çok fazla bilinen antik kent yoktu.Kaymakamlık lojmanımız,karşımızda bulunan egenin en yüksek dağı Babadağ’a bakmaktaydı.Haziran ayına kadar tepesinden kar eksik olmazdı.Göreve başladığımın ertesi günü ilçedeki arkadaşlar beni Afrodisias’a götürdüler.Afrodisias vaktiyle 250.000 nüfuslu bir kentmiş.Anadolunun sanat ve kültür merkezi imiş.Depremlerle ve savaşlarla yıkılmış.Afrodisias’a yaklaşırken uzaktan gördüğüm manzara roma sütunları ve aralarında kalmış 5-6 tane köy evi.Yolda anlattılar.Harabelerin üzerinde Geyre köyü varmış.Deprem numarasıyla Köyü sit alanı dışında kurulan yeni Geyre köyüne taşımışlar.Harabelerin arasında kalan son 5-6 evde kısa zaman içinde yeni yerlerine taşınacaklarmış.Harabelere geldiğimizde köy evlerinin inşasında tarihi sütunlar ve mermer blokların kullanılmış olduğunu gördüm.Evlerde 2000 yıllık mermer ve toprak küplerin bulunduğunu söylediler.İlk olarak 30.000 kişilik stadyum’a gittim.Mermer sıralara oturduğumda tarihi filmlerde gördüğüm roma arabalarının çarpışmaları ve gladyatör döğüşleri gözümün önüne geldi.Tüylerimin diken diken olduğunu hissettim.

Afrodisias antik kentinin bir kısmı esasen açıktaydı.Yer yer zaman içerisinde ören yeri1-2mt kalınlığında toprakla örtülmüştü.Herkesçe biliniyordu.İlk kazıları 1911 yılında İtalyan arkeologlar yapmış.6 ay kadar sürmüş.İtalyanlarla Trablusgarp harbi patlayınca kazıları bırakıp gitmişler.Birkaç eser haricinde fazlaca bir eser götürememişler.İkinci kez kazılara 1961 yılında ABD New York Üniversitesi Profesörü Kenan Erim başkanlığında bir ekip tarafından başlanılmış ve benim göreve başlağım güne kadar da devam etmekteydi.Prof.Kenan Erim Afrodisias’a her yıl haziran başında gelir ekim ortalarında da Amerika’ya dönermiş.Kazılar, ABD den gelen kazı ekibiyle Amerikalı 20-30 öğrenci ve Kültür Bakanlığından kazı komiseri bir arkeolog ve Ankara Dil,tarih ve coğrafya Fakültesinden 15-20 öğrencinin katılımıyla Kenan Erim başkanlığında yürütülmekteymiş.Kazı şantiyesinde çevre köylerden 50 ye yakında işçi çalıştırılıyordu.Beni gezdiren arkadaşların Kenan Erim hakkında da fazla bilgileri yoktu.Sadece Türk asıllı Amerikan vatandaşı olduğunu ,tahsilini Amerika da yaptığını biliyorlardı.

Bu bilgileri aldıktan sonra Afrodisias ören yerlerini gezmeye başladım.Gezdikçe hayretim bir kat daha arttı.Üniversite bitirmiş Kaymakam olmuş bir insanın kendi ülkesinin zenginliğini bilmemesinden büyük üzüntü duydum.

Adını aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite’den alan bu kentin Aphrodisias ismi il kez MÖ 2.yüzyılda kullanılmaya başlamış.Daha önceleri kullanılan isimler Lelegonpolis,Megapolis,Ninoi,K
ayra ve Geyre.Yerleşim geç neolotik çağa kadar uzanmaktaymış.1970 yılına kadar kazılarda 9000 kişilik anfi teatre,400 kişilik odeon müzik salonu,roma hamamı ve banyolar,Agora,Aphrodite tapınağı,dekoratif kapı Tetrapylon çıkarılmış.Bir kısmında restorasyon yeni başlamış.Bir çok taş heykel ve heykel başı çıkmış.Henüz müze olmadığı için bir depoda saklanıyordu.Depo kapalı olmasına rağmen kaymakam olduğum için açarak beni gezdirdiler.Kapalı sezonda Vali ve kaymakam izni olmadan depolar gezdirilmiyormuş.Müthiş heykeller vardı.

Afrodisias Roma ve Anadolu da heykelcilik okulu ve atölyeleriyle meşhurdu.Kullanılan mermerler yakınlarda bulunan mermer ocaklarından geliyordu.Roma imparatorluğunun çeşitli bölgelerinden insanlar buraya heykel ve taş oymacılık sanatını öğrenmek üzere gelirlerdi.Afrodisias ’dan birçok heykel ve sütun ve sütün başlığı da Roma imparatorluğunun çeşitli bölgelerine götürülmüştü.

Afrodisias’ı ilk ziyaretimden müthiş duygularla ilçeme döndüm.Daha sonra da kış sezonunda beni ve ve valiliği ziyarete gelen,Afrodisias’ı görmek isteyen misafirleri 8-10 kez gezdirdim.Afrodisias hakkında oldukça bilgi edinmiştim.O kış geçtikten sonra haziran ayı başlarında Prof.Kenan Erim ve ekibinin Afrodisias’a geldiğini ve şantiye alanına yerleştiğini haber verdiler.

Ertesi gün Kenan Erim ziyaretime geldi.İlk karşılaştığımda Orta boylu,gözlüklü,saçları dökük Erim,ciddi bir insan imajı veriyordu.Ancak konuştukça çok samimi ve alanında otorite bir kişilik karşıma çıktı.Babasının Cemiyeti Akvamda Türkiye delegesi olarak görev yaparken İsviçre’de doğduğunu ,daha sonra Cemiyeti Akvamın kapanması ve Birleşmiş Milletlerin kurulması üzerine New York’a gittiklerini ve babasının yine BM de Türkiye delegesi olarak görev aldığını söyledi.Tahsilini de New York’ta yapmış.New York Üniversitesini bitirdiğini, daha sonra yüksek lisans ve doktorasını Princeton Üniversitesinde yaptığını ve Ünlü arkeolog Prof.Karl Eric’in asistanı olarak İtalya’da Sicilya’da Margantina sitinde yapılan kazılara katıldığını anlattı.Amerikan vatandaşı olsam da ben Türkiye’ liyim.Ülkem tarih yönünden çok zengin.İlk kez 1959 yılında Afrodisias’ı ziyaret ettim.Yollar çok bozuktu.Zor şartlar altında Afrodisias’ı gezebildim.Daha sonra New York Üniversitesi ve finansör olacak vakıfların desteğiyle Türkiye’den gerekli izinleri alarak 1961 yılında kazıları yeniden başlattım,ömrüm yettiği müddetçe de Afrodisias’ı ortaya çıkararak ayağa kaldırmak üzere elimden geleni yapacağım dedi.Afrodisias’ı anlatırken gözleri parlıyordu.Beni ve ilçe bürokratlarını şantiyenin açılması nedeniyle yemeğe davet etti.Bende memnuniyetle kabul ettim.Daha önceden öğrenmiştim.Kenan Erim haziranda geldiğinde ilçe bürokratlarına hoş geldin partisi verirmiş,ekim ayında şantiye kapanırken ilçe bürokratları da Kenan Erim’e veda partisi verirlermiş.İlçeden arkadaşlarla beraber Kenan beyin hoş geldin partisine gittik.Yemek yenilen yer bir barakaydı.Yemekleri Kenan beyin Amerika dan getirdiği bir aşçı ile Türkiye den temin ettiği bir aşçı ve yardımcısı yapıyordu.Şantiyede her gün yemek çıkıyordu.Fakat yemekler müthişti.Bizim Türk yemekleri yanında hayatımda ilk defa Amerikalı aşçının hazırladığı jöleli,bademli ördeği bu yemekte yemiştim.Yemek sonunda da ortaya kaymakamlık lojmanından her gün seyrettiğim Babadağ’ın dondurmadan bir heykeli gelmişti.Karlı tepe kaymaklı dondurmadan ,toprak etekler ise çikolatalı dondurmadan yapılmıştı.Bire bir Babadağ’ın kopyasıydı.Uzun bir kılıçla kesilerek misafirlere servis edildi.O gece Afrodisias ve tarih üzerine çok güzel sohbetler yapmıştık.

Kenan Erim’le dostluğumuz o yaz boyunca devam etti.Çok disiplinli çalışıyordu.Ben de Kenan Erim’i az çok tanımıştım.Kazı çalışmaları sırasında rahatsız etmezdim.Gelen misafirlere ören yerlerini ben gezdirir ,şayet Kenan Erimle tanışmak isterlerse mesainin bitmesini beklemelerini söylerdim.Gelenlerin büyük kısmı Ankara’dan ve vilayetten gelen üst bürokratlar ve arkeolojiye meraklı öğretim üyeleriydi.İki de elçi ağırlamıştık.O yaz da bir çok eser çıkarıldı.Eserlere gözü gibi bakardı.En çok üzüldüğü şey de Anadolu’ dan yüzlerce eserin yurt dışına kaçırılmış olmasıydı.

1971 yılının ekim ortalarında şantiye kapandı.Bizde kendisine ilçede veda yemeği vererek gelecek sene görüşmek üzere Amerika’ya uğurladık.1972 Mart ayında askere gitmek zorunda kaldığım için Afrodisias’ta buluşamadık.Ancak daha sonra 1979 yılında Ankara’da Yerel Yönetim Bakanlığında çalışırken bir toplantı için Kültür Bakanlığı’na gittiğimde Kenan Erim’le Müsteşarın odasından çıkarken karşılaştım.Ayaküstü sohbet ettik.Bürokratik engelleri çözmek için gelmiş.Biraz dert yandı.Müze yapılmış henüz açılmamıştı.Müzeyi çok küçük yaptılar diyordu.Eserlerin bir kısmı,Aydın müzesinde,bir kısmı da İstanbul’daki müzelerde sergileniyordu.Afrodisias müzesinin düzenlenmesine rağmen hala büyük bir kısmı depolardaydı.

Daha sonra da basından Afrodisias’ı ve Prof.Kenan Erim’in çalışmalarını yakından takip ettim.Amerikanca’ya kaçan Türkçesi,eğitimi,davranışlarıy
la Amerikalıydı.Ancak bir Türkiye sevdalısıydı.Gerçek bir yurtseverdi.Hiç evlenmemişti.Afrodisias onun en büyük aşkıydı.Vaktiyle Afrodisias’tan kaçırılmış eserlerin bir kısmını bularak ve cebinden de parasını ödeyerek ülkemize geri getirdi.Prof.Erim finans sağlamak için yurt dışında başta New York olmak üzere,Paris,Londra,Berlin,İzmir ve İstanbul’da Afrodisias’ı Sevenler Dernekleri kurdurarak ta kazılara büyük katkı sağlamıştır.

Afrodisias için Koç ailesinden Sevgi Gönül’ün kurduğu Geyre Vakfı’da Afrodisias Müzesine ek salon yaparak eserlerin sergilenmesine ve Sebasteion restorasyonuna büyük katkılar sağlamış ve takdire şayan çalışmalar yapmıştır.Halen bu katkılar günümüzde de devam etmektedir.

Prof.Kenan Erim 3 Kasım 1990'da vefat etmiş,vasiyeti üzerine Afrodisias’a gömülmüş.Mezarı Aphrodisias Antik kentinde ölmeden 3 hafta önce restorasyonu bitirilen Anıtsal Tören Kapısı'nın güney tarafındadır. Ömrünün yarısını bu kentin ortaya çıkarılmasına harcayan Kenan Erim bu onuru hak eden bir kişidir. Ve bu Türkiye'de bir ilktir. Aphrodisias Müzesi'nde bir büstü bulunmaktadır. Şimdi O kendi değimiyle "sevgilisinin koynunda" yatmaktadır. Şimdi aramızda olmayan Prof.Kenan Erim,Sevgi Gönül ve eserlerin gün yüzüne çıkarılmasında hizmetleri olan tüm insanlar, yerlerinizde ışıklar içinde uyuyun.

Bugün Afrodisias kazıları ise Kenan Erim'in heyecanı ve kapasitesi olmadan sürmektedir.

Afrodisias ve Prof.Kenan Erim bana arkeolojiyi ,müzeciliği sevdirmiştir.Müzeleri ve ören yerlerini gezmek benim için bir keyif olmaktadır
.


Sudi Kocaimamoğlu

6 Nisan 2012 Cuma

BİLİNMEZE YOLCULUKLAR - YENİ DİZİ ( 2 )

"Ayrılığın şikayetinin yakıcı demlerinin adamlarıyız biz,
 Sabah rüzgarı ateş kesilir,gülistanımızdan geçse"
 
Devlet yönetimini kızı Esmihan Sultan'a,
ve O'nun kocası ,Sokollu Mehmet Paşaya bırakan,
ve Hükümdarlığı süresince, hiç sefere çıkmayan,
Osmanlının  11.nci Padişahı, ve 90.cı Halifesi,
Süleyman ve Hürrem oğlu,Sultan 2.nci Selim Han.
Sevgili karısı,
Venedikli , Nur Banu Hanıma,
Şu yukarıdaki meşhur dizelerini yazmıştı.
 
Bazılarının Sarı Selim
Bazılarının sarhoş Selim diye aşağılamaya çalıştığı,
Bu adı gibi Halim Selim Padişah döneminde,
Aslında Bugün Osmanlıdan kalan ,
ve tarih kitaplarında yer alan,
Çok önemli olaylar ve eserler vardır.
 
Bugün Dünya arenasında sahiplendiğimiz,
ve tüm Batı aleminin gözü üzerinde olan,
Hatta,hatta Avrupa Birliğine girişteki yol engelimiz Kıbrıs,
2.nci Selim döneminde,
1571 de,
Fethedilmişti.
 
Osmanlı Donanması,
2.nci Selim döneminde,
İnebahtıda yenilgiye uğrayıp yakılmış,
Sadece 42 gemi ile Uluç Ali Paşa bu hezimetten kurtulabilmişti.
Buna rağmen  142 gemisi yok olan Osmanlının Vezir-i Azamı Sokollu,
Haçlılara verdiği mesajda,
" Biz kıbrısı almakla siziğn kolunuzu kestik,
siz bizim donanmamızı yakmakla sakalımızı traş ettiniz"
diyebilmişti.
 
Donanma yerine geldi,
yiten  canlar ile beraber,Osmanlının itibarı da gitti ama,
Yine de 2.Selim öldüğünde,
Babasının kendisine bıraktığı Osmanlı topraklarına 270.000 km2 ekleyerek
Fani Dünya'dan göç etmişti.
 
Sultan 2.nci Selimin,
Osmanlı ve Dünyaya bıraktığı en büyük miras,
Edirnede Mimar Sinan'a yaptırtdığı " Selimiye Camidir "
Bugün,
Unesco'nun Dünya kültür Mirasları arasında oybirliği ile yerini alan bu eser,
70 metreyi aşkın 3 şerefeli  4 minaresi,
43 metreyi aşkın yüksekliği ve 31 metreyi aşkın çapı ile,
sekiz sütun uzerine oturtulmuş devasa kubbesi ile,
Herekeslerin hakir gördüğü,
2.nci Selimin adını,
Dünya literatürüne kazımıştır.
 
Süleymanın ve Hürremin güçlü gölgesinde yetişmiş,
Sanata ve Edebiyata düşkün bu oğul için,
Kimileri,
sarı saçı,renkli gözü yüzünden,
Süleymanın oğlu olmadığını da iddia etmişler.
Kimileride öldüğünde,
Hamam da cariye kovalarken ayağı kayıp düştü,öldü demişlerdir.
 
 
Aslında,
Öyle bile olsa,
Bunda yadırganacak bir durum yoktur.
Dünyada,
Avrupa Birliğinin temellerini,ilk ,Osmanlı atmıştır.
Padişah analarının, Ülkelerinin,
bir envanteri  çıkartıldığında,görülecektir ki,
Rus'tan,Hırvat'a
Arnavut'tan Sırp'a,
İtalyan'dan,Boşnak'a,
Fransız'dan ,Bulgar'a kadar,
Her Avrupalı,
Osmanlı Hanedanında,
Kendisine bir " Enişte " bulabilir.
 
Fethedilen Ülkelerin kızlarını
Haremlerinde toplayan Padişah Analarının,
"Halvet" e sokacağı cariye seçme merakı,
Bugün bile,
Türk Geleneklerinde,
Anaların,oğullarına,
Hamamda kız beğenme ' sevdası ' olarak devam etmektedir.
 
Olaya bu açıdan bakıldığında,
Koca bir devrin,
Onca güç ve iktidarın,
Hürrem ile Süleymanın,çocuğu,
2.nci Selimin , Hamamda ayağı kayarak ölümü ile sona ermesi,
İktidarların sonunun,
Sabun köpüğüne bağlı olduğunu gösteren, bir işarettir.
 
 
Selam ve sevgilerimle
Saner Tuncer Gürdil
 
Aşkabat 30.02.2012.